Ek Bölüm: II
ÜLKEMİZİN VE HALKIMIZIN AYDINLARA DA İHTİYACI VAR!

AYDINLAR VE AYDINLARIMIZ

Fransız savaş uçakları bağımsızlık savaşı veren Cezayir halkının üzerine ölüm kusarken, Paris'te bir hukuk profesörü ağır adımlarla kürsüye çıktı ve çok sevdiği öğrencilerine, ''Bağımsızlıklarını isteyen Cezayirlilere işkence eden böyle bir yönetim altında profesörlük cüppesini giymekten utanıyorum...'' dedikten sonra, çıkardığı cüppesini kürsüye bırakıp amfiden çıkıp gitti.

Bu olaydan yaklaşık 30 yıl sonra bir başka ülkede, ülkemizde; kılık-kıyafetleri, nasıl saç tıraşı olacakları, nasıl bıyık bırakacakları, sakal uzatıp uzatamayacakları, tam bir kışla talimnamesi gibi yönetmelik maddelerindeki kurallara sıkı sıkıya bağlanan profesörler, hukuk ve insan hakları üzerine dersler veriyorlardı. Dizginsiz bir sömürü, yüz binlerce insanın işkence tezgahlarından geçirilmesi, ülkenin bir esir kampına dönüşmesi onları hiç mi hiç ilgilendirmiyordu!

İşte, iki ayrı olay ve iki ayrı tavır örneği.

Birincileri insanlık saygıyla anacak, ikincileri ise bir an önce unutmak isteyecektir. Çünkü, ikincilerin insanlığa öğretebilecekleri bir şeyleri, aktarabilecekleri bir mirasları yoktur.

21.Yüzyıla girerken insanoğlu bugünkü seviyesine, her türlü baskıyı, kıyımı, acıyı göze alıp omuzlarındaki sorumluluğun bilinciyle hareket edenlerin yürekli adımlarıyla ulaştı. Bugün, sıkı sıkıya sahip olduğumuz, taşımaktan ve daha da yüceltmekten onur duyduğumuz değerler hazinesinde onların emeğinin pırıltıları var.

Yüklendiği sorumluluğa gözlerini kapayanlar, ya da topluma ait bir varlık olmanın yüklediği görevleri yerine getirecek cesaretten yoksun olanlar, etiketleri ve kariyerleri ne olursa olsun, içinde yaşadıkları toplum için hiçbir değer ifade etmiyorlar.

Ülkemiz; emperyalizmin, kölece bağımlılaştırdığı ve halkın, bir avuç işbirlikçi para babası ile birlikte faşizmin boyunduruğu altına alındığı, on yılda bir cuntaların tezgâhlandığı, geri bıraktırılmış bir ülke. Böylesi bir ülkede, baskının, sömürünün, aşağılanmanın insanlar için bir yazgı olmaması için, toplumun ileri görüşlü kesimlerinin, bu sömürü ve zorbalıktan kurtuluş ve bağımsızlık davasının bilincinde olanların daha bir tutarlılıkla, özveriyle halkının yanında tavır almaları gerekiyor.

Oysa, kendilerine ''aydın'' diyenlerin pratiği, ülkemizde durumun tam tersi olduğunu gösteriyor.

Aydınlarımız, taşıdıkları sıfatın gerektirdiği tutarlılık, özveri ve cesaretten yoksunlar. Hep sığ sularda yaşamak istiyorlar. Her baskı dönemi onları eğip-büküyor, ''döndürüyor''. Fırtınalardan kaçıp saklanabilecekleri, sığınabilecekleri bir limanları olsun istiyorlar. Hatta kendilerine, bu amaçla kullandıkları, küçük, yapay dünyalar yaratıyorlar. Üstelik bu yetmiyormuş gibi esen rüzgarlara direnmek isteyenleri de bu yapay dünyalarına davet ediyorlar.

Tarafsız(!) kalabilmeyi fetişleştirip, burjuvazinin, faşizmin dikte ettirdiği düşünceleri, kendi özgün düşünceleriymiş gibi bayraklaştırmak onursuzluğunu gösterenler de oldu. Böyle anlarda tarafsızlığın aslında taraf tutmak olduğunu unutmaya çalışarak, suların durulacağı günleri bekleme eğilimi yaygınlaştı. Sırça köşklerinde oturup beklerlerken, gelecek günlerin, ucuz kahramanlıklarla popülizmlerini tatmin edecek günler olacağını hayal ediyorlar.

Geri bıraktırılmış, baskı ve işkence altında yaşayan yoksul halkın, gözü, kulağı, dili olmaları gerekirken, kör, sağır, dilsiz rolü oynayanlar, belki kendilerine aydın diyebilirler, ama, halkın gözünde böylelerinin hiçbir değeri yoktur.

Aydın olma misyonundan çok uzak, ama aydın sıfatı taşıyan bir yığın insanın, halka ve halkın mücadelesine ne kadar zarar verdiklerini, baskı dönemlerinde yılgınlık tohumları saçtıklarını, resmi ideolojiyle aynı sesi veren bir koro oluşturduklarını görüyoruz. Ama bunu yadırgamıyoruz.

Çünkü yurtsever ve demokrat olmanın hiç de kolay olmadığı, bunun bile bir bedelinin olduğu ülkemizde aydın olmanın da yüklüce bir bedeli var. Sorun bunu göze alamamaktan kaynaklanıyor.

Halkı ve egemen sınıfları birbirinden ayıran uçurum her gün biraz daha derinleşirken, aradaki köprüler de birer birer atılıyor. Aydınlar ise hâlâ arada duran köprülerden biri olma isteğinden kurtulamıyorlar. Geleneksel tavırlarını her şeye karşın daha fazla sinerek sürdürüyorlar.

Oysa ülkemiz aydınları, bedeli ne olursa olsun, demokratlığın ve yurtseverliğin gereklerini yerine getirmek zorundadırlar. Aydın tarafsız değil, taraftır. O, iyiden, güzelden, doğrudan yana olmak ve doğru bildiğini hiç tavizsiz savunmak zorundadır. Ülkemiz aydınları istisna da olsa olumlu örnekler yaratmıştır. Bu olumluluğu istisna olmaktan çıkaracak potansiyele sahiptir. Bugüne kadar bu potansiyelin açığa çıkmamış olması, aydınlarımızın geleceğini ipotek altına almıyor. Aydınlarımız, cesareti, özverisi, kararlılığı ile bütün dünya aydınlarına esin kaynağı olacak nice örnekler yaratacaklardır. Türkiye halklarının böylesi aydınlara, dostlara gereksinimi var. Aydınlarımız bunun bilincine vararak saflarını halktan yana belirleyeceklerdir. Aksi tavır, aydınca bir tavır olmayacağı gibi, halka ihanettir.

Ülkemiz aydınlarını tüm yönleriyle analiz etmek ve gerçek yerlerine yerleştirmek; dostlarını, mücadele içindeki dostluklardan seçmek zorunda olan bizler için önemli bir sorun.

Çünkü; dostumuzu ve düşmanımızı ayırt etmek, ülkemizi; işçileri, köylüleri, gençleri ve aydınları ile birlikte tanımak zorundayız.

AYDIN SORUNUNA SINIFSAL AÇIDAN YAKLAŞMALIYIZ

Faşizmin egemen olduğu bütün ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de oligarşinin açık bir aydın düşmanlığı, aydına tahammülsüzlüğü vardır. Ne var ki, bu, aydınlarımızın radikal bir dava adamı olmasından değil, egemen sınıfların görünüşte de olsa ''demokratik hoşgörüden'' yana nasibini alamamalarından, krizlerle dolu istikrarsız siyasi yapılarından kaynaklanmakta... Yoksa aydınlarımız hep ''ordusuz generaller'' olagelmiştir; halktan kopuk olmaları dolayısıyla oligarşi tarafından da fazlaca ciddiye alınmıyorlar.

Ülkemizde de oligarşi, zararsız aydından yana. Bununla birlikte kurallar biraz daha katı. Çünkü oligarşi ''söze'' bir dereceye kadar katlanabiliyor ama ''eyleme'' asla!

Bu noktada oligarşinin dayattığı aydın anlayışıyla geleneksel aydının anlayışında bir paralellik görülüyor: ''Eylem'', meslek dışı bir fiildir, hele ''şiddet'', asla konuşulmaması, dokunulmaması gereken bir tabu.

Onlara göre aydın dediğin, düşünce adamıdır. Hep düşünür, izin verilirse arada bir de düşüncesini dile getirir. Gerçi bu cesareti(!) gösterebilenlerin dediklerini kaç kişi anlar, o da ayrı bir konu tabii ki.

Türkiye’de aydınlarla, siyasi iktidar arasında çatışma, yıllardır ''söyleyip söylememe'' çerçevesinde dönüp duruyor. Yani sorun düşünce özgürlüğünü elde etmek sorunudur, düşündüğünü eyleme dökmek, gerçekleştirmek değil. Aydınlarımızın yaşamında eyleme yer yoktur. Varsın hayatın kendisi eylem olsun. O çepeçevre kuşatıldığı eylemler içinde sadece düşünen adamdır.

Aslında ülkemizin devrimci-demokrat-ilerici aydınlara ihtiyacı var. Ben-merkezci, uyuşuk, dönek aydınlara değil. Gerektiğinde yeraltı direnişçisi olabilecek gerçek bilim adamlarına, Curie'lere, işkencede sözünden, notalarından ödün vermeyen Victor Jara'lara, çağdaş Bedreddin'lere ihtiyacımız var.

Ne sadece bilgin, ne de yalnızca kahraman olana değil, ama kahraman bilginlere ihtiyaç var.

Varsın oligarşinin sözcüleri, savcıları vb.leri ''anarşi'', ''terör'', ''gayri meşruluk'' çığlıkları atsınlar. Bu ikiyüzlülük onlara yakışıyor ama aydın olma misyonunun hakkını verecek aydınlar gerekli bu mücadeleye...

AYDIN GELECEKTEN YANA OLANDIR

Aydını, bir anda tanımlamak bu kadar kolay olmuyor. Özel bir kategori olmaları yanında, her mürekkep yalayanın da aydın sayılmasından doğuyor güçlük. Tanımlamanın içine ''ilericilik'', ''solculuk'' gibi nitelemeleri yerleştirmek de yeterince açıklayıcı olamıyor.

Aslında bütün bu belirsizlik, yaklaşım sorunundan kaynaklanıyor. Aydını, bir tarihsel kategori olarak ve aynı zamanda tarihsel materyalizmin sınıf ilişkileri açısından ele alarak çözümlersek, ortada herhangi bir belirsizliğin kalmadığını göreceğiz. Tarihsel ve sınıfsal bir değerlendirme, bu konudaki şekilsizliğe, her yana çekilebilen yorumlara, içi boş tanımlamalara son verecektir.

Aydının tarihsel bir kategori olduğunu söylüyorsak, onun bir misyonundan da söz ediyoruz demektir: Çağını algılama, toplumu aydınlatma misyonudur bu. Bu işlevi yerine getiren aydınlar, değişik sosyal sınıfların varoluş-yokoluş sürecini kapsayan, altüst oluşların yaşandığı tarihsel kesit boyunca ayrı bir kategori olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Aydınlatma işi kuşkusuz ki bilgi, beceri ve cesaret ister. Aydın, insanlığın binlerce yıllık evriminde oluşan entellektüel birikimi, yine insanlık için bilinçle kullanabildiği oranda aydın olma niteliğini kazanır. Ve bu birikimin de birinci dereceden mirasçısıdır. Değerlendirip kullanır ve yeniden üretir. Burada bir noktayı önemle belirtmekte yarar var: Aydının işi bir tek alanda uzmanlaşmak için bilgi üretmek değildir. O, bütünsel bilgi ile ilgilidir. Ve bunu, çağını çözümleyebilmekte kullanır. Çözüm bekleyen sorunları, hedefi net bir şekilde hiçbir yanılsamaya yer vermeden toplumun önüne koyar. Bu da yetmez, düşüncesine uygun politik tavır alır. Ve bütün bunların sonunda aydın olma misyonunu yerine getirmiş olur. Aydını bilim adamlarından, ya da sadece sanatsal ve kültürel alanlarda faaliyet göstermeyi yeterli görenlerden ayıran da budur. Aydın için bilim, insanlığın hizmetinde kullanım alanları yaratabilmek için üretilmeli ve topluma yol gösterici olmalıdır.

Tekrar günümüzdeki konumuna dönersek; tek başına ''aydınlatan'' ya da ''aydınlanmış kişi'' olarak aydın, basbayağı soyut kalır.

Aydının misyonunu, sınıflarla olan ilişkisi belirler. Sınıf mücadelelerinin yer aldığı toplumlarda, bu mücadelede bir taraftır. Aydın tarihsel görevinin bilincinde ise, yani fonksiyonel olarak çağdaş bir aydınsa, köhneyen sistemi değil, doğmakta olan yeni toplumsal yapıyı savunacaktır. Düşünce ve eylemini, bu yarını gerçekleştirmek için yoğunlaştıracak ve kaçınılmaz olarak geleceği yaratacak sınıfın yanında yer alacaktır.

Aydın, geleceği yaratmada kendisinin de bir rolü olacağına inanırsa, düşünsel varlığının ve eyleminin, yarını yaratacak sınıfın şahsında gözle görülür bir güce kavuştuğunu da görecektir.

Ancak ''bilgi tekeli''ni elinde bulundurarak bu ayrıcalıklı konuma gelen aydınlar, bilginin tekel olmaktan çıkıp toplumsallaşmasıyla da tarih sahnesinden yok olup gideceklerdir.

AYDIN ÇAĞININ ÖNCÜSÜDÜR

Aydın, toplumsal gelişmenin öncülüğünü yapan sınıfın, bilinçli öncüsü ve müttefikidir. Dolayısıyla öncü olabilmenin cesaretine de sahip olandır. Her çağın aydını, o an varolan, ileri sınıfın sözcülüğünü yapar. Bunu yaparken de, o çağın ve ileri sınıfın mevcut koşullarda geliştirdiği aygıtları kullanır.

İlkel toplulukların doğal işbölümünde ortaya çıkan büyücüler, bilgeler topluluğun moral önderleriydiler. Ve giderek yönetici sınıflar olarak karşımıza çıktılar.

Dil, astroloji ve kölelik sistemi bu bilgi adamlarını o günkü üstün konumlarına ulaştırdı.

Yine köleliğin yıkılışında rol alan, feodalizmin ilk habercileri de aydınlardı. Hıristiyan rahipler, dönemin habercileriydiler.

Burjuvazinin aydın habercileri de feodalizmin yıkılmasından önce seslerini duyurdular. Rönesansın yükselişini burjuva aydınları ilan ettiler. Burjuvazi henüz iktidara oturmadan, burjuva aydınları dünyayı fethetmişlerdi bile.

Aydın, çağının tanığı olarak, görevini salt pasif bir gözlemci olmakla sınırlayamaz. Gelişmeleri önceden görebilme yeteneği ile olaylara yön verme, anında tepki gösterme konusunda öncülük edebilmelidir. Bu öncülük, ancak çağının en ileri düşüncesine sahip olmakla ve bu düşüncenin inançlı, kararlı savunucusu olmakla gerçekleşebilir.

Burjuvazi devrimci barutunu yitirdiği vakit, sıra proletaryaya gelmişti. Ve yeni çağın sözcüsü aydınlar, artık burjuva aydınları değildi. Çağını dönüştürmek isteyen aydınlar, proletaryanın misyonu ile özdeşleşmişlerdi.

Günümüze kadar akıp gelen bu süreç kuşkusuz ki bitmedi.

Eski düşünce ve konumlarını koruyup, eski çağın adamı olan ''aydın''lar var olduğu gibi, toplumu dönüştürmek, daha ileri bir konuma getirmenin mücadelesini veren çağdaş aydınlar da var artık. Ancak, çağdaş aydını, geleneksel küçük-burjuva aydından ayırt etmek ve yerli yerine oturtmak için onu; ''proletarya aydını'' olarak tanımlıyoruz. Gerçekten de, bugün artık toplumu dönüştürmekten yana olan ve bu uğurda çaba sarfedenler proletarya aydınlarıdır.

ÇAĞIN AYDINI BURJUVA GEÇMİŞİNDEN KURTULMALIDIR

Her ne kadar, sınıflı toplumların çöküş aşamasında, aydınların eskiye ait olan yanlarını atıp, yeni doğacak toplumun gereksinmelerine göre şekillenmeleri, yüklendikleri misyonların gereğidir diyorsak da, bugünkü somut durum, bugünkü aydın gerçeği, çizilen ideal aydın tipiyle uyuşmuyor.

Bugün aydın, daha uzun bir süre etkisini koruyacak olan burjuva çizgileriyle çizilmiş kalıplar içinde... Halbuki günün ideal aydını, proleter aydını olmak durumunda. İdeal aydını örneklerken, yaşadığımız çağın genel aydın tiplemesini çözümlemek gerekiyor. Bu çözümleme, sınıf mücadelesi gerçeğine karşı çıkan geleneksel aydını tanımlamanın diğer bir yönüdür.

Aydın karakterini net olarak tanımlamak, onların gerçekleri temsil eden sınıfın yanında olmaları, düşünce ve eylem adamları olmaları, dava ve örgüt disiplinini tanımaları açısından önem kazanıyor.

İşte tam da bu noktada geleneksel aydın karakteriyle çağdaş ideal aydın karakteri arasındaki temel farklılık, bu üç kriterle uyuşmaları, ya da çatışmaları ile ortaya çıkıyor. Bu nedenle sorun, bugünkü ‘aydınların’ gerçek kimliklerini hak etmeleri için burjuva geçmişlerinden kurtulmaları, yakalarına yapışmış uzlaşmacılığı, teslimiyetçiliği, reformistliği, şovenistliği söküp atmaları sorunudur diyoruz.

AYDIN YANSIZ OLMAZ

Yansızlık, eskimiş ve burjuva ikiyüzlülüğünü üzerinde taşıyan bir tanım. Ezenler ve ezilenler arasındaki yaşam kavgasının derinleştiği, kitlelerin bilinçleri oranında süratle saflaştıkları ve bu saflaşmanın, her iki yan arasında neden olduğu ayrımı berraklaştırdığı bir dönemde, bir aydın ''tarafsızım'' diyebilir mi? Küçük-burjuva aydınlarımızın çoğu bunu diyorlar; ama onlar burjuvazinin değerlerine çoktan teslim olmuşlardır. Ve durmaksızın tekrarladıkları yansızlık ile her gün her saniye toplumu burjuvazi adına etkilemenin çabası içindedirler.

Sınıfsal bir tavır almaktan fersah fersah uzak, soyut şeylerle, burjuva toplumundan çıkış yolunu bulamayıp bunalan kitlelere, aynı sınırlar içinde kalmak koşuluyla sunulan deşarj aygıtlarının sözcüleridir artık onlar.

Yansızlık ikiyüzlülüğün en ''aydınca'' biçimi sanat alanında kendini bolca gösteriyor.

Herhangi bir sosyal amaca hizmet etmediklerinin böbürlenmesinde olan sanatçı ''aydınlar'' : ''Özgür'' olma adına, ''objektif'' olma adına -niyetleri bu olmasa da- sonuçta burjuvaziye hizmet ediyorlar. Çünkü oligarşi, halka, ilericilere, devrimcilere teslimiyeti, yılgınlığı, dönekliği silahla empoze etmeye çalışırken, onlar aynı şeyi sanat icra ederek gerçekleştiriyorlar. Onlar, sanatı; despotizmi, terörü, bireyin baskı altına alınmasını devrimcilerin şahsında yargılamanın aracı yaptılar.

''Yansızlık'' ideolojisi -tarihe, yaşama, doğaya ve sosyal bir varlık olarak da kendisine ilişkin bir taraf olan- insanoğlunun taşıdığı, içinde büyük ihanetlerin ve korkaklıkların barındığı bir ayıptır. ''Yansızlık'', ister vurdumduymazlıktan ya da teslimiyetten kaynaklansın, ister dünyaya pembe gözlüklerle bakan safdilliğin eseri olsun, insanın kendisine ve ait olduğu bütüne ihanettir. Bu ihanet, yalnızca bireyler şahsında değil, sınıfsal olarak da gözlemlenir. Burjuvazi, feodal aristokrasiye karşı savaşırken müttefiklerine ihanet etmiştir. Küçük-burjuvazi proletarya ile ittifakında sayısız ihanet örnekleri sergilemiştir.

Geleneksel aydın da çürüyen, çağından kopan yanıyla, çağdaş aydın kimliğine ve halkına ihanet etmektedir.

Özgürlüğün, emperyalistler ve bir avuç asalağın halkı rahatça sömürebilmesi özgürlüğü demek olduğu, baskı, katliam ve işkencenin halkın günlük yaşamına sokulduğu bir ülkede, hâlâ ''ben yansızım'' diyebilen aydınların, hiç de saygı uyandırmayacakları açık bir gerçektir.

Geleneksel aydın, ileri kapitalist ülkelerde de, bağımlı ülkelerde de aynı özelliği gösterir ve sınıfların değil, tüm insanların sözcülüğünü yaptığını zanneder. Sınıflar üstü olduğu iddiasındadır.

Toplumun sınıflara bölündüğü ve bilimin bile bu sınıfların kendi dünya görüşleriyle yoruma tabi tutulduğu bir dünyada yansızlık içi boş bir iddiadan öteye geçemez. Aydın yan tutarak tüm insanlığa hizmet eder. Tarihten bugüne isimleri kalan ve isimlerini saygıyla andığımız nice bilim adamı aydın yansızlığı değil, egemen güçlerin tekellerine aldıkları ve insanları uyutmanın bir aracı olan resmi görüşlere karşı bayrak açtıkları, ileri düşünceden yana oldukları için bu saygıya layıktırlar. Onlar bu saygıyı ''yansız'' oldukları iddiasıyla egemen sınıflardan icazet dilenerek değil, baskıyı, işkenceyi, hapsi, ölümü göze alarak hak etmişlerdir.

Bir dünya görüşünün bütünselliğine bağlanmadan, bir aydın, olayları nasıl yorumlayacaktır? ''Bağımsızlık'', ''özgür yaratım'' çığlıkları, içi boş, amaçsız bir arayış ve kaçıştan başka bir şeyi anlatmıyorlar.

Kendilerini herkesten ayrı gören, ''avam'' sözcüğünü küçümsenen bir kavrama indirgeyerek, avamdan kopmak için bilinçli bir çaba içinde olan aydınlar, bilgi birikimlerinin, yeteneklerinin -Marks'ın deyişiyle- ''toplumsal ilişkilerin bir toplamı olduğunu'' yani bu değerlerini topluma borçlu olduklarını unutuyorlar.

Yeni-sömürge ülkelerden aktarılan değerlerle beslenen metropol ülkelerin nispeten rahat, dingin koşulları, burjuva değerler içinde sürüklenen burjuva ya da küçük-burjuva aydın tipini üretiyor. Bizim gibi ülkelerde ise baskı, zor ve sömürü koşulları radikal aydın tipinin varlık koşullarını oluşturuyor. Ancak bu durum, aydınların iç hesaplaşmalarını ve aralarındaki ayrışmayı da hızlandırıyor. Bu koşullarda kimi aydınlar, sığınacak, kendilerini güvenlikte hissedecek yapay ortamlar arıyorlar.

İşte salt bu nedenlerle bile olsa, aydınlar başka aydınlara ''ödlek'' nitelemesini yakıştırmak zorunda kaldılar bu ülkede.

AYDIN KENDİNİ YALNIZCA DÜŞÜNMEKLE SINIRLAYAMAZ

Yaygın düşünce, aydının yalnızca kalemiyle savaşan bir kişi olduğudur. Oysa bu tanımlama, geleneksel aydını anlatır ve onlar eylemsizliklerini gizlemek için uydurmuşlardır bunu. En çok da kendileri inanır buna.

Savaşım verdiğini söyleyen aydın neyin kavgasını veriyor? Önce buna bakmak gerekir. Çünkü ''kavga'' terimi esnetilmiş ve anlamı çok genişletilmiştir. Gerçek ''kavgacı'' aydınların hakkını yemeden, geleneksel aydınların ilgi duydukları değişik kavga türleri olduğunu belirtmeliyiz. Geleneksel aydınların kavgalarının türleri değişiktir; barış kavgası, silahsızlanma kavgası, sanat kavgası, birey olma kavgası, demokrasi kavgası, sosyalizm kavgası gibi. Yalnız bunların içinde iki tanesinde tutarlı davranmamışlardır ve kavgaları hep sözde kalmıştır: Demokrasi ve sosyalizm kavgası.

Geleneksel aydınlar, toplumsal sorunların çözümü için verilmesi gereken asıl kavganın merkezinden, hep en uzaklarda kalmaya özen göstermişlerdir. Sömürü düzeninin kötülükleri onları rahatsız etse bile, bu kötülüklerle çatışmaya giren tarafların kavgasından açıkça rahatsız olurlar.

Mücadelenin militan sesi olmak, çağdaş ideal aydının işidir. Oysa geleneksel aydın, kendini icazet çemberiyle sınırlamıştır. Sınıf mücadelesinin gittikçe hızlanan akışında kendini nesne saydığından, egemen sınıfın propagandalarına açıktır. Koşullara uyar, değişmeyi ve değiştirmeyi denemez bile.

Bugün kurtuluş mücadelesi veren bütün halklar, bu tür aydınlara, kendinizi neden sadece konuşmak eylemiyle sınırlandırıyorsunuz diye soruyor. Herkesin eline bir silah alması gerekmiyor, ama halkın kavgasındaki bu en sade üslubu horlama hakkını da tarih kimseye vermiyor. Kaldı ki aydın da kaleminin yetmediği ve bu kalemin işlevini yitirdiği yerde, silah elde dövüşür, dövüşmelidir. Bugün böyle aydınlar da var; halklarının gurur kaynağı alarak kalplerde, bilinçlerde, mücadelede yaşıyorlar.

Çağdaş ideal aydın, düşünce ve eylem adamıdır. Gerçek aydın, teorik çalışmasını, düşünsel, sanatsal faaliyetlerini sosyal pratikle bütünleştiren, birlikte ele alandır. Söyleyen, yapan, örgütleyen, sosyal mücadelenin her hassas noktasında geleceği haykıran, direngen, kavgacı aydın bizim gerçek aydınımızdır.

AYDIN İNSANLIĞIN GELECEĞİNİ YARATACAK DİSİPLİNİ REDDETMEZ

Geleneksel aydın örgütlülüğe, disipline karşı tepki ve alerji duyar, disiplinli yaşamı, boynunda taşıyacağı ağır bir zincir olarak görür, sınıf mücadelesinin canlı pratiğinden alabildiğine uzak durur.

Her şeyde kişisel niteliklerini ön plana çıkaran, ''bireysel hareketi'' başarı için ön koşul kabul eden aydınlar, disiplini, kitlelere özgü, ''avama ait'' bir şey olarak görürler. Bu durum inançları ne olursa olsun aydını, dava adamı olmaktan alıkoyuyor. Gerçek aydın, siyasi inanç ve eylem samimiyetiyle geleneksel aydının disiplinden kaçan yanını reddeder ve kendini kendi dünyasına zincirlemez; sınıf mücadelesinin engin ufkunda sınıfının özgürlüğüne koşar.

Aydının, disiplinden uzak kalmak adına, sosyal pratikten koptuğu an giderek yozlaşması, gericileşmesi kaçınılmazdır. Ama kendi kabuğuna hapsolan biri aydın olamaz. Devrimci örgütü reddetmenin, yaratıcı bir inanca dayanan disiplini reddetmenin altında yatan, gerçeklerden kaçıştan başka bir şey değildir aslında.

ÜLKEMİZ AYDINLARININ TARİHİ PORTRESİ

Ülkemiz tarihsel olarak, kapitalizmin kendi doğal yatağında gelişmediği, bu nedenle de güçlü bir burjuvazinin oluşmadığı bir ülke. Dolayısıyla burjuva aydınının besleneceği kent kültürü de yok denecek kadar zayıftır. Batıda kapitalistleşme sürecinin başlangıcıyla birlikte, giderek artan biçimde düşün, sanat, edebiyat vb. alanlarda çağa damgasını vuran ve bugün hâlâ anılan ''burjuva aydın'' tipini ülkemizde bulmak olanaksızdır. Tarihsel, sosyal, kültürel şartların sonucu olarak burjuvazi (ve aydını) tarihsel misyonundan kopuktur. Bu böyleyken, bizim gibi bağımlı bir ülkenin ''güdük'' burjuvazisinin ''güçlü'' aydınlar yaratması da olanaksızdı. Her ne kadar bu misyona soyunanlar olmuşsa da bunu başaramamışlardır. Doğallıkla ülkemizde, bir toplumsal grup olarak burjuva aydın kategorisinden söz edemiyoruz.

Cılız bir burjuvaziye karşılık, çok geniş bir küçük-burjuva katmana ve geleneklerine sahip olan ülkemizde, Batı'nın burjuva aydınının fonksiyonunu küçük-burjuva aydınlar üstlenmiştir.

Yakın tarihimize bakıldığında görülecektir ki, ülkemizin küçük-burjuva aydınları hemen hemen tüm sosyal hareketlerin başını çekmişlerdir. Osmanlı'dan günümüze, pek az değişiklikle devredilen halk-devlet ilişkisi ve önderliklerin sınıfsal niteliğinden ötürü güçlü bir halk hareketine rastlanmayan ülkemizde, tersine, küçük-burjuva aydın hareketleri hep ön plana çıkmıştır.

Osmanlı'ya kadar indiğimizde, geçmişin üç kıtaya yayılmış imparatorluğunun gerileyişiyle birlikte, ''geçmişe özlem'' duyguları ve Batı hayranlığından kaynağını alan, asker ve sivil küçük-burjuva devlet görevlilerinin, Osmanlı aydınının nesnel ve öznel temelini oluşturduğunu görürüz.

Özellikle Askeri Tıbbiye, Mülkiye ve Harbiye'deki genç öğrenciler Osmanlı aydınının en dinamik kesimi olmuşlardır. Bu okullarda, hızlı bir politizasyon başlamış, ama ne yazık ki, bu hareketler halktan uzak ve kopuk bir gelişim göstermişlerdir. Örneğin Meşrutiyetçi ''Genç Osmanlı'' hareketinin aşağıdan bir hareket örgütlemek gibi bir sorunu hiçbir zaman olmamıştır. O, tepeden inmeci, darbeci Jön Türk geleneğini yaratmıştır.

Aydın hareketi bu nitelikleriyle kendi dışındaki güçlere bel bağlamaktadır. Halka güvenmeyen bir hareketin doğal gelişim seyri olan darbecilik, Batı taklitçiliği, kendi dışındaki güçlere bel bağlama vb. biçimler alan bu çizgisi, cumhuriyet sonrası kendine sosyalistim diyen bir çok siyasi harekette ve aydında varlığını sürdürmüştür.

Ulusun gelişmesinde insanlığın yarattığı kültür öğelerinden -geliştirici tarzda- yararlanmak yerine, Batı kültürünü, farklı tarihsel, sosyal, ekonomik, psikolojik, moral değerlere sahip bir topluma uyarlama düşleri görmekten kurtulamamıştır Osmanlı aydınları ve onun günümüzdeki takipçileri.

Bütün eksik ve yanlışlarına karşın Meşrutiyeti getiren zorlayıcı güç, asker-sivil aydın kesim olmuştur. Keza Osmanlı'nın son yıllarında da, varolan tüm sosyal hareketlenmelerin arkasında hep bu aydınlar vardır.

Ekim Devrimi'nin dünya çapında halklarda uyandırdığı sempati, yarattığı prestij ve özelde Türk Ulusal Kurtuluş Hareketine desteği, dostane ilişkiler Türk aydınını derinden etkilerken, Bolşevizm adeta moda olmuştu o zor günlerde. Bu olgu, aydınları TKP'ye yöneltmişse de, Mustafa KEMAL bu akını önleyecek setler oluşturmakta gecikmeyerek, akının yönünü tersine döndürmeyi başarmış, dahası Kemalizm, en güçlü ideologlarını TKP'den devşirmiştir.

Aydınların Kemalist limana yanaşmalarında birçok etken sayılabilir. Bunlardan biri de ''zor''dur. Marksizmin köklü bir yer edinemediği ülkemizde, Kemalizmin ''zor''u ve demagojik yaklaşımları sonucu aydınlar, geleneksel ''devletçi'' tercihlerini yapmışlardır.

Bu baskı ve demagoji cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren sürse de, zaman zaman parlayan aydın hareketine yönelik baskılar 1940'larda artar. O yıllarda gazete ve matbaalara, sosyalist hareketin o dönemki liderlerine, sosyalist yazarlara yönelik saldırılar yeni bir boyut kazanarak, o zamana kadar olduğu gibi o dönemde de belli oranda amacına ulaşır.

Aydınlarımızı çözümlemede, Nazım HİKMET'in şu değerlendirmesi, bu günkü geleneksel aydınlarımızı analiz etmekte de yararlı olacağından aktarmak istiyoruz.

''... Aşağıya doğru giden bazı derebey yahut eski bürokrat yahut küçük-burjuva yahut küçük memur sınıf ve tabakalarından gelen münevverler; iradesizdirler, süratle ruh haleti değiştirirler, ümitten ümitsizliğe, neşeden yeise süratle geçerler, zora gelemezler...''

Nazım HİKMET'in iradesizlik, zora gelememek vb. gözlemleri ''ödlek'' olarak nitelenen aydınları çağrıştırmıyor mu?

Aydınlarımızın ödlekliğini, kimliksizliğinde aramak gerekiyor. Çarpık toplumsal gelişimin aydınımızı etkilememesi düşünülemez. Bu belirleme, aydın hastalıklarını tek tek aydınların kişiliğinde aramak yerine, bunu oluşturan sosyal, kültürel vb. koşulların analizini gerektirir ki, biz, soruna böyle bakıyoruz. Aksi durumda kişilerle gereksiz oyalanma yanlışına düşerdik.

Aydının halkına yabancılaşması olgusunun tarihselliğini koymuştuk. Bu olgunun ülkemizdeki varlığını giderek pekiştirdiğini ve aydınlarımızın bir ayrım noktasına doğru gittiğini de görmek gerekiyor.

Yabancılaşma ve yalnızlık sarmalı, kendi içine kapattığı aydınlarımızda, ''halk anlamaz'' yargısını yerleştirmiştir. Oysa sorun, halkın zekasıyla ilgili değil, aydının halkla kuracağı iletişimin araçlarını yaratması ve bu araçlarla ileteceği mesaj sorunudur. ''Halk anlamaz'' deyişlerinde ifadesini bulan aydın bencilliğinin ve nihilizminin, kendini beğenmişliğin, aydınla halk arasında yarattığı uçurumu yok edecek olan, yine aydınların halktan yana tavır koymaları olabilir ancak. Oysa bugüne dek -olumlu istisnalar hariç- aydınlarımızın eğilimi düzenle uzlaşma yönünde olmuştur.

1950'ler sonrası ise, yeni-sömürgecilik ilişkilerinin oturmasına ve küçük-burjuva radikalizminin tasfiyesine paralel olarak küçük-burjuva aydınların yürüdüğü yoldaki ayrım çizgileri netleşti: oligarşiden ya da halktan yana olmak.

Çarpık kapitalizmin gelişmesiyle küçük-burjuva aydınlarını yol ayrımına sokan koşulları ve küçük-burjuva aydına karakterini veren maddi yaşamındaki değişimleri, en genelde, küçük-burjuvazinin durumuyla bağlantılı ele almak gerekiyor. Çünkü sermayenin yok oluşa zorladığı bu tabakaya karakteristiğini varolan nesnel koşullar veriyor.

1960'lar sonrası kendisini ''sol''a fırlatan küçük-burjuvazinin, 12 Mart ve 12 Eylül yenilgisiyle oligarşiye boyun eğişinin, kararsızlığının, kayıtsızlığının... vb. nedenleri, onun üretim içindeki yeridir. Ancak bu açıklama, her şeyi anlatmıyor. Eğer ülkemiz aydınları için konuşacaksak, bunun üzerine, özgül yanları ve aydın karakteristiğini de koymak zorundayız.

12 Mart, sırası geldiğinde ''balyoz''unu küçük-burjuva aydınlara da vurdu ve bu darbe, aydınlarımızda her dönemin adam olma eğilimini güçlendirdi.12 Eylül sonrası olduğu gibi aydınlarımız o zaman da, faşizmin ağzından, devrimcilere 12 Mart'ın faturasını çıkarmaya çalıştılar. ''Küfür edebiyatı'' gelişti. İnkarcılık, döneklik, kaçkınlık vb. olumsuz eğilimler ''yeni'' dayanakları oldu: Tanrı yeniden keşfedildi; içki sofraları nutuk alanlarına dönüştü; aydın sorumluluklarının getirdiği görevler unutuldu.

'Vur abalıya' misali silahlı devrim cephesine saldırıp, 12 Mart'ı provokasyon mantığıyla ele alarak oligarşiye rüştünü ispatlamaya çalışanlar; geçmişi ''gençlik heyecanı'', ''toyluk'', ''çocukluk hastalığı'', ''maceracılık'' vb. ile açıkladılar. Egemenler de bunu sevinçle izledi. Çünkü burjuvazinin açacağı ideolojik karşı-kampanya, bu denli etkili olamaz, yılgınlığı örgütleyemezdi. Oligarşinin yapamadığını küçük-burjuva aydınları fazlasıyla yaptılar.

Dönem, yenilgi dönemiydi ve aydınlarımızdan en iyi niyetli olanlarındaki mantık bile ''ben tek başıma ne yapabilirim ki?'' olmuştur. İşin garip yanı, her zaman aydının bağımsızlığından, bireysel hareket yeteneğinden, aydının toplumsal dinamizmdeki yerinden söz edenler birdenbire bunu unutmuş(!), çaresiz kesilmişlerdi. Tek başına birey olarak aydını yüceltenlerin ''elimden ne gelir ki?'' yakarışı kabul edilemezdi elbette. Hem hiç kimseyi, hiçbir şeyi beğenmeyecek, iyi niyetli çabalara taş atacak, hem de hiçbir şey yapmayıp elini kolunu bağlayıp oturarak, ''tek başıma ne yapabilirim?'' diyeceksin!

12 Mart aydınlara dokunmasaydı, 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın' denilerek dönem sessizce geçirilecekti aydınlarca, ama '60 sonrası hızla gelişen sol düşüncenin aydın kesimi etkilemesi ve yayılması olayı vardı ki, bu durumda aydınlara gözdağı vermek cuntanın bir diğer görevlerindendi! Çünkü cunta sınıf mücadelesini geri çekmek zorundaydı. Çünkü, ''sosyal gelişme ekonomik gelişmenin üstüne çıkmıştı'' çoktan!

Sonuçta 12 Mart'ın ''balyoz''u aydın kesim üzerine de indi ve amacına ulaştı...

Ancak, 12 Mart atlatıldığında, bu defa toplumda büyük bir sol potansiyelin biriktiğini aydınlar da anladılar. ''Maceracılık''a karşı salvo atışlar sürmekle birlikte, silahlı devrimin prestiji, onları, kullandıkları dilde biraz daha temkinli olmaya iterken, yeniden ''sol'' kulvarlara fırlayıp, 12 Mart'ta unuttukları sorumluluklarını(!) -'nerede kalmıştık?' diyerek- yeniden hatırladılar. Yenilgi döneminin ardından, varolan sol potansiyele herkes bir şeyler empoze etmek istiyordu. Ve aydınlarımıza gün doğmuştu!

Sınıf mücadelesinin yükselmesiyle anti-faşist mücadele ön plana çıktı ve çatışmaların yeniden silahlı boyutlara sıçraması gündeme geldi. Sivil faşist hareketin, halkı yıldırma ve yıldırdığı kitleleri peşine takma programında, aydınlar hakkında da iyi şeyler düşünülmüyordu! Halkın can güvenliği talebi ekseninde devrimcilere yanaştığı ve devrimcilerin de buna sahip çıktığı bir ortamda aydınlarımız, ''sağ'' ve ''sol'' terör edebiyatı başlattı. Hümanizm ve objektiflik adına ''sağ'' ve ''sol'' aynı kefeye kondu, ''terör'' kaynağından, amaçlarından vs. koparılarak ele alındı. Tabii bu şekilde ele alışta faşist terörün yaptığı yılgınlık ve korkunun payı çok büyüktü. ''Bakın biz sol teröre de karşıyız'' mesajı iletiliyordu egemenlere.

Faşistler de Türkiyeli aydınları iyi tanıyorlardı! Bilim adamları, sanatçılar, gazeteciler ve diğerlerine yönelen birkaç faşist saldırı, birkaç yürekli istisna dışında, aydınlarımızın çoğunu sindirmeye yetti de arttı bile.

12 Eylül'e yaklaşırken sınıf mücadelesinin düzeyi ile aydınların durumu (bir kere daha) birbiri ile örtüşmemekteydi. Halkın ve mücadelenin istemleri ile aydınların tartışma noktaları çakışmıyordu ve üstelik mücadele kızgınlaştıkça ürken, korkan aydınlarımız hep geri çekilme ve tribüne çıkma çabası içine girdiler. Her ne kadar hâlâ üst perdeden ''bu işlerin'' nasıl olacağı konusunda ahkam kesmeye devam ettiyseler de, bu kendilerinin söyleyip kendilerinin dinlediği bir türküydü artık.

12 EYLÜL VE AYDINLAR

12 Eylül ile birlikte, aydınlar açısından her şey, bir anda değişti. Kimisi (ki çoğunluğu) zaten 12 Eylül'den çok önce tribüne çıkmış, ''tarafsızlığını'' ilan etmiştir. Zira, kendilerine yönelen bir-iki faşist saldırı, zaten konum olarak ikircikli davranan çoğu aydınları bu tür bir davranışa hemen itiverdi. Küçük-burjuva aydını diye nitelediğimiz böyleleri Godot'yu bekler gibi, ilahi bir gücü bekliyorlardı, ortamın dinginleşmesi için. Sınıf savaşımı açıkça statükoları altüst etmiş, konumlar sarsılmıştı.

12 Eylül faşist cuntasının neler yapacağını biliyorlardı. Ama sınavı, daha 12 Eylül'den önce kaybetmiş, yenilmişlerdi. İçten içe devrimcilerin kazanmasını istiyorlardı. Devrim büyük bir işti. Ve her büyük iş gibi, bedelinin büyüklüğü de bazılarını ürkütüyordu.

Türkiye gibi ülkelerde aydınlar üzerindeki baskıyı küçümsemediğimizi, aksine yeni-sömürge ülke aydınlarının burjuva demokrasisinin olduğu ülke aydınlarıyla kıyaslanmayacak ölçüde büyük baskı, tehdit vd. olumsuzluklar altında olduklarını burada belirtmeliyiz. Ne ''özgür yaratım'' olanaklarına, ne de eserlerini özgürce yayma olanaklarına sahip olan bilim adamı ve sanatçı aydınlarımızın ağır baskı, sansür, ceza, hapis, işkencelerle yüz yüze oldukları ve bir görevlerinin de bu koşullarda genişleme ve rahatlama yaratacak demokrasi mücadelesinin kararlı militanları olmak olduğunu söylüyoruz. Evet, aydınlarımız enerjilerinin bir kısmını da buraya harcamak durumundadırlar. Biz, aydınlarımızın bu istemine de sahip çıkıyoruz ve bu mücadelede onların en büyük destekçisiyiz. İnanıyoruz ki aydınlarımız özgür bir ortamda çok daha verimli olacaklar, çok daha iyi ürünler vereceklerdir. Aydınlarımız, özgürlüklerin kazanımında ne kadar aktif, ne kadar inatçı ve kararlı olurlarsa, saygınlıkları o derece artacaktır.

Fakat geleneksel aydınlarımız devrimin büyüklüğünden ve onun büyük bedelinden korkuyor, bunu göze alamıyorlardı. Bu hesaplaşmayı 12 Eylül öncesinde, anti-faşist mücadele içinde yaşadılar. Ve geleneksel tavırları ile daha o zaman yenilgiyi kabul ettiler. İşte, 12 Eylül de onlar için bu yenilginin onaylanması oldu. Hele devrimci hareket bir de taktik anlamda susturulunca, 12 Eylül faşizmi ile hiçbir çatışmaya girmeden, suya sabuna dokunmayan pasif tavırlar içine girdiler. Ama bundan da öte, küçük-burjuva geleneksel aydın kategorisi içinde yer alan ve 12 Eylül öncesinin 'sosyalist' sıfatlı devrim çığırtkanları olan aydınlar ise, 12 Eylül ile birlikte neye uğradıklarını şaşırdılar. Hayalleri tuzla buz oldu. İşkence tezgahları ile tanışanları ise, bedenen gördükleri işkence sonucu, ideolojik olarak törpülendiler. Eskiden sosyalizmi savunanlar, şimdi tekrar yönlerini burjuvaziye döndürdüler.

Evet, 12 Eylül dönemi geleneksel tüm aydınlarımız için bir sınav dönemiydi. Çoğunluğu edilgenliği; 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın' örneğini sinerek seçerken, bir kısmı, her zaman olduğu gibi dönekliğin yoluna girdi, kendilerine yeni bir şöhret yolu açtı.

Tabii birçok dürüst ve namuslu aydınımız da vardı. Ama ne yapabildiler? Kendilerinden bekleneni yapabildiler mi?

Buna da yanıtımız ''Hayır''dır.

Ne aydın olmanın gereklerini yerine getirebildiler, ne de varolan konumları ile yapabileceklerini.

Hep söyledik; aydın olmak salt yazmak-çizmek değildir. Bizzat halka pratikte önderlik etmek de aydının görevidir.

Ancak, bırakalım pratik önderliği, yazmanın da bir risk olduğu, bir bedeli olduğu dönemde, aydınlarımız bu bedeli göze alamadılar. Üstüne üstlük kimileri, aydınların içinde bulunduğu edilgenliği açıklayabilmek için ''sağ-sol kavgası'', ''anarşi-terör'' edebiyatı yaptı ve cunta ile bir noktada çakıştı, onun demagojilerini meşrulaştırdı.

Büyük bir aydın çoğunluğu ise 12 Eylül koşullarında ''Ezop dili''yle muhalefet yaptı. Ne sesleri duyulabildi, ne de söyledikleri anlaşılabildi. İdamlara salt hümanizm duyguları ile karşı çıkmakla yetindiler. Devrimcilerin idam sehpalarında katledilmesine açıktan karşı çıkamadan, İran'daki idam edilenlerden yola çıkılarak, idamlar için bir kamuoyu oluşturmaya çalıştılar. Tam bir çaresizlik tavrıydı bu.

Oysa suçlu, ağır baskı, işkence, sansür ve diğer anti-demokratik uygulamalarla kendini aydınların etinde kemiğinde hissettiren oligarşiydi. Aydınların gerçek suçluyu görmeyerek, geçmişin faturasını yüklenircesine suçluluk psikolojisine girip, devrimcileri savunamaması, kaçamak yollara başvurması tam bir aymazlıktı. Ülkenin sokaklarına, yaşamına egemen olmak isteyen faşizme karşı mücadelede her türlü özveriyi gösterenlerin aydınlarca savunulamaması ''körleşme''nin bir ifadesiydi.

Devrimciler 12 Eylül öncesi, aydınlara ve CHP yöneticilerine kadar ulaşan faşist saldırılar karşısında set oluşturmasaydı, aydınlarımız, bırakalım sınırlı özgürlükleri, yaşama olanakları, bulabilecekler miydi? Alman profesörün HİTLER faşizminin, komünistlerden başlayarak demokratlara kadar yayılan terörüyle ilgili söyledikleri anımsanmalıdır.

Tüm bu gerçeklere karşın, devrimcilerin savunulamamasının anlaşılır bir açıklaması yoktur.

Burjuva sözcülerinin bile demokrasi havariliğine soyunduğu dönemde aydınlarımızın, onlar kadar bile olamaması düşündürücü olmalıdır.

Aydınlarımız PİNOCHET'e lanetler yağdırdı, Afrika'da özgürlüğü için elde silah dövüşenleri selamladı, Reagan'ın Nikaragua'daki ''özgürlük savaşçılarının'' çapulcular diye niteledi de, sıra ülkemize gelince, bizleri ''gerçek özgürlük savaşçıları'' olarak nitelemekten korktu.

12 Eylül dönemi aydınlarımız için bir sınav, bir yol ayrımı olmuştur. Halka olan inancın, güvenin, ondan yana olmanın ve daha da ötesi insan olmanın sınandığı bir yol ayrımı.

Aydınlarımızın bu kavşakta iyi bir sınav verdikleri söylenemez. 12 Eylül aydınlarımız için yılgınlık, ihanet, burjuva yaşama övgü, felsefi idealizmi yeniden keşfetme ve kendini koruma içgüdüsüyle bir kenara sinme ve kaçışın egemen olduğu bir dönemdir.

Devrimci hareketin ağır darbeler aldığı böylesi yenilgi ortamında, aydınlarımız görevlerini yerine getiremediler. Ama bunu yadırgamadık: Aydınlarımızın, küçük-burjuva sınıf karakterinden dolayı zora gelemeyeceğini, güçlü rüzgarlar önünde eğileceğini ve yine en küçük bir başarısızlıkta panik havası, umutsuzluk, yılgınlık içine düşeceğini biliyorduk.

ÇAĞIMIZIN GERÇEK AYDINI PROLETARYA AYDINIDIR!

Her sınıfın ideolojisini, sanatını, kültürünü oluşturmada aydınına gereksinimi olduğu bir gerçek. Bu anlamda, her sınıf kendi aydınını yaratmak ve ona sahip çıkmak durumunda.

Ezilen, sömürülen sınıfların tarihsel süreçte, egemenler için çalışmaktan, entellektüel faaliyetler için zaman ve olanak bulamadığı, bu mirası devralan proletaryanın, çağının temel sınıfı olarak, kendi aydının, kendi saflarından çıkaramadığını (genel kural olarak böyledir) biliyoruz. Proletarya aydınları, hep burjuva ve küçük-burjuva çevrelerinden çıkmıştır. Bu noktada aydının, sınıf kökeninin hiçbir öneminin olmadığı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ve eğer bir insan, kendini proletarya mücadelesine adamışsa, o ister burjuva, isterse başka bir sınıf ya da tabakadan gelsin, artık proletarya aydınıdır.

Gerçek aydını, çağımızda proletarya aydını temsil edebilir. Çünkü, emperyalizm ve proleter devrimler çağının en devrimci sınıfı proletaryadır. Çünkü burjuvazinin, tarihin çarklarını ileri çevirdiği dönem ve burjuvazinin sanat, kültür, ideoloji alanlarında devrimci atılımları bitmiştir artık. Rönesans ve Reformla Batı (burjuva) kültürünün dünyayı sarstığı kapitalizmin yükselme döneminde, burjuva aydınlar, burjuvazi ile yer yer ters düşme pahasına ''özgürlük, kardeşlik, eşitlik'' sloganına sahip çıkmışlardır. Ancak zamanla burjuva aydını da bu özelliklerini yitirmiş, toplumun öncüleri olma misyonunu -gelişen proletarya mücadelesine paralel olarak- proletarya aydınına kaptırmıştır.

Çağımızda devrimci geleneği temsil eden proletarya, burjuvazinin gerilediği, devrimci barutunu yitirdiği dönemde, burjuvaziye karşı alternatif olarak çıktı ve her alanda kendi kurumlarının nüvelerini oluşturmaya başladı.

Proletarya aydınlarının, bu süreçteki en temel işlevi proletaryaya dışarıdan bilinç taşımaktır.

Proletaryaya bilinç taşıyacak olan proletarya aydını entellektüel birikim sahibidir ama bunu ''bilgi satmak'' için değil, dünyayı, toplumu yorumlamak, çözüm üretmek için ister ve o birikimini, sınıfının mücadelesinde, ön safta kullanır. Kendini proletarya mücadelesindeki tüm görevlere hazırlar ve yetenekleri ölçüsünde görev alır.

Bu açıdan bakıldığında ''Türkiye Solu''nun yaşadığı sorunları, bölünmeleri, ideolojik geriliği, dahası yaşadığı yenilgileri vb.ni entellektüel olmamaya, yarı-aydın karaktere bağlayan ve önlerine entellektüel olmayı koyanların, yenilgi ortamı içinde, küçük-burjuva aydını olma hevesiyle hareket ettikleri görülmektedir. Aynı anlayışın savunucularının proletarya mücadelesini, ideolojik öncülük yapmaya, ''biz yaparız, kitleler peşimizden gelir'' anlayışıyla, salt yazma faaliyetine indirdiklerini görüyoruz. ''Biz aydınız, biz en çok ve doğruyu yazıyoruz, işçi sınıfı ideolojisini temsil ediyoruz, o halde, dışımızdaki sol, yani yarı-aydınlar(!) ve kitleler bizim ideolojik önderliğimizi kabullenmelidir''(!) anlayışıdır bu. Oysa proleter aydını 'çok yazmayı' değil, mücadeleyi daha çok yükseltmeyi düşünen, bunun mücadelesini veren, kitlelerin en önündeki militan kişidir. Canıyla, kanıyla, elindeki kalemiyle, silahıyla savaşandır proleter aydını.

DEMİR KAPININ ARDINDA DA DURUM FARKLI DEĞİL!

Yaşamın bir alanı olan cezaevlerinde ise, kendine proleter aydın payesini verenler için durum daha az acıklı değildir. Egemen sınıf güçleriyle savaşımın, açıktan yürüdüğü cezaevlerinde, yenilgi psikozu genellikle daha açık görülebiliyor. İnsanları cezaevlerinde ''kalıba sokma'' şeklinde yürüyen egemen faşist politika, birçok insanın siyasi ve hatta insani yönünü öğütmüştür. Türkiye'de sol hareketin tarihinde görüleceği üzere, ''tevkifatlar''la içeri atılan ''komünistler''in birçoğu, cezaevinden birer dönek olarak çıkmış, dışarıda birer yılgınlık timsali olarak egemen sınıflara hizmet etmişlerdir. Bu olumsuz gelenek, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde daha büyük boyutlarda yaşanmıştır.

12 Eylül yenilgisi, 12 Mart ile birçok noktada aynılıklar taşısa da, önemli ayrılıkları da vardır. Mücadelenin her şeye karşın bitmemesi, savaşın çeşitli biçimlerde her alanda sürmesi, onbinlerce devrimci, ilerici, yurtseverin kapatıldığı cezaevlerinde, direniş destanları yazılması, olumlu yönlerdir. Dahası bir olumsuz geleneğin de kırılmasıdır. Buna karşın yılgınlık, döneklik büyük boyutlardadır ve etkisi de o derece fazladır. Buna paralel olarak denilebilir ki, tutsaklık koşullarında yaşananlar, Türkiyeli aydınların dramını olduğu kadar, kendisine proleter devrimci diyenlerin trajik sonunu da en iyi biçimde anlatmaktadır.

Geçmişte ya da hâlâ proleter devrimciliği kimseye vermeyen ''Marksist-Leninistlerimiz'', yenilgiden öylesine etkilendiler ki, çoğu soluğu Avrupa bulvarlarında zor aldılar. Kalanlar ise, Avrupa'dan onyıllar sonra taşınan teorileri Türkiye'ye uyarlayarak entellektüel olma çabası içinde tükeniyorlar, proletaryanın aydını olmak yerine, küçük-burjuva aydını olmak (özentisi demek daha doğru olur) tercih ediliyor bugünlerde. Siyasetten kaçışın bir limanı, ya da mücadeleden el-etek çekmenin bir önceki durağı, ''aydın-sanatçı'' olma çabaları olmuştur denilebilir. Bu tür insanların tavrı, aydınlarımızla özdeşleşmekte; mücadeleyi yargılayışları, anti-direnişçilikleri vb. ile ''aydınlaşmak''tadırlar. Bu, ''devrimci romantizm'' duygularını aşamayanların yenilgi dönemlerindeki trajik sonlarıdır. Ve bu noktadan sonra onları tipik küçük-burjuva (aydını) kategorisi içinde değerlendirmek gerekiyor.

GELENEKSEL AYDINLAR SINIFTA KALDILAR!

Baştan bu yana tekrarlıyoruz. Ülkemizde dürüst-demokrat aydın olabilmenin bile bir bedeli vardır. Nice aydınlarımız, salt gözdağı amacıyla da olsa yıllardan beri zindanlara atılmıştır. Öyle ki, geleneksel aydın ve sanatçılarımıza esin kaynağı olan zindanlar, aynı zamanda onların geleneksel yanlarını biçimlendiren kurumlar da olagelmiştir. Nitekim 12 Eylül sonrasında da aydınlarımız dört duvarla çevrili gerçeği gördüler. Genelde yaşananları yaşamadılar ama yaşananlara kulaklarını tıkadılar, gözlerini kapadılar. Cezaevleri, devletin resmi işkencehanelerine dönüştürüldüğünde, koğuşlar, koridorlar işkence görenlerin sesleriyle çınlarken, onlarla aynı koğuşta, aynı blokta kalan aydınlar, bu sesleri duymadılar! İşkenceyi, işkencecileri lanetleyen seslerin yanına, seslerini katmak için hiçbir şey yapmadılar.

Barış, demokrasi savunucuları, işçi sınıfının temsilcisi iddiasında olanlar temsil ettikleri tüm değerler ayaklar altına alınmışken insanlık onurunu çiğneyen yaptırımlar karşısında sustular. Yalnız bir baskı aracı olarak söyletilen İstiklal Marşı söylerken, sesleri duyulabildi. ''Gencecik insanlar'', insanlık onuru ve siyasi kimliklerini korumak için tereddütsüz ölümü kucaklarken aydınlarımız bütün dünyanın gözü üzerlerindeyken bile, binlerce devrimcinin, yurtseverin faşizmin zindanlarında nelerle karşı karşıya kaldıklarını, özverilerini, direnişlerini tek kelimeyle olsun dile getirmeyerek, kendi bireysel sorunlarını dile getirdiler. Aydınlarımız 12 Eylül zindanlarındaki sınavlarında sınıfta kaldılar.

ZİNDANIN İÇİ DE BİR DIŞI DA: OLUMSUZ AYDIN TAVRI

12 Eylül cuntası aydınlara gözdağı vermek için, onları soruşturmalarla, sansürle, yasaklarla, cezaevleriyle korkuttu. Haklarında değişik davalar açtı. Ve amacına ulaştı, onları sindirdi.

Birçok aydın, faşizmin karşısında mücadele etmeyi, kavgayı, zorlu bir yaşamı göze alamadı. Birçok aydın ise daha baştan yenilgiyi kabullenmişti. Kendilerine sunulan olumsuzluklardan birini seçmenin ve daha sonra da kendilerini temize çıkarmanın açıklamalarına boşuna giriştiler. Oysa durum açıktı. Korkunç bir vurdumduymazlıkla ve bencillikle, kendi küçük dünyalarına, yapay ''cennet''lerine sığındılar. Gerçeklere sırtlarını çevirdiler.

Kimi aydın beynini burjuvaziye sattı. Piyasada alınıp satılan bir mal haline geldi. Resmi ideolojinin yeni sözcülerinden birisi olarak, bu defa devrimcileri, yurtseverleri yargılamaya kalkıştı!

Kimi aydınlar elleri, kolları, dilleri bağlı insanların, kendilerini hiçbir savunma olanakları yokken, dönekliklerinin ödülü olarak bahşedilen köşelerinden, kameralarından, ak kağıt üzerine dökülen kapkara satırlarından devrimcilere saldırdılar, karaladılar...

Yükselen sınıf kavgasının bastırılmaya çalışıldığı günlerde, halktan, sosyal pratikten çok uzak olan kimi aydınlarımız da, bu kopukluğu giderecekleri yerde, hepten anlaşılmama çabasına giriştiler! Dilleri yabancılaştı, yaşamları bohemliğin ötesine sapkınlık dünyasına taştı. Enerjilerini soyut felsefeye, burjuva sanata harcayarak egemen ideolojinin kurşun askerleri oldular.

O ana kadar taşıdıkları aydın sıfatının, binlerce yıllık birikimin mirasını reddederek, adeta geçmişlerinden kurtulmanın çabasına girdiler. Bunu yaparken de, kendilerine bir gelecek değil yeniden bir geçmiş yarattılar. Solun bölünmüşlüğünü eleştirip, yenilgiyi buna bağlayanlar her gün çarşaf çarşaf geçmişlerine küfür ettiler.

Hiçbir örgütlülüğü ve disiplini olmayan aydınlarımız, tüm bu gelişmeleri, dizi dizi açılan entel barlarda, yeni kimlikleri ile başbaşa vicdanlarını alkolle yıkayarak yaşadılar!

Oysa aydınlarımızın tavrı bu olmamalıydı. Her şeye karşın yapabilecekleri çok şey vardı. Koskoca bir dönem boyunca yapılabilen sadece birkaç dilekçeye imza atmak olmamalıydı.

Cunta yılları boyunca aydın sorununun bir diğer yanı da, yurtdışına kaçıştı. Binlerce aydın 12 Eylül fobisiyle yurtdışını mekan tuttu. Bu aydınlarımız, yurtdışının törpüleyici etkisine terk ettiler kendilerini. Mücadele alanının ülke toprakları olduğu unutuldu. Bu aydınlarımız bir an önce ülkeye dönüp görevlerini yerine getirmelidirler. Yurtdışı Türkiyeli aydına bir şey kazandırmadığı gibi, niteliklerinden de çok şey götürmektedir çünkü.

ÜLKEMİZİN PROLETER AYDINLARA İHTİYACI VARDIR

Ülkemiz aydınlarını başlıca iki kategoriye ayırıyoruz: Küçük-burjuva aydınlar ve proletarya aydınları.

Küçük-burjuvalar ülkesi olan Türkiye'de, küçük-burjuva aydın-sanatçıların yazın ve sanata egemen olmasında, sınıf mücadelesinin içinde bulunduğu geriliğin, işçi sınıfı partisi olmayışının, dolayısıyla yaşamın çeşitli alanlarına organize biçimde müdahalede eksikliklerin olmasının payı büyüktür. Ancak, bu eksiklikler giderilmiş olsa bile, aydınlar arasında devrim safında yer alacaklar, büyük olasılıkla toplam içinde küçük oranda kalacaktır. Bu mutlak bir yasa olmasa da, yaşanan devrim deneyleri bunu göstermiştir. Buna karşın aydınları kazanmak çabasından vazgeçilemez. Kendilerini sınıflar üstü gören aydınlar, sınıf mücadelesinin keskinleşmesiyle ayrışmaya, ya proletaryadan ya da burjuvaziden yana tavır koymaya zorlanacaklardır. Bugün için devrim cephesi henüz güçlü olmadığından, devrimi kuleden izleyen birçok aydının devrimin kabarması koşullarında, kendini bu akıntıya bırakacağından kuşkumuz yok.

Ancak aydınları bu noktada tercihe zorlayacak bir sürü etken olacaktır ki, onları bugünden saptayabilme olanağımız yok.

Sosyalizmin, kapitalizmin yıkıntılar üzerinde, onun miras bıraktıkları ile kurulacağı, aynı malzemeyi devrimci tarzda dönüşüme uğratmak gerektiği çok açıktır.

Günümüzde, ''Gençler iyiydi, hoştu, direniyorlardı, onlardan çok şeyi öğrendim...'' diyebilmek, küçük hesaplarla karışık da olsa aydınlarımız açısından bir ilerleme ve bir ölçüde özeleştiridir; ancak, bunun ardından ''ama'' deyip bilinen anti-eylemci, anti-direnişçi düşüncelerin -daha usturuplu bir dille bile olsa- tekrarlanması, aydın cephesinde pek bir şeyin değişmediğini gösteriyor. İşkencelere, baskılara karşı şubelerde, işkencehanelerde, cezaevlerinde direniş destanlaşmışken, bunu reddedip geçemezler zaten; ama yapılan işin, salt yiğitlik vs. yönüne övgüler düzmek de onu siyasi özünden koparmak olacaktır. ''Bugün anti-demokratik uygulamalara, işkencelere susmak zaten tüm bunlara ortak olmaktır.'' diyenlerin yıllardır sustukları unutulamaz. 8 yıldır süren baskı ve zulme karşın, yok edilemeyen potansiyeli ve cuntaya karşı muhalefette uzun süre önemli bir yere sahip olan cezaevlerini; toplumdaki işkence, demokrasi ve benzeri konulara duyarlılığı görüp koklayan kimi aydınlarımızın; kaleme sarılıp kısmen yazdıklarını görüyoruz. Bunlar neden daha önce yazılmadı, yazılması denenmedi, ya da cesaretle açıklanmadı da, şimdi piyasayı doldurdu? Yapılan işte, ne ölçüde samimiyet, ne ölçüde ''tüccar zihniyet'' vardır? Bu soruları sormak hakkımızdır. Üstelik yazılanlar gerçekliğin birer küçük parçası olmaktan, cesaretten, objektiflikten hâlâ uzak ve sığ şeyler. 3-5 gün cezaevinde yatan, ''hafif'' diyebileceğimiz baskı ve işkence gören ''aydınlarımız'', kendilerini kahramanlaştırır, en küçük özveri ya da cesaret kırıntılarını göklere çıkarırken; neden tüm baskıların, işkencelerin, özverinin, kahramanlıkların odağındakilerden pek az (o da zorunlu) söz ediyorlar? Anti-demokratik uygulamaları teşhir ve protestoyu içeren ve bu anlamda herkesin destekleyebileceği, desteklediğimiz bir dilekçe olayını, yer yerinden oynamış gibi görenler, neden bütün bu anti-demokratik, faşist uygulamalara direnenlerin yanında değiller ve neden hâlâ faşizme karşı silahla direnmek (hakkı) ''aydınca'' yargılanıyor? Neden ''gençler'' cezaevlerinde direndi, öldü de, aydınlarımız insanlık onuruna yönelik uygulamalara direnmedi, direnişlere sırtını dönüp, gözünü kulağını kapadı? Eleştiriyi aydın olmanın mihenk taşı görenler, neden üstlerine ölü toprağı serpilmiş yılların eleştirisini özeleştirisini yapmıyorlar?

Soruları çoğaltmak olanaklı, ama bunlara aydınlarımızdan yanıt gelmeyeceğini biliyoruz, bu nedenle diyoruz ki:

Türkiye'de aydınlara gereksinme var. Hem de pek çok aydına. Geri kalmışlık zincirini parçalamak, Türkiye halklarının kaderini değiştirmek yolunda mücadele edecek ve halkının sorunlarını yüreğinde, bilincinde, duyacak, aydınlara gereksinme var...

Tüm dünya halklarının kurtuluş mücadelesine destek verecek ve enerjisini hiçbir çıkar gözetmeksizin faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede harcayabilecek aydınlara gereksinim var...

Türkiye'de, ''dönmeyecek'', ''yılmayacak'', haklı bildiği yolda ''hep bir ağızdan türkü söyler gibi'' ölebilecek aydınlara gereksinim pek çok... Mücadele edecek aydınlara gereksinme var...

Türkiye'de ''ödlek'' ''aydıncık''lara gereksinim yok...

Popülizmini tatmin için, ezilmişliği ve yoksulluğu ''edebiyat''a dönüştürüp, bir sömürü aracına dönüştürecek aydınlara da gereksinim yok...

Gül ağacı misali her rüzgarda eğilen, zorba karşısında ''vecd ile secde eden'' aydıncıklara, şakşakcılara gereksinim yok...

Aydın olma sevdasıyla kafasını kitaplara gömmüş, ufku kitap sayfalarını aşmayan entellektüellere de gereksinim yok Türkiye'de...

Türkiye'de gerçek aydına, gerektiğinde sırt çantasında şiir kitabıyla dağlarda, proletarya mücadelesini kendi yetenekleri, gücü oranında omuzlayacak, bu yolda hiçbir özveriden kaçınmayacak cesur bilginlere, sanatçılara, gerçek çağdaş aydınlara ihtiyaç var.

YURTSEVER, DEMOKRAT AYDINLARA:

12 Eylül faşizmi kendinden olmayan herkese düşmanca saldırdı ve hâlâ, sivil görünüm altında bunu sürdürüyor.

12 Eylül dönemi boyunca, bırakalım verdiğiniz derslerin engellenmesini, saçınıza sakalınıza bile el atıldı.

Okul dışı, öğretim dışı sosyal, siyasal alana; halkın sorunlarına ilgi duyan, aydın olmanın gereklerini şu ya da bu ölçüde yerine getiren nice hocalarımız sakıncalı diye okullardan uzaklaştırıldı, atıldı.

Bunlar için özel yasalar çıkarıldı. Bu da yetmedi. 12 Eylül faşizmi sizleri tam bir esarete almak için, üniversitelerde YÖK belasını icat etti. Faşizmi buralarda kurumlaştırmaya çalıştı.

Dersleriniz engellendi; bilimsel araştırmalarınızın, romanlarınızın, öykülerinizin, şiirlerinizin yayınlanması, senaryolarınızın filmleştirilmesi, oyunlarınızın sahnelenmesi, resimlerinizin sergilenmesi yasaklandı. Faşizm, doğal olarak halktan yana olan misyonunuza düşmanca tavrını her fırsatta pervasızca sergiledi.

Faşizm nasıl ki, işçi sınıfının, memurların, köylülerin, gençlerin kısaca bütün halkın, tüm haklarını gaspettiyse, sizlerin de haklarını gaspetti, ürünlerinize engel koydu, yayınlatmadı, sergiletmedi vb... Dahası yazan, çizen halktan yana olduğunu söyleyenleriniz yargılandı, gözdağı için zindanlara atıldı.

Bu basit ve yalın gerçekler şunu gösteriyor. 12 Eylül faşizmi tüm halkı, halktan yana olan herkesi sindirmek istiyor. Çünkü sizlerin halktan yana olmak zorunda olduğunuzu onlar da biliyor. Bu nedenle faşizm size de düşmanca davranıyor.

Faşizm sizleri, ya kendinin olmasını istediği kalıpta ''aydın'' olarak görmek istiyor, ya da tersi durumda, başınıza gelecekleri dolaylı olarak değil, pervasız yöntemlerle dolaysızca gösteriyor.

Bugün, 'yansızlığın' aslında, koca bir aldatmaca olduğu iki kutuplu bir dünyada, sıradan, kendine 'insanım' diyen birinin bile bir taraf olduğu, tarafsız kalınamayacağı bir dünyada yaşıyoruz.

Kimsenin, Ben tarafsızım diyemeyeceği bir dünya bu. Ya emperyalizm ve işbirlikçileri hain oligarşilerden yana olacaksınız, ya da sömürülen ve ezilen dünya halklarından yana. Ülkemizde de ya SABANCI'lar, KOÇ'lar, ENKA'lar vb.nden yana olacaksınız, ya da halkımızdan yana. Başkaca bir tercih yoktur.

'Hayır ben aydınım, ne ondan, ne bundan yana değilim' demek, soyut bir sınıflar üstü tavır takınmaya çalışmak, hem koskoca bir palavradır, hem de bugün iktidar durumunda olan oligarşiden, faşizmden yanayım demenin tersten söylenişinden başka bir anlama gelmez. Oysa sizler, asla misyonunuz gereği tarafsız olamazsınız.

Elbette, halktan yana olmanın bir bedeli olacaktır. Hem de en ağır olanından! Unutulmamalıdır ki güzel yarınlara ulaşmak isteyen, herkes onun gerektirdiği zorlukları göze almak, özveriyi ve cesareti göstermek zorundadır.

Aydın olmanın bedelini göze alıp-almama sorunu, yansızlık teorileri üreten 'aydıncıkların' sorunudur. Ucuz kahramanlık peşinde olanlar, aydın olmayı salt; sanatçılığa, bilim adamlığına, öğretmenliğe vb.ne indirgeyenler, faşizme karşı mücadelede nefeslerini yarı yola kadar tutabilecek, yarı yolda aydın olmanın gereklerini unutacaklardır. Bundan daha doğal ne olabilir ki? Çünkü, böylelerine aydın denmez...

Sizler, halkımızın özgürlük ve kurtuluş mücadelesinde yerinizi almalısınız! Bu mücadele en sıradan bir insana bile büyük görevler yüklerken; sizlere de kendi yetenekleriniz ve gücünüz oranında görevler yüklüyor.

Sizlerin yeri, halkın yanında, yanımızda olmaktır. Sizleri, bir kere daha bu vesileyle yanımıza; halkın yanında mücadele etmeye çağırıyoruz.

AYDIN MISIN
Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun
 
Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
 
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol
 
Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alınteri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol
 
Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol

1968/ Rıfat ILGAZ