Bölüm 5:
YARI-SÖMÜRGEDEN KURTULUŞ SAVAŞINA BAĞIMSIZLIKTAN YENİ-SÖMÜRGE TÜRKİYE'YE TOPLUMUN GELİŞME DİYALEKTİĞİ

I- EMPERYALİZMİN YARI-SÖMÜRGESİ ''HASTA ADAM'' VE TARİHSEL GERÇEKLER

Oligarşinin resmi tarih yazıcıları, Osmanlı İmparatorluğu’ndan sürekli övgü ile söz etmişlerdir. Ama salt bir övgü! İmparatorluğun 600 yıllık ömrüne bakarak, ''tarihte en uzun süre yaşayan devlet'' böbürlenmesi ve yalanı ile, yüzyıllara uzanan bir geçmişten salt bu nedenle övgü ile söz etmek; Türkiye halklarını onurlandırsaydı, bununla değil ama Osmanlı’dan binlerce yıl daha fazla bir ömre sahip olan ilkel, kaba ve vahşi dönemimizle, insanlığın ilk dönemiyle daha fazla övünmemiz gerekirdi! Oysa tarih, övünmek ve milyonlarca insana tüm bilimsel ve sosyolojik gerçeklere karşın, yalanın ''bilimi''ni yapmak için yazılmaz! Oligarşinin şoven, ırkçı tarih yazarlarına göre Osmanlı gerçeği; fethedilen topraklar, hep kazanılan savaşlar, bir kılıç darbesiyle ordular yenen Yavuz’lar, Mehmet Çelebi’ler, Kanuni’lerden ibarettir.

Onların tarihinde; ne toprakta üreten reaya, ne ırgat, ne çoban, ne de Mimar SİNAN’ın eşsiz eserlerine bedenleriyle kerpiç ve taş olanlar; ne alın teriyle, kanlarıyla yapıtların harcı olan ameleler, köylüler vardır. Onların tarihinde, yenenle yenilen sultanlar, cahil ve korkaklar vardır. Ama dev kalyonları sırtlarında Haliç’e geçirenlerin adları yoktur! Neden?

Onların tarihinde, birer yapı işçisi olan Karagöz ve Hacivatlar, ancak inatçılıklarıyla insanları güldüren, nükteleriyle eğlendiren birer oyun kahramanlarıdırlar! Onların, ne ordunun en büyük karargahlarından olan Selimiye Kışlası’nın duvarlarında kuruyan kanlarından söz edilir, ne de Osmanlı cönklerinde kayıtlarına rastlanır! Çünkü onlar çalışır, eğlenir ve yapı işçilerine kendi dramlarını anlatırlar. Padişahı kızdırır ve bunun için anında katledilirler, yani halktırlar. Burjuva idealist tarihi, halkı değil tarihin yaratıcıları olarak akıl hastası, deli, şehvet düşkünü padişahları yazar. Çünkü, üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çatışmanın doğrudan yansıması olan sınıf mücadelesinin, korkunun, mülkiyetin, sömürünün, soygun ve talanın gizlenmeye ihtiyacı vardır!

Gerçekte Osmanlı Devleti’ni altı asır ayakta tutan güç nedir? Bu soru bilimsel olarak açıklandığında, egemen sınıfların halkımızdan sakladığı ''sır''ların ne olduğu da anlaşılacaktır. Çokuluslu Osmanlı Devleti’nde, uzunca bir tarihsel süreç boyunca, halkların yazgısını belirleyen toplumsal yasalar ve çelişkiler, bu çelişkilerin niteliği, sorunun yanıtını verecektir.

Osmanlı devleti oligarşinin döneme ilişkin tarihsel görüşünde iddia ettiği gibi, Kanuni Sultan SÜLEYMAN’ın Viyana kapılarına çakılıp kalması ve ondan sonra yapılan savaşların, genellikle yenilgiyle sonuçlanmasından dolayı gerilemeye başlamamıştır. Bu idealist yaklaşım, burjuva toplum biliminin ''savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir'' gerçeğiyle alay etmek, ya da ondan bihaber olmaktır. Savaşlar, yenilgiler birer sonuçtur. Temellerinde yatan nedenleri ise, savaşa karar veren politikalarda; politikaları biçimlendiren ekonomik yapıda aramak gerekir. Yoksa, istediğiniz kadar ''Kuruluş'' filmleri yaparak, halkı ''eskiden ne güzel günler yaşanmış'' imajlarıyla nostaljiye sokmaya çalışın, bugünün çirkinliklerini gizlemek ve unutmak için geçmişi çarpıtarak verin, bu çabalarınız tarihi gerçekleri örtemeyecektir.

Biz Marksist-Leninistler, tarihi, ne sosyal-deterministler gibi her şeyi ekonomik evrimin kendiliğinden gelişimi belirler, ''öyle gerekiyordu öyle oldu'' anlayışıyla; ne de öznel idealizmin yaptığı gibi, her şeyi büyük kahramanların olup olmamasıyla açıklarız. Bir toplumun ileri ya da geri kalmasını, barbar ya da uygar olmasını, kısa ya da uzun ömürlü olmasını, sözkonusu toplumun o tarihsel kesitte, içinde barındırdığı ekonomik, siyasi, sosyal çelişkileri belirler, ve daha temelde üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişki ve onu çevreleyen dış ilişkilerin bunlara etkide bulunarak şu ya da bu yönde, şu ya da bu düzeyde gelişmelerini sağlayan, sınıfların gelişme ve çatışması belirler. Biz diyalektik-tarihsel materyalizmle, ancak bu yöntemle doğruları bilimsel olarak açıklayabiliriz. Ne 12 yaşında tahta geçen FATİH’tedir keramet, ne de onun, iktidar uğruna kendi öz oğlunu öldürme hakkını tanıyan insanlık dışı yasalarındadır. Ne Yıldırım BEYAZIT’ın TİMUR karşısında askerlerinin az ve eğitimsiz oluşunda, ne de Yavuz Sultan SELİM’in kılıçla fethettiği toprakları sonraki sultanların birer mirasyedi gibi davranarak koruyamamalarında...

Osmanlı Devleti, feodal bir yapıya sahipti. En güçlü olduğu 15. yüzyılda devlet, esasen en güçsüz olduğu dönemdedir. Çünkü 15. yüzyıla kadar Osmanlı’nın nal sesleriyle dövdüğü Avrupa kıtasındaki devletler, feodal kabuklarını kırmaya başlamış, uluslararası sömürge pazarı için atılıma geçmişlerdi. Osmanlı ise hâlâ talancı ve yağmacı zihniyetiyle, baştan beri merkezi devlet olma eğilimini geliştiriyor, bu geleneğin sayıca güçlü ordu, güçlü yönetim hiyerarşisi gibi avantajlarına güveniyor, Avrupa’daki patlamaları duymuyordu. Oysa devletin ve toplumun gelişme dinamikleri, kendi yasallığını artık boğuyor; otodinamizmi, sıçrama yapmasına el vermiyordu.

Osmanlı Devleti, klasik feodal bünyeye, onun biçimsel yapılanışına, örgütlenişine, toplumsal iç çelişkilerinin ayırtedici özellikleri nedeniyle sahip değildi.

Avrupa feodal devletleri, feodal beylikler ve bunların kendi aralarında seçtikleri, ''eşitlerarası birincinin'' krallığı etrafında örgütlenme sürecinde şekillenmişti. Osmanlı devleti ise, kendisini tanrının yeryüzündeki temsilcisi ilan eden padişahın; işgal ettiği yerleri kendine bağlamasıyla, işgal topraklarına yağma, talan, asker ve vergi dışında hiçbir şey götürmeyerek sınırlarını genişletmesiyle gelişmiş, biçimlenmişti.

Osmanlı Beyliği’nden Osmanlı Devleti’ne, işgallerle toprak büyüdükçe ordu büyüdü, padişahın mülkü büyüdü, reaya ve zanaatkarlar üzerindeki sömürü büyüdü. Ama bir tek şey vardı büyümeyen: Tüm bu zenginliklerin ana kaynağı, bilim ve teknikle geliştirilen üretici güçler ve buna uygun düşen yeni üretim ilişkileri! Osmanlı devlet geleneğinde toplumsal zenginliğin kaynağı topraktır. Toprakların sahibi devletin tek hakimi padişah olunca, ''adalet mülkün temeli'' oldu. Daha fazla toprak üzerinde, haraç alınacak daha fazla insan, orduyu genişletecek daha fazla insan gücü demekti. Ve bunlar yeni fetihler için kamçılayıcı bir silah olunca; Osmanlı sarayındaki tüm yasalar, iktidar uğruna ana, baba, kardeş boğma planları ve kurumları, kısacası feodal despotluğun vahşi biçimleri ortaya çıktı.

Toprak yıllık gelirine göre has, zeamet ve tımar adlarıyla çeşitli büyüklüklere ayrıldı ve padişah tarafından ''sevgili kulları''na birer ulufe olarak dağıtıldı! Bu toprak parçalarını işleyen beylerbeyi, sancak beyi, sipahi gibi aracılar, padişahın vergisini toplar, toprağın devredilemezliğini denetler, asker devşirirlerdi. Toprağın belirli bir kısmında, yukarıdaki hizmetler karşılığı intifa (yararlanma) hakkını kullanarak sömürüden paylarını alırlardı. Reaya ne yapıyordu? Onlar, sadece çalışır, yine çalışır ve bir dikili ağaç bile bırakmadan ölürlerdi. Onlar Osmanlı despotizminde zaten adeta padişahları için vardırlar. Doymazlar ama aç da kalmazlardı. Ve bu durum, bu sosyal oluşum da devletçe özenle korunduğundan, reayanın devletle çelişkileri yumuşatılmıştır. Reaya ve zanaatkar sınıfından elde edilen sömürü, en tepede padişah olmak üzere Osmanlı saray bürokrasisinde toplanır. Bu zenginlik kaynağı, Osmanlı sarayının uzunca bir dönem yine de ağırlığını oluşturmaz. Asıl saray tüketimi, tamamen devletin elinde olan ticaret ve İpek Yolu’ndan elde edilen gelirler ile, çeşitli ülkelerin yağma ve talanı üzerine kuruludur.

Osmanlı feodal sınıfları, Avrupa feodal merkezi devletlerinin son klasik biçimini, farklı tarihi koşullarda ve farklı özellikler taşısa da baştan siyasi, askeri zor ile yapmıştır. Avrupa feodal beylikleri ise ekonomik, siyasi zorunlulukların sonucu olarak merkezileşti. Dolayısıyla birincisi, feodal despotluğun açık zoru ile ayakta kalırken, süreç içinde çeşitli halkların uluslaşma çabalarından ötürü, parçalanma eğilimini baştan taşıyor ve besliyordu. İkincisi ise, yani Avrupa halkları uzun süre küçük devletçikler olarak yaşadıktan sonra, süreç içinde ulusal pazarın yaratılması amacıyla birleşiyorlardı. Ve merkezi devletleri birinciye kıyasla daha sonra geliştiriyorlardı. Fakat bu paradoksun, Osmanlı’nın yararına olduğu sanılmasın. Aksine hızla daha ileri bir üretim tarzına geçme sancılarını yaşayan Avrupa devletleridir.

Osmanlı İmparatorluğu’nu altı asır ayakta tutan etmenleri şöyle özetleyebiliriz.

Belirleyici Etmenler: İç Dinamiklerin Zayıflığı.

1) Toplumsal yapının elverişsizliği başta gelen etkendir. Üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin, üretimi arttırmak amacıyla egemen sınıflardan yana çözümü doğrultusunda, deyim yerindeyse bilim ve tekniğin geliştirilmesini hızlandıracak itici bir gücün olmaması. Bunun yerini dolduran ve göçebe toplum geleneğine dayanan yağma ve talanın devam ettirilmesi. Bunların da temelinde, toprağın özel mülkiyetinin olmaması. Dolayısıyla üreticiler arası ürün (meta) değişiminin bir ürünü olan yerli ticaret ve tüccar sınıfının doğmayışı.

2) Mülkiyet biçiminin ''özgünlüğünden'' dolayı sınıflaşmanın tedricen ve çok geç yaşanması, sınıf mücadelelerinin bu nedenle güçsüz ve zayıf oluşu, saray içi darbeleri saymazsak, doğrudan iktidarı hedefleyen güçlerin birden ortaya çıkamaması.

3) Siyasi zor ve yasalarla üst yapıda, üretim ilişkilerine denk düşen yasaklamaların yüzyıllar boyunca sürdürülmesi ve saray bürokrasisinde merkezileşen sermayenin, lüks ve zevk için çarçur edilmesi. Bunların sonucu olarak özel girişimcilik, dolayısıyla sınıfsal ayrışma, hem cılızdır, hem de uzun bir tarihi döneme yayılmıştır.

Etkileyici Etmenler: İşgal-Haraç ya da Hazıra El Koyma.

1) Dış ticaretin esas olarak devletçe yapılması, dış girişimciliğin müslüman tebaaya uzun süre yasaklanması.

2) Dış talan, yağma, İpek Yolu ve vergilerle devletin gelirlerinin büyük bir kısmının karşılanması sonucu emekçi sınıftaki doğrudan sömürünün yumuşatılması.

3) 17. yüzyıla kadar Avrupa kapitalizminin zayıflığı.

4) Giderek yetkinleştirilen ve geliştirilen merkezi örgütlenme, güçlü otorite.

Osmanlı İmparatorluğu’nun altı asır ayakta kalmasını sağlayan yukarıdaki nedenler, sıçramalı olmayan gelişim temposu (zayıf otodinamizm); aynı zamanda onun mezar kazıcısı olacaktır. Avrupa kapitalizmi sıçrama yaparak sömürge avına çıkarken, Osmanlı, tarihsel geri kalmışlığından dolayı sömürgeci müdahaleye direnemeyecektir.

A- Kapitalizm Neden Gelişemedi?

Türkiye oligarşisi içinde belirleyici güç durumunda olan işbirlikçi tekelci burjuvazinin, ne yazık ki, bir Fransız burjuvazisi gibi göğsünü şişirerek, o burjuva atalarından söz etme hakkı ve şansı yoktur. Irkçılık, şovenistlikle yoğrulmuş, Osmanlılığı ideolojik, kültürel propagandasının temeli yapan egemen sınıflar, geriye dönüp baktıklarında, babalarının girişimci ruhunu değil, işbirlikçiliğe yönelmiş bir avuç komprador kapıkulunun ayak izlerini bulacaklardır. Devrimcileri, vatana ihanet içinde olmakla itham edenler, bırakınız bugünkü gözler önündeki ihanetlerini; Osmanlı dönemindeki komprador atalarına bakarak, kendileri açısından hiç de yadırgamayacakları bir geleneğin, işbirlikçilik geleneğinin mirasçısı olduklarını görebilirler. Dolayısıyla atalarına sadık kaldıklarını söyleyip sevinmelidirler.

Borç üstüne borç yığan, vergilerle halkı inleten, öte yandan da cariyeler ordusunu yanından hiç eksik etmeyenler, dönemin ilericileri, devrimcileri değildir. Bu geleneğinize bugün açıkça sahip çıkıyor musunuz?

Osmanlı kapıkulu bürokrasisi ve gayri müslim girişimcilerin oluşturduğu cılız bir kapitalist sınıfın, daha ayakları üzerine doğrulmadan, Avrupa sömürgeciliğinin müdahalesiyle gelişimi engellenmiştir.

Bugün de emperyalizmin müdahalesinin, ülkenin kendi iç dinamiğiyle gelişimine engel teşkil ettiğine tanık değil miyiz? Sizin bugünkü bağımlılık ilişkileriniz, dünün kölece boyun eğişinizin bir yeni biçimi değil midir?

17. Yüzyıldan sonra cılız bir burjuva sınıfı çekirdeklenmeye başlamış, güçlü merkezi devletin inisiyatifi giderek azalmış, buna karşılık mahalli mütegallibenin iktidar gücü artmıştır. 18. Yüzyıldan sonra, toprak mülkiyetinde değişmeler meydana gelmiş, özel mülkler artmaya başlamıştır.

Avrupa artık, merkezi feodal Osmanlı orduları önünde diz çöken feodal devletçikler değildir. Yenilgiler, ulusal ayaklanmalar Osmanlı padişahlarına, eski şaşaalı günlerin geride kaldığını göstermektedir. Artık merkezi devlet işgal ettiği yerlerde tutunamamaktadır. Tarihsel olarak gerileyişi ve yenilgileri, tamamen tanrının kendilerini cezalandırması olarak açıklayan zavallı padişahlar, sarayın dört duvarı arasında; kapanmakta olan bir dönemin, feodalizmin traji-komik sonunu oynayan tarihi figüranlar olduklarının bilincinde değillerdir.

Sürekli savaşlar ve artan borç ilişkileri ile, Avrupa kapitalizminin eşitsiz rekabet koşullarında, ekonomik gücü giderek sarsılan merkezi devlet, kendine yeni kaynaklar bulabilmek için ''kendine döndü'' ve tarımsal mülkiyet ilişkilerinde istemeye istemeye değişikliklere yöneldi. İktidarın sınırsız sahibi olmakla, toprağın sınırsız mülkiyetine sahip olmanın aynı anlama geldiği ''adalet mülkün temelidir'' sözünde somutlayan padişahın adalet dağıtıcılığına, toprakları satın alan-kiralayan mültezimler sınıfının adalet dağıtıcılığı da eklenmemiş midir? Mahalli mütegallibe iktidar gücünü, padişahların iktidar güçlerinin zayıflamasına koşut arttırmışlar, topraktaki iltizam sistemi, miri toprak sisteminin delinmesine, onda büyük gedikler açılmasına neden olmuştur. Geleneksel olarak sarayda cariyelerle, içoğlanlarıyla zevke dalan, saray dışı iktidar gücünden emin olarak balıklarına inci atan padişahları, giderek histeri krizleri sarmaya başlamıştır. Özel mülkiyetin oluşumuna, kapitalizmin borç ilişkileri aracılığıyla dayattığı anlaşmalar, ülke içi sosyal kaynaklı Celali, Suhte, Yeniçeri vb. ayaklanmalarıyla; Osmanlı Devleti'nin yeni mali kaynak yaratma ihtiyacı, toprak sisteminde değişikliğe götürmüştür. Toprağın yararlanma hakkının, kira ve özel mülke dönüştürülmesine izin verilmesi bu değişiklikleri izlemiştir.

1839 yılına gelindiğinde Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile, padişahın uyruklarının can ve mal güvenliğinin korunacağı, herkesin her türlü varlığını dilediğince kullanabileceği, miras bırakabileceği, servetlere devletçe el konulmasının yasaklanacağı, sarayın izbe odalarında geçirilen uzun delilik krizleri sonucu sultanlarca kabul edilmiştir.

Tanrının yeryüzündeki tanrısal emanetini korumakla, onu düzenlemekle (dünya nizamı) kendini tek sorumlu ilan eden sultanlar, tanrı sevgisi mi zayıfladı da kullarına birtakım haklar bahşetmeye başladılar? Yoksa, tanrı doğrudan işlere el atmaya mı başladı? Herkes biliyor ki, ne o, ne de diğeriydi. Padişahın geri adımının nedenleri, toplumun gelişme yasalarındadır. Bir taraftan, içte üretici güçlerin gelişmesi önündeki engeller kırılırken sömürgeci Avrupa'ya bağımlılık ilişkileri ise Osmanlı'yı güdük bırakmaktadır.

1858 arazi kanunu, özel mülkiyete dayalı hukuk sistemine geçişin bir adımı olurken, 1856'da Avrupa kapitalizminin, ticaretin serbestleştirilmesi için yaptığı baskılar, bağımlı kapitalist ilişkileri geliştirmek için de olsa, feodal derebeylerinin, üretici güçler önündeki katı tutumunu kıran etmenlerden biri olmuştur.

Osmanlı Devleti'nde kapitalist gelişme nüveleri oluşmasına karşın, bağımsız bir kapitalizmin yerleşmemesini şöyle özetleyebiliriz:

Ülke İçi ve Onunla İlişkili Etmenler;

1) Osmanlı Devleti'nin zayıf otodinamizmi. Mülkiyet biçiminin, miri toprak sisteminin yüzyıllardır korunarak, her türlü rekabet koşullarının ortadan kaldırılması.

2) Ticaret kurallarının yüzyıllarca yerli özel müteşebbisler aleyhine düzenlenmesi, zanaatkar ve diğer üreticilerin ağırlıkla alıcısının devlet olması. Meta değişiminde, devletin aracı rolünden ötürü ve kendi kendine yeten kapalı ekonomilerden dolayı aracı tüccar sınıfının ortaya çıkmaması. Sermaye birikiminin yok denecek denli cılızlığı.

3) Artı-ürünü elinde merkezileştiren Osmanlı üst bürokrasisi (kapıkulu) ve padişahın, bu sermaye birikiminin tarihin belli bir evresinde, Japonya örneği kapitalizmi geliştirici kaynaklara yatırmaması veya kendilerinin özel müteşebbis olarak yatırıma yönelmemeleri; aksine servetleri sadece lüks özel tüketimle har vurup harman savurmaları.

4) Geleneksel talancı-yağmacı zihniyet.

5) Kapitalistleşme ve saray dışı zenginleşme eğilimlerinin, sarayın iktidar gücünü tehdit edeceği korkusuyla engellenmesi, Mısır'da Mehmet Ali Paşa örneğinde olduğu gibi ezilmesi. Merkezi otoritenin varlığı avantajının, devlet eliyle kapitalist özel ilişkilerin korunması ve geliştirilmesinde kullanılması yerine, onun karşısına dikilmesi.

6) Sürekli sayılabilecek bir savaş durumu. Yağma ve talanla elde edilen ganimetlerin tekrar bir yağma ve talan savaşını finanse etmeye harcanması, ya da sömürgeciliğin ilkel, üretime dayanmayan, kolaycı ve kaba biçimlerinde ısrar edilmesi.

7) Ulusal azınlıkların bağımsızlık savaşları.

8) Varolan sermaye birikiminin ise ''savaş için sermaye'', ''lüks için sermaye'', ''borç için sermaye'' olarak kullanılması.

9) Üstyapının altyapıya olumsuz etkisi olarak İslamın ve şeri hukuk sisteminin engelleyici faktörü. Hemen hemen gayri müslim ulusal azınlıklara bırakılan ticaret alanında, bu kesimin aşağıdan ya da yukarıdan devrimci bir yolla devleti ele geçirmek ve feodalizme karşı savaşmak yerine; onun himayesine girerek, devrimci niteliklerinden yoksun bir süreç sonunda kompradorlaşmaya yönelmesi. Bu kesimlerin feodal engelleri, anti-feodal bir mücadele ile değil, Avrupa kapitalizminin sömürgecilik ilişkilerini kullanarak aşma çabaları, milli burjuva devrimi bayrağı yerine, gayri milli sömürgecilik ilişkilerinin bayraktarlığını yapmaları. Bu kesimler zamanla Osmanlı'ya karşı kullanılmak istendiğinde ise, kıyıma uğratılarak güçleri yok edilmiştir.

Dış Etmenler: Gelişen Kapitalizmin Sonuçları Olarak.

1 ) Avrupa'da vurucu gücü büyük ateşli silahlarla donatılan ordular, kapitalizmin sıçrama tahtası olurken, Osmanlı ordusunun modern savaş düzenine ve silahlara sahip olmayışı, fetihlerin sonunu getirmiş, dolayısıyla sermayenin kaynağını kurutmuştur. Yani artık Osmanlı sarayında kahramanlık türküleri ve mehteranın coşturucu marşlarının yerini, Avrupa kapılarında bırakılan padişahlara-şehzadelere ve onbinlerce askere yakılan feryatlar almıştır. Osmanlı orduları at, kılıç ve yalın askerleriyle Avrupa topçuları önünde çaresizdirler. Daha doğrusu burjuvazinin karşısında, uluslararası planda feodalizmin bir yenilgisidir yaşanan.

2) Dünya ticaretinin mihrakı durumunda olan Anadolu'nun, yeni deniz yollarının bulunmasıyla bu özelliğini yitirmesi, deniz ticaretinin önem kazanması (İpek Yolu'nun önemini yitirmesi).

3) Avrupa kapitalist sömürgeciliği, Osmanlı Devleti'nden ucuz hammadde alımını sürdürmüş, kendi ürünlerini korumak için yüksek gümrük duvarları koymuştur. Merkantil uygulamalarıyla kapitalizm korunurken, Osmanlı geleneksel ürünleri rekabet şansını yitirmiştir. Avrupa'nın, sanayi-teknik devrimin sağladığı koşullarda üretilen ucuz metaları karşısında Osmanlı tutunamamış, manifaktür olarak nitelenebilecek Osmanlı sanayiinin gelişme dinamikleri, yıkıma uğratılmıştır.

B- Yağma ve Talanın Tersine Dönüşü: Yarı-Sömürgeleşme

Egemen sınıfların ''şanlı tarihimiz'' yutturmacalarıyla göklere çıkardığı Osmanlı feodal despotizmi, Avrupa kapitalizminin emperyalistleşmesiyle birlikte, HEMİNGWAY'in ''İhtiyar Balıkçı''sındaki gibi didiklenerek bitirilmeye çalışılan koca bir balıktır artık.

Avrupa'daki kapitalist gelişmeye, bilimsel-teknik devrime seyirci kalan Osmanlı İmparatorluğu, kendi iç güçlerinden boy veren kapitalist unsurları da ezmeye yönelince, Avrupa sömürgeciliğinin acımasız ekonomik güç ilişkilerine teslim olmuş, yarı-sömürgeleşme sürecine girmiştir. 17. yüzyılda başlayan süreç, sömürgeci Avrupa devletlerine tanınan ayrıcalıklar, kapitülasyonlar ve süreğen hale gelen borçlanma politikaları (istikrazlar), devleti sömürgeciliğin acımasız pençelerine kaptırmış; giderek bozulan ekonomi, siyasi, sosyal yaşam ''hastayı'' ağırlaştırmıştır. 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması ve onu izleyen benzer anlaşmalar, ''hastayı'' adeta yatağa çakmıştır. Halktan alınan vergiler arttırılarak, çeşitlendirilerek emekçi kesimler görülmedik yoksulluğa terk edilmiş, eşkıyalık, açlık, kıtlık hep birbirini izlemiştir.

Egemen güçlerin şanlı tarihi budur işte! Açlıkla, yoksullukla, sömürge ilişkileriyle övünmek!...

Avrupa burjuvazisi, Osmanlı egemen sınıfları olan; kapıkulunun üst tabakası, sultan(lar) ailesi ve Galata bankerleriyle işbirliğini geliştirerek, bu kesimleri hızla kompradorlaştırmışlardır. Borç ödemek için alınan borçlar, bugün olduğu gibi emperyalizme bağımlılığı arttırmaktan, ''hasta adam''dan koparılan payların, bu kesimler lehine artmasından, köylü, işçi ve zanaatkarların ise korkunç bir çöküntüye uğraması sonucundan başka bir şey vermemiştir. 1854'ten sonra yapılan borçlanmalar özellikle bu sonuçları doğurmakta, ''şanlı geçmişimiz'' borçlara karşı devlet bütçesinin ipotek edilmesiyle, işbirlikçiler tarafından ''şanlı'' bir şekilde yaşatılmaktadır! Bu şeref oligarşiye aittir. Boyunlarındaki bu tasmayı yaşam boyu taşısınlar!

Osmanlı sarayında, padişahın atadığı sadrazamlar, devletin yaptığı borç-kredi-sömürgecilik anlaşmalarının yoğunluğuna ve kimden alındığına göre değişmekte, sarayda adeta Fransız, Rus, Alman, İngiliz emperyalistlerinin Osmanlı kılığındaki görevlileri gibi dolaşmaktadırlar.

1874 yılına gelindiğinde bütçe gelirlerinin %55'i Avrupa'ya borç adı altında aktarılıyordu. Sonunda Osmanlı Devleti borçlarını ne bütçe olanakları, ne istikrazlar yoluyla ödeyemez hale düşünce, 1875 yılında artık borç ödemelerini durdurduğunu, yani iflas ettiğini açıkladı. İflas etmiş bir geçmişin utancı egemen sınıflara aittir. Bugün de halkı soyma pahasına bu utanç yaşatılmaktadır. Bu gerçekleri şovence ve işinize geldiği gibi değil de, açıktan halka açıklama cesaretiniz var mıdır?

Devlet her zaman egemen sınıfların baskı aracı olmuştur. Osmanlı Devleti'nde de iflas eden, Osmanlı toplumsal yapısıdır. Yoksa komprador sınıf değil. Sözkonusu olan istikrazlarla elde edilen kredilere karşılık, sultan ailesinin ya da kapıkulu bürokrasisinin gelirlerinin düşmesi değildir. Karşılık, devlet vergileri, yani halkın cebi ve alınteridir. Pazarlanan Türk, Kürt, Arap vd. tebaadır. Egemen sınıfların şan şerefide budur: Halkını pazarlamak! Bu pazarlamacılığınızın bedellerini, karşılığında aldığınız rüşvetleri halka açıklayabilir, bununla ''tarihimiz'' diye övünebilir misiniz?

Avrupa emperyalizmi, Osmanlı Devleti içinde ''Düyun-u Umumiye'' örgütü kurdurarak, adeta kendi devlet tahsildarlarını Osmanlı'ya taşımıştır. ''Tanrının yeryüzündeki temsilcisine vekalet eden'' sultanların adaleti budur! Egemen sömürücü sınıflar mülkünün (devletinin) adaleti budur! Bu adalet, adalet değil, emperyalizme uşaklığının, sömürücü efendinin emekçi halklarımızı vahşice soymasının kılıfıdır. Utanç ve onursuzluk kılıfı!

Bu toplumsal süreçte, bugün iktidar savaşı veren emekçi halkımızın da kökleri vardır. Demokratik insancıl, ilerici gelenekleri kültür hazinemize eklemek, hatta onun temeli yapmak, her ulus devrimcilerinin başat görevlerindendir.

Feodal Osmanlı despotizminin simgeleri, iktidarı elinde bulunduran padişahlar içinde sahip çıkılacak kimse yoktur. Fakat bu zalimlere karşı ayaklanan Şeyh Bedrettin'leri, onun dava arkadaşı Musa Çelebi'yi, Pir Sultan'ları, Patrona Halil'leri, Suhte Ayaklanmalarını unutamayız. Zalim Selçuklu sultanına başkaldıran Baba İshak'ı unutamayız. Zulme ve haksızlığa başkaldırmış Celali'leri de unutamayız.

Komprador Osmanlı Devleti'ne karşı mücadele eden aydınlarımız ve daha birçok sahip çıkacağımız insan ve hareket sayılabilir elbette.

Osmanlı Devleti'nin son dönemine bir de bu yaklaşımla bakmak gerekiyor.

Bu feodal-komprador devletin en önemli özelliklerinden birisi de feodal, yarı-feodal toplum olma karakterinden, gelenek ve törelerinden, merkezi devlet karşısında, örgütlenme bilinçsizliğinin doğurduğu ortaçağ cehaletinden emekçi sınıfları uyandırarak, onlara ilerici, demokrat düşünme ve örgütlenmeyi, hak alma bilincini verecek güçte, bir milli burjuva sınıfının olmayışıdır.

Sömürgeciliğe ve saray çevresine karşı, küçük-burjuvazinin aydın kesiminden, kapıkulu bürokrasisinin alt tabakasında yer alan kesimden tepki verenler olmuşsa da, bunlar yüzyılların Osmanlı geleneğinden kopuk bağımsız bir düşünce sistemi geliştirememişler, burjuva anlamda reformlar için (Namık KEMAL'lerin meşruti monarşi için savaşmaları gibi) mücadele ile yetinmişlerdir. Fakat burada önemli olan, burjuva devrimler çağında meşruti monarşiyi savunmaları değil, bu düşünceyi, emekçi halkı örgütleyerek pratiğe geçirme yerine; yine kapıkulunun alt kesimi içinde, saray içi darbelere, kendine güvensiz, tam bir kopuşu içermeyen yöntemlere bel bağlama yanılgılarıdır. Mahalli mütegallibenin iktidar gücünü arttırdığı bu dönemde, Avrupa kapitalizminin talanı ile hızla eski imtiyazlarını kaybeden, sömürgecilik dönemlerinin ''şanlı'' şaşaalı günlerinin özlemini çeken kapıkulunun bir kesimi de, salt bu amaçla desteklemiştir aydınları. Önce ''Osmanlılık'', sonra da burjuva milliyetçiliğinin etkisiyle ''Türkçülük'' bayrağına sarılan bu kesimlerin hedefi, hiçbir zaman Ziya GÖKALP'te de olduğu gibi net değildir. Avrupa kapitalistleri bu tepkilerin niteliğini iyi bildiğinden, hedeflerinin net olmamasından yararlanarak bu akımları ''Turancılık'' gibi sahte hedeflere yöneltmeyi başarmışlardı.

Bu nedenlerle bu hareketler, burjuva demokratik talepler çerçevesinde köylü ve küçük-burjuva yığınlarını, işçileri harekete geçirebilecek bir güç haline, devrimci politik bir hareket haline dönüşemediler.

Bu kesitte yer alan 1908 hareketi, yukarıdan aşağıya gerçekleştirilen demokratik bir burjuva hareketidir. Ancak güçlü bir burjuva sınıfı olmadığından ve harekete işçi, köylü kitlesi katılmadığından, sonuçları açısından sınırlı kalmıştır. İttihat ve Terakki partisinin tüm girişimleri, kapitalizm yaratmak olduğu halde küçük-burjuva uzlaşmacı karakteri, Balkan Savaşı yenilgisinin yarattığı olumsuzluklar, ulusal bir ekonomi politikası izlenerek sömürgecilik ilişkilerinin dışına çıkma çabalarına engel olmuştur, Sanayileşmeyi gerçekleştirme girişimleri sonuçsuz kalmıştır. İttihat ve Terakki döneminde de burjuvazi, kendi ekonomik temellerini kuramamış, ayakları havada iken I. Emperyalist Savaş eşiğinde ülkeyi terk etmiştir. İktidar sürecinde, partide zaten emperyalistlerin uzantıları hizipleşmeye başlamış, kimileri Fransız emperyalistleriyle, kimileri İngiliz emperyalistleriyle, çoğunlukla da Talat Paşa başta olmak üzere Alman emperyalistleriyle bağımlılık ilişkilerini sürdürmeyi yeğlemişlerdir.

Ülkenin toplumsal sorunlardan kurtuluşu için, kendi emekçi halklarına dayanan politikalar değil, emperyalizmin yani ''dış mihrakların'' sömürgecilik politikalarına dayanma geleneği burjuvazinindir. Bu bir kez daha görülmüştür.

İpleri ''dış mihraklarca'' tutulanlar, sürekli emperyalizmin efendiliğine sığınanlar, egemen sınıflar olmuştur. Bugünkü ''dış mihrak'' demagojileriniz bu gerçekleri gizleyebilir mi? Adı ''İngiliz''e, ''Alman''a, ''Fransız''a çıkmış olanlar, dönemin devrimcileri değil, Abdülmecit'ler, Vahdettin'ler ve onların sadrazamları değil midir?

Meşrutiyet sonrası, emperyalist tekellerle mücadeleye giren işçi sınıfımıza karşı en sert tepkiyi, bu nedenle, İttihat ve Terakki göstermiş, onları ezmeye çalışmıştır. Egemen sınıfların tarihi şanlı değil, Abdülhamid'lerle, Köprülü Mehmet Paşa'larla, Kuyucu Murat'larla, yani kanla başlayan, halkın kanını emen kanlı bir tarihdir. Tarihimiz ne yazık ki uzunca bir dönem, Abdülhamid gibi zavallı, korkak, işkenceciliğiyle ünlü kişilerin etkinliklerine de tanıklık etmiştir.

C- I. Emperyalist Savaş ve Osmanlı'nın Son Haini Sultan Vahdettin

1914'de I. Emperyalist Savaş'ın başlamasıyla birlikte, Osmanlı yarı-sömürge devleti, yutulmak üzere Avrupa emperyalist devletlerinin masasına yatırılmıştır. Tarihsel ve toplumsal yasalar acımasızdır. Hiçbir emperyalist devlet, doğası gereği, ''hasta adam''ı ayağa kaldırabilecek umutlu krediler vaadetmemiştir. Zaten, I. Emperyalist Savaş'ın tek amacı da, daralan pazarları ya da payları arttırmak için, sömürge, yarı-sömürge ülkelerin boğazını sıkma, onları yok etmek savaşıdır. Osmanlı Devleti ise geçmişten beri emperyalistlerin, kolu kanadı kırılmış bir imparatorluk olması nedeniyle, şiddetle iştahını kabartmaktadır.

1918 Mondros Mütarekesi ile, emperyalistlerin bu açgözlülüğüne Osmanlı sultanı kayıtsız şartsız teslim olarak yanıt vermektedir. Bu onursuzluk ne işçilerin, ne diğer yoksul halkımızın, ne de dönemin devrimcilerinindir. Bu onursuzluk yönetici egemen sınıfların, sultanların, işbirlikçi paşaların, komprador burjuvazinin; bu onursuzluk sizindir!

Bir yandan emperyalist işgal ordularını ülkeye davet eden Sultan Vahdettin, diğer yandan ülkenin çeşitli yerlerinde başgösteren direniş eğilimlerini ezmeye çalışmaktadır. Toplumsal muhalefetin ayaklanması ihtimaline karşı ise, kendi ülkesinden ve halkından kaçmak için, İstanbul Boğazı'nda bir gemiyi hazır tutmaktadır. Bu aşağılık ilişkiler geleneği egemen sınıflarındır.

Kendi milli ordusunu terhis etme garantisini emperyalistlere veren işbirlikçilerin geleneğini yaşatanlar, bugünün egemen güçleri değil midir? Olası bir açık işgal halinde, bugünün Vahdettin'lerinin yine çıkacağından kuşkumuz yok. Devralınan ve onursuzca yaşatılmaya çalışılan geleneğiniz budur. İşbirlikçilik geleneğidir bu!

''Ya İstiklal Ya Ölüm'' diye, milli kurtuluş bayrağını açan devrimcileri, emperyalistlerle işbirliği yaparak ''vatan haini'' ilan eden, Osmanlı'nın her tarafına milli kurtuluş bayrağını açanlar için ''idam fermanları'' yollayan; ama ülkeden emperyalistlerin kovulacağını, köhnemiş imparatorluğun yıkılacağını anlar anlamaz, İngiliz gemisiyle emperyalist toprakların yolunu tutan gelenek de, siz egemen sınıflarındır. Bizim tarihimiz, halkımızın kanıyla yazılan tarihdir. Sizin tarihiniz, emperyalistlerin sermayesiyle yazılan tarihtir!

II- ANTİ-EMPERYALİST KURTULUŞ SAVAŞI VE TOPLUMSAL SINIFLARIN TAVRI

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, emperyalist açık işgalin sonuçları açısından belki de tek ''yararı''; yüzyıllardır savaşlardan savaşlara koşturulan, kıyımlara, açlıklara uğratılan; Kafkasya'da, Yemen'de, Viyana önlerinde, Kırım'da evlatlarıyla birlikte umutları da bıraktırılan Türkiye halklarında hâlâ yaşayan direnme eğilimlerini açığa çıkaran bir işlev görmüş olmasıdır. Bu, genel anlamda bir özgünlük olmasa da, Osmanlı Devleti'nin adeta savaşlar üzerinde kurulup geliştiği-yaşadığı ve yıkıldığı göz önüne alınırsa, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.

I. Emperyalist Paylaşım Savaşı'ndan, yenilen ülkeler safında bulunan Osmanlı Devleti, galip emperyalistlerce yapılan Sevr Anlaşması'yla paylaşılmış, bu sömürgecilik ve yağmaya, açık işgal ve soyguna, ülke içinden çok farklı tepkiler gelmiştir.

Emperyalist işgale karşı sultan ailesi işbirlikçi Osmanlı paşaları, komprador burjuvazi ve gayri-müslim sermaye sahiplerinden oluşan egemen sınıflar, işgale davetiye çıkarırken, ilk anti-emperyalist milliyetçi tepkiler; Osmanlı ordu ve bürokrasisinin (kapıkulu) alt zümresinden gelen, küçük-burjuva nitelikli asker-sivil aydın kesimce gösterilmiştir. M. KEMAL önderliğinde toplanan Kuvva-ı Milliye güçlerinin önünde, yukarıda sosyal panoramasını çizdiğimiz nedenlerden ötürü, birçok sorun vardır.

Savaş hangi sınıflarla yürütülecektir?

Hedefleri, araçları ve sınırları nedir?

Hangi sınıfa, hangi sosyal, ekonomik, siyasi çözüm yolları ve programla gidilecektir? İnsanların güveni nasıl sağlanacaktır?

Bu soruların cevapları ilk önceleri Kuvva-ı Milliyecilerin kafasında da tam olarak netleşmiş değildi. Gerek geldikleri sosyal çevrenin kültürel etkileri, gerekse de tarihsel konjonktürün elverdiği sınırlı seçenekler nedeniyle, açık olan tek şey vardır: Ülke işgal altındadır ve bağımsızlığına kavuşturularak merkezi-komprador devlet yıkılmalı, daha ileri toplumsal ilişkileri temsil eden bir kapitalist burjuva devleti kurulmalıdır. İttifak yapacakları sınıfların, Anadolu eşrafından yana ağır basan güç dengeleri, bu düşüncelerini dahi açık açık savunmalarını engellemektedir.

Anti-emperyalist kurtuluş savaşına katılacak olan sınıfların tavrını ortaya koyarken, sınıfların toplumsal yapıdaki yerlerini de belirlemek gerekiyor.

I. Paylaşım Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti'nde, merkezi askeri feodal yapının çözülmesi hızlanmış, buna karşılık mahalli mütegallibe iktidar gücünü arttırmıştır. Vergi ve diğer yükümlülükler, köylü kitleleri üzerinde yoğunlaşınca, köylülük başka hiçbir alternatifin olmadığı koşullarda büyük ölçüde bunlara sığınmıştır. Anadolu'ya Kuvva-ı Milliye'yi örgütlemek üzere ayak basan Kemalistlere; İttihat Terakki'den gelmiş olmalarının yarattığı olumsuz propaganda ve önyargılarla yaklaşılmış, Kemalistler, kendilerine karşı kuşkuyla bakılmasının zorluklarını yaşamışlardır.

Köylüler, mahalli mütegallibe tarafından Kemalistlere karşı kışkırtılmış; ve onlara Kuvva-ı Milliyecilerin Alman emperyalizmi yanlısı oldukları, padişaha ve hilafete karşı başkaldırdıkları propagandası yapılmıştır. Bu propaganda köylülerin Kuvva-ı Milliye'den uzak durmalarında etkili de olmuştur. Osmanlı Devleti'nde toplumsal çelişkilerin yumuşatılmış olması ve köylü ayaklanmalarının kanla ezilmişliğinin yarattığı kendine güvensizlik sonucu, köylülerin kafasında devletin yıkılmazlığı imajı oluşmuştur. Yüzyılların kafalarda oluşturduğu ve neredeyse fikri sabitlik derecesinde bir olgu olarak, bu durum ifadesini politik pasiflikte bulmaktadır. Padişah yanlısı ağalar bu durumdaki köylü kitlelerini, Kemalistler aleyhine işlemektedirler.

Fakat Anadolu'da yine de, halktaki anti-emperyalist tepkiler kendini Antep, Maraş, Adana'da ve Ege dağlarında olduğu gibi açığa vurmaktadır.

Anadolu eşrafı ise, başta, güç ve otoritelerinin sarsılacağı, Kemalistlerin onlara yönelik açık bir programının olmaması gibi nedenlerle, Kuvva-ı Milliye hareketine karşıdır. Yarı-feodal ilişkilerin hüküm sürdüğü bir tarım ülkesinde bu kesim, köylüler üzerinde önemli bir etkinliğe sahiptirler. Çoğunluğu ulusal savaşa kayıtsız kalmayı yeğlemektedir. Toprak ağalarının ise emperyalist işgalle bir alıp veremediği yoktur. Çıkarları, dış ticareti elinde bulunduran gayri-müslim ticaret burjuvazisiyle çelişmektedir, o kadar.

Ancak bu kesimlerin tavrı, işgalin başlaması ve yayılmasıyla değişecektir. İlk başta işgalci emperyalist güçlerin, şirin gözükmek amacıyla uyguladıkları taktik politikalar, yerini emperyalistlerin yerel sömürüden pay alma, toprak ağaları ve eşrafın keselerine el uzatmalarıyla birlikte, bir kısmı kendi statülerini korumak amacıyla yerel direniş örgütleri kurmaya veya kurulanlara katılmaya yönelmiştir. Emperyalizmin Osmanlı sınırları içersinde bir Ermeni devleti kurma girişimleri ve Ermeni, Rum azınlıkların çeşitli vaadlerle kandırılarak, Türk-Kürt halklarının üzerine asker olarak salmak gibi olayların yarattığı tepkiler, bir kısım eşraf ve toprak ağasının tavır değiştirmesini, Kemalistlerle uzlaşmaya gitmesini getirmiştir. ''Mal canın yongasıdır'' diye bir deyim vardır. Tam da bu anlayış ve ruh haliyle hareket eden Anadolu eşrafı ve toprak ağalarının bir kısmı, ülkenin açık işgalden kurtulması gibi anti-emperyalist duygu ve düşüncelerle değil, kendi sömürü ve soygunlarının tehlikeye girmesi üzerine, Milli Kurtuluş Savaşı'na katılmışlardır. Bir kısım eşraf ve toprak ağası ise baştan beri işbirlikçiliğini, emperyalizmin ajanlığını yapmayı sürdürmüştür. Yine, bir kısım eşraf ve toprak ağası ise, uzun süre Ulusal Kurtuluş Savaşı'na kayıtsızlığını sürdürdükten sonra, zaferin yakın olduğunu anladıkları anda, savaş sonrası Ermeni-Rum azınlıklarının yağmalanmasından pay alabilmek için son anda destek vermişlerdir.

Şehirlerde tüccar ve tefeciler, sömürü ve hile ile kazandıkları servetin güvenliğini, ulusal duygulardan daha üstün tutmakta, emperyalizmin uzantısı durumundaki hıristiyan kökenli komprador burjuvaziyle uzlaşmaya, kendi durumunu kurtarmaya çalışmaktadır. İstanbul ticaret burjuvazisi ise savaşın başından sonuna ulusal davaya kayıtsız kaldığı gibi yer yer de karşı tavır alıyordu. Ancak zaferin kesinliği sağlandıktan sonra, Ankara Hükümeti'nin yanında tavır belirlediler. Tüm bunlara rağmen savaş sürecinde sınırlı da olsa bir ulusal uyanış doğmuştur.

Açıkça görülmektedir ki, gerici toprak ağaları ile burjuva unsurlar büyük bir ihanet içindedir. Emperyalist çizmelerin ülke topraklarını ezdiği bir sırada, işbirlikçi Osmanlı egemen sınıfları ve diğer gerici burjuva unsurlar, ülke topraklarını ve ulusal onuru korumak için mücadele etmeyi değil, soygun ve talanlarını devam ettirmek için ihaneti seçmişlerdir.

Şu veya bu nedenle ulusal harekete katılmış olsa da tarihin gelişimi içinde ulusal onurunu çiğnetmeyen bir kısım Anadolu eşrafı, bulundukları bölgelerde ''Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'' adıyla direniş örgütleri kurmuşlar, yoksul köylülüğü bu örgütler aracılığıyla ulusal savaşa katmışlar, Kemalistlerin halka uzanan kolları olmuşlardır. Sivas Kongresi'den (4 Eylül 1919), 9 Eylül 1923'e kadar, mücadelede önemli bir güç oluşturan bu savunma örgütlerinin nitelikleri bölgeden bölgeye değişmektedir. Kimi bölgelerde kendiliğindenci gerilla savaşı (çete) yöntemlerine başvurulurken ağırlıkla siyasi mücadelenin diğer biçimlerine yönelinmiştir. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'nin başlangıçtaki çizgisi silahlı mücadele değil, sözkonusu bölgelerdeki Türk-müslüman halkın ulusal haklarını, Paris Kongresi gibi uluslararası platformlara götürmeyi amaçlayan siyasi bir mücadeledir. Kemalistlerin ilk örgütlenme faaliyeti kendiliğinden ve dağınık durumdaki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'ni Kuvva-ı Milliye'de merkezileştirmek olarak biçimlenmiştir. Fakat bu örgütler ulusal savaşı omuzlayacak güçte değildir.

İşgal şartlarında, dağlardaki eşkıya çetelerinin örgütlendirilmesi için de olumlu bir ortam doğmuş, büyük toprak sahipleri ve eşraf, bölgede baş belası durumundaki bu asalak güçleri kendi siyasi amaçları doğrultusunda seferber etmeye yönelmiştir. Eşkıya çeteleriyle bu şekilde ilişkiye geçilmesi, çetelerin geçmişlerindeki olumsuzluklar nedeniyle, köylülerin Kemalistlere karşı güveninde gedikler açmışsa da, işgalin yayılmasıyla özellikle Ege'de Demirci Efe, Yörük Ali gibi çete reisleri ulusal bir tavır takınmış, emperyalist işgale karşı savaşta yeni bir cephe açmışlardır. Bunların bir kısmı daha sonra düzenli ulusal orduya katılmışken, bir kısmı yapılarını meşrulaştırmak, kalıcılaştırmak amacıyla Kemalistlerle çatışmaya girmiş ve imha edilmiştir.

Burada, Kurtuluş Savaşı boyunca büyük yararlılıklar göstermiş Yeşil Ordu'ya ve Çerkes ETHEM'e değinmeden geçemeyiz. Sovyet Devrimi'nin sağladığı uluslararası prestijden etkilenmelerle, Kemalistlerden daha sol bir programa sahip olan Yeşil Ordu, baştan beri silahlı güçlerinin bağımsız yapısını korumuş ve bu nedenle Kemalistlerle anlaşamamıştır. Fakat Bolşevizmden etkilenmesi biçimseldir ve sosyalizmi kavrayacak siyasi niteliklerden yoksun bir örgütlenmedir. Anti-emperyalist savaş sırasında Ege'de bir cephe açmakla kalmamış, hain Osmanlı yönetimini destekleyen gerici iç ayaklanmaların bastırılmasında da etkin rol oynamıştır. Kurtuluş savaşının ilk yıllardan itibaren Kemalist politikaya angaje olmayı reddedince, Kemalistlerle doğan çatışmada yenilmiş, liderleri Çerkez ETHEM yurtdışına kaçınca, örgüt dağılmıştır. Ulusal savaş kapsamında söylenecek şey, anti-emperyalist bir tavır takındığıdır. Dahası, Çerkez ETHEM halkçı (popülist) yapısıyla düzen karşıtı ve M. KEMAL'e alternatif bir güçtür. İşgal şartlarındaki tavrına, işbirlikçi egemen sınıfların ona ''hain'' damgası vurması bu gerçeği değiştirmez.

Kısacası, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın güçleri, en başta Kemalistler olmak üzere, bir kısım toprak sahibi ve Anadolu eşrafı, köylülük (ağırlıklı kitle gücü) ve işçilerdir. Kemalistler ''İstiklali Tam Türkiye'' sloganıyla milli kapitalizmi kurmak isterken, diğer ağa ve eşraf takımı ''can ve mal''ını , korumak, ayrıcalıklı eski ''düzen''lerini sürdürmek amacıyla savaşa katılmışlardır. Ulusal devrime öncülük edebilecek güçte bir burjuva sınıfı olmadığından, Burjuva Demokratik Devrim (BDD) muhtevalı harekete, küçük-burjuvazi öncülük etmiştir. Klasik BDD'lerde, özellikle köylülük ve küçük-burjuvazi, devrime önderlik eden burjuvazinin savaştaki destek-kitle gücüdür. Kurtuluş Savaşı'nda ise bundan farklı olarak köylülük, doğrudan Kemalistlerin örgütlenmesi ve önderliğiyle değil, bağımsız kapitalist ülkelerde olduğunun aksine, savaşa katılan eşraf ve toprak ağaları aracılığıyla katılmışlardır. Ülkemizde yarı-sömürgecilik ilişkileriyle, kendi iç dinamiğiyle gelişmesi engellenen burjuvazi, ulusal değil, komprador niteliktedir. Küçük-burjuvazi ise temel kitle ve destek gücünden yoksun olduğundan devrimin anti-feodal yanı, savaş sürecinde hemen hiç yok ya da cılızdır. Ağırlıkla ulusal-siyasal bağımsızlığı temel alan bir çerçeve ile sınırlıdır. Hatta mücadelenin ilk aşamalarında, işgalci emperyalist güçlere karşı, başka emperyalist güçlere dayanarak (mandacılık) savaşı yürütme düşüncesinde olan kesimler bile vardır. Bunlara rağmen Kurtuluş Savaşı'na hakim olan ideolojik motif milliyetçilik, ulusal kurtuluşçuluktur.

Kurtuluş Savaşı'nın tarihsel önemi, sadece ülkemizden emperyalizmi kovmasında değil, aynı zamanda, genç Sovyetler Birliği'nin emperyalistler tarafından kuşatılmasına karşı kalkan görevi görmüş olmasında ve dünyada ilk muzaffer ulusal kurtuluş savaşı örneği olmasıyla, diğer ezilen dünya halklarına da esin ve moral kaynağı olmasındadır.

Sonuç olarak denilebilir ki, Milli Kurtuluş Savaşı'mız tarihsel konjonktürde, muhtevası burjuva olmasına karşın, emperyalizmi geriletmiş, emperyalizme karşı çıkarları, ulusal kurtuluş kavgasında birleşen güçlerin savaşı olmuştur. Evet yakın sınıf mücadelesi tarihimizde, bir kısım Anadolu eşrafı ve toprak ağası, yani sömürücü egemen sınıfların bir kısmı, ilk kez, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı'nın doğurduğu özel koşullarda, kısmen halkla bütünleşebilmiştir.

Ama burjuvazi boşuna böbürlenmesin. Ne bugünkü Türkiye oligarşisinin, işbirlikçiliğinden ve gizli emperyalist işgalin sürdürücüsü olmasından dolayı anti-emperyalistliğinden söz edilebilir; ne de bu anlamda, dünün ulusalcı güçlerinin, kendilerinin kökleri olduğunu iddia etme şansları vardır. Çünkü anti-emperyalizm misyonuna bugün burjuvazi değil, proletarya sahip çıkmaktadır. Bu misyonun gereği ise emperyalizme karşı savaştır.

Oligarşi, devrimcileri vatana ihanet içinde olmakla itham ederken, dünkü ihanet batağının kurutulamayan çukurlarından seslenmektedir. İhanet batağının pisliğini geçmişte Avrupa emperyalizmi oluştururken bugün ağırlıkla ABD emperyalizmi oluşturmaktadır. Egemen sınıfların ihanet tarihinde temelde bir değişiklik yoktur.

Bizler ihaneti açık işgal şartlarında yırtıp atan, Antep cephesinde, Aydın dağlarında, Adana ovalarında halklarımızın yaktığı ateşten işçi sınıfımızın tüm nicel ve nitel güçsüzlüğüne karşın İstanbul'da aldığı anti-emperyalist devrimci tavrın geleneğine sahip çıktık, ihanet bu mudur? Yoksa emperyalist İngiliz, Fransız, İtalyan işgalcilerinin ülke sokaklarını çiğnemelerine seyirci kalmak, alkış tutmak mıdır?

A- Kemalizmin Tanımı ve Kemalist Düşüncenin Kısa Evrimi

Kemalizm, niteliği burjuva olan 1923 devrimine, burjuvazinin önderlik edebilecek gücünün olmaması vb. nedenlerle, küçük-burjuva kesimlerin milliyetçilik temelinde devrime öncülük etmesi ve emperyalizme karşı aldığı radikal politik tavırdır. Bu niteliği ile Kemalizmi, ortaya çıktığı tarihsel koşullarda; Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın doğrudan ve dolaylı sonuçlarından ötürü, sol olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Küçük-burjuvaziye bu payeyi kazandıran, ya da onun sol olarak nitelenmesine yol açan şey, açık işgal koşullarında yüklendiği tarihsel misyondur.

Kemalizmin anti-emperyalist politik tutumunun abartılması, devrimcileri, özünde küçük-burjuva olan Kemalizm kuyrukçuluğuna; gerici, anti-demokratik ve baskıcı yanlarını abartmak, bu özelliklerini salt büyük komprador ya da tekelci burjuvaziye özgü sanmak ise, yanlış faşizm tespitlerine götürür.

Kemalistlerin içinde bulundukları tarihsel konjonktürde, burjuva ideolojisinden kurtulamamaları doğaldı; aksi ise, o günkü ulusal ve uluslararası koşullarda istisnai bir örnek olabilirdi. Bugünkü küçük-burjuva hareketlerle karşılaştırıldığında, Kemalizm farklı özellikler taşıyorsa, bunun nedenleri; bugün ülkemizdeki sosyalist güçlerin gücü,sosyalist sistemin varlığı, sosyalizmin dünya halkları üzerindeki prestiji vb.dir. Kemalistler de genel olarak, tüm küçük-burjuva hareketlerin ortak özelliklerini ve özgünlüklerini üzerinde taşır. Sınıfsal karakterlerinden dolayı, burjuva ideallerinden kurtulamamaları, devrim sonrası milli kapitalizm adına milli burjuva yaratma çabaları, emperyalizmin açık işgaline karşı aldıkları politik tutum birbirlerini bütünleyen sınıf tavırlarıdır.

Proletarya ideolojisinin tarihi, Kemalizmin tarihinden çok eskilere dayanmasına rağmen, bir proletarya devleti gerçeği yenidir. Emperyalizmin genç Sovyet Devleti'ni kuşatmasına karşı, Sovyet proletaryasının verdiği mücadele ile, Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı, aynı momentte ortak düşmana karşı buluşmuş, dostluk ve somut dayanışma sağlanmıştır. Fakat Kemalistler sınıfsal karakterlerinden ötürü, proletarya devletine karşı olmuşlardır. Bu nedenle Kemalistler bir taraftan dayanışma gösterirken, diğer yandan belli bir mesafeyi sürekli korumakta, dahası onun gücünden korktuklarını saklamamaktadırlar. Emperyalist kapitalizme ise açık işgal nedeniyle düşmanlık beslemekte, fakat ülkenin toplumsal kurtuluşu için kapitalizm düşüncesinden kopamamaktadırlar. Kemalistler öznel olarak tercihlerini kapitalizmden yana yapmışlardır. Kemalistlerin tüm davranış biçimleri bu ikili karakterlerine uygunluk taşır. Sosyalistlerin gelişip güçlenmesi de, burjuvazinin tekelleşerek işbirliğine yönelmesi de, onun iktidarını tehdit edeceğinden, her ikisine de yaşam hakkı tanımak istemez. Sınıf gerçeğini yadsır, ''imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir millet'' ideallerinden dem vurur. Bu demagojilerle avunur. Bu idealler günlük politikasına yön verir.

Kemalizmin anti-emperyalist tavrı, emperyalizmle tüm ilişkileri kesmesi anlamına gelmemektedir. Fakat önemli olan siyasal anlamda tam bağımsız olmaktır. Ve ülke iç dinamiklerinin doğal evrimiyle gelişme olanaklarına kavuşmasıdır. Kemalizmin anti-emperyalist tavrı, bu siyasal bağımsızlığı sağlamıştır. Ona damgasını vuran ilericilik özelliği de, siyasal plandaki bu radikal bağımsızlıkçı tavrından gelmektedir.

Kemalistler, tüm küçük-burjuva diktatörlüklerinde görüldüğü gibi, güçlü bir otoriteyle egemenliğini sürdürmüş ve bu yanıyla da baskıcı anti-demokratik ve gerici özellikleri taşımıştır. Özellikle kendini tehlikede hissettiği zamanlarda, sistemli baskı uygulamaktan kaçınmamıştır. Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı gasp edilmiş ve Kürt halkı katliamlarla yüz yüze bırakılmıştır. İşçi sınıfı anti-demokratik uygulamalardan nasibini alarak, yoğun baskı ve terörle susturulmuş, ekonomik, sendikal hakları tanınmamıştır. Kemalizmin bu özellikleri, küçük-burjuvazinin genel özelliklerine de uygundur.

Kemalist hareket feodalizme tavır almış, ancak bunu sonuna kadar kararlılıkla götüremeyerek, üstyapıda feodal kurumların ve ideolojinin etkisini kırmakla yetinmiştir. Nitekim üstyapıda sürdürülen radikal tavır sonucu, birçok kurum ve kuruluş 1923 devrimi sonrası ortaya çıkmıştır.

Kemalizme yön veren özellikler bunlar olmakla birlikte, onun kimliğinin oluşmasına etkide bulunan diğer olguları şöyle sıralayabiliriz:

1) Kemalistler iktidara esas olarak, halk yığınlarını örgütleyerek, aşağıdan yukarıya yükselen bir halk hareketi sonucu gelmemiştir. Osmanlı alt bürokrasisinin sivil-aydın kesiminin milliyetçilik temelinde, yukarıdan aşağıya geliştirdiği bir harekettir.

2) Kemalistler tasfiye edecekleri güçlerin önemli bir kısmıyla, ittifak kurmak zorunda kalmışlardır. (Anadolu eşrafı ve toprak ağaları)

3) Kemalistlerin uygulamak istedikleri kalkınma modeli kapitalizm olmuştur. Planlama konularında kısmen SSCB'den etkilenmeleri 1930'lardan sonradır.

4) Kemalistlerin siyasal teorilerinde bakış açısı burjuva ulusçuluğuyla sınırlıdır. Bu anlamda burjuva demokratik devrim girişiminin bir parçasını kapsar. Bu muhtevalı bir hareketten sosyalizme yönelmesini beklemek yanlıştır.

5) O günkü tarihsel kesite, emperyalistler arası ilişki ve çelişkiler damgasını vurmuştur. Kemalistler, emperyalistler arası çelişkilerden yararlanmış, fakat savaş sonrası bunu kazanımlara dönüştürememişlerdir.

6) Kemalist diktatörlük, kendine özgü bir yapısı olan Osmanlı İmparatorsluğu'nun yıkıntıları üzerinde yükselmiştir. Dolayısıyla, Osmanlı Devleti'nin bıraktığı mirastan etkilenmemesi nesnel gerçeklere aykırıdır.

Kemalist diktatörlük işçi sınıfına, tüm halka ve Kürt ulusuna karşı, bilinen gerici, baskıcı tavrını sürdürmüştür. Her talebinin karşısına dikilmiş ve halkı ezmekten kaçınmamıştır. Tüm demokratik haklar rafa kaldırılmış, hiçbir örgütlenmeye izin verilmeyerek demokratik gelişim engellenmiştir.

Kemalist hareket emekçi halka karşı böylesine gerici, anti-demokratik bir tavır alırken, burjuvaziye karşı tavrı nedir?

Devrim sonrası,burjuva sınıfı olarak sahnede Anadolu ticaret burjuvazisi ve İzmir İktisat Kongresi'nde ağırlığını duyuran İstanbul tüccarları vardır. Toplumsal gelişme yolu olarak ülkeyi kapitalistleştirmeyi ve buna önderlik edecek olan milli burjuva sınıfını yaratmayı hedefleyen Kemalistlerin programı, özünde burjuva taleplerle çakışmaktadır. Devletin tüm olanakları milli burjuvazi yaratmak için seferber edilmiş ve Kemalist hareketin ekonomi-politikasına bu amaç yön vermiştir.

Buradan yola çıkılarak, Kemalistlerin küçük-burjuvazi lehine hiçbir şey yapmadıkları söylenemez. Aksine Kemalist iktidar küçük üretimi yaygınlaştırarak, kapitalist girişimci ruhunu ateşlemek istemiş, diğer yandan küçük üretimi tekelleşmeye karşı koruma önlemleri almıştır. Fakat tekelleşmeyi önleyememiştir. Bunun da en somut ifadesi tüketim ekonomisinde görülmektedir.

Kemalist hareket, politik iktidarı ele geçirince tam bir diktatörlük kurmuş, emekçi yığınlar baskı ve zor ile hareketsiz bırakılmıştır. Sermaye birikimi için anti-demokratik tavır, devrimin uzunca bir sürecine yayılmıştır. Kemalist hareket kurduğu bu diktatörlükle yönetimini devam ettirme ve iktidarını korumak amacıyla baskı ve zor eğilimine yatkındır.

1923 Devrimi ile birlikte, Kemalist hareket hiyerarşinin en üstüne oturmuş, yönetimi küçük-burjuva ve diğer burjuva fraksiyonlarıyla birlikte paylaşmıştır. Ancak bu yönetimin esas ağırlığını Kemalistler oluşturmuştur. Tabii bu durum sürgit Kemalistler lehine olmamış, burjuvazi güçlendiği oranda yönetime ağırlığını koyarak kendi durumunu değiştirmiştir.

Sonuç olarak Kemalizm, bir burjuva sınıfının BDD'e önderlik etme gücünden yoksunluğu koşullarında, küçük-burjuvazinin emperyalizme ve feodalizme karşı radikal politik bir tavır alışının ifadesi olmuştur. Kurtuluş savaşına yön veren ana olgu da budur. Bu anlamda Kemalizm ne burjuva-ideolojisi, ne de gerici-faşist bir ideoloji olarak nitelenebilir. Kemalizm, emperyalizme karşı kurtuluş savaşını örgütleyen, ona önderlik eden küçük-burjuva asker-sivil aydın güçlerinin nitelenmesidir, tanımlanmasıdır.

B- 1923 Kemalist Burjuva Devrimi Tamamlanamamıştır!

Emperyalizm döneminde burjuva demokratik devrimini tamamlama görevi proletaryanın olmakla birlikte -çünkü sonuna kadar götürebilecek tek devrimci sınıf proletaryadır- bazı koşullarda burjuva demokratik devrimine, küçük-burjuvazi de önderlik edebilir. Ancak sınıfsal niteliği gereği kaypak oluşu, ciddi bir programının olamaması, kararsızlığı sonucu, küçük-burjuvazinin önderliği bir devrimi tam olarak başarıya ulaştıramaz, zafere götüremez.

1923'ler Türkiye'sinin önündeki aşama, burjuva demokratik devrimin tamamlanmasıydı. Buna göre emperyalist açık işgale son vermek, emperyalist ayrıcalıkları ortadan kaldırmak, tarım devrimini gerçekleştirmek, kırsal alandaki feodal ilişkilere son vermek ve şehirlerdeki komprador burjuva sınıfının gücünü tasfiye etmek, devrimin temel hedefleri arasındadır.

Kemalistler açık işgale karşı mücadele ederek anti-emperyalist bir politik tutum izlediler. Fakat emperyalist açık işgale karşı askeri zafer kazanmak, ''Bağımsız Türkiye'' için yeterli değildir. Çünkü emperyalizme karşı savaş, diğer alanlarda atılacak adımlarla tamamlanmalı, devrim kararlı bir biçimde ileriye götürülmeli, sağlam bir zemine oturtulmalıydı. Bu süreç sonuna kadar götürülememiş, Jakoben bir gelenek yaratılamamıştır.

1923 iktidarı, merkezi feodal Osmanlı Devleti'nin ekonomik ve siyasi kurumlarını ortadan kaldırarak padişahlık ve hilafet gibi kurumları yerle bir edip, tarihin karanlığına gömmüştür. Fakat bunlar kolay olmamıştır. O zaman da ''din elden gidiyor'', ''devlet elden gidiyor'' gibi feryatlar, işbirlikçi hainlerin dillerinden hiç düşmemiştir. Oligarşinin bugün yer yer aynı ağzı kullanması, tarihsel misyonunun gereğidir. Ama bir kere bu demagojiler yerle bir edildikten sonra, farklı tarihi koşularda yinelenmesi oligarşiyi gülünç hale sokmaktadır. Bugün oligarşinin Kemalistlik demagojisiyle atbaşı yürüttüğü tasfiye ve nihayet 12 Eylül'le birlikte tamamen yok ettiği Kemalist reformların niteliği neydi?

Kemalistler, feodalizmin ideolojik ve siyasal egemenliğini üstyapıda radikal dönüşümler sonucu kırdıktan sonra, devlet mekanizmasını yetkinleştirerek, siyasal iktidarın en üst noktasına kendileri geçtiler. Diğer burjuva fraksiyonlarla küçük-burjuva diktatörlüğünü kurdular. Daha sonra yeni bir anayasa, ve başta yazı, takvim, kılık-kıyafet vb. gibi birçok reformlara yöneldiler.

Yine de tüm bunlar, burjuva demokratik devriminin tamamlanması için yeterli değildi. Sözkonusu tarihsel konjonktürde yapılanlar elbette küçümsenecek şeyler olmamakla birlikte, devrimin, devrimci yöntemlerle sonuna kadar götürüldüğü söylenemez. Kemalizmin radikalliği bu anlamda jakobesnizmle kıyaslanamaz.

Burjuva demokratik devrimin tamamlanamamasının en temel nedeni olarak, Kemalist iktidarın yapısını ve önderliğin niteliğini görmek gerekir. İktidarın sınıfsal bileşimi, en başta, Kemalistlerin devrimci adımları için engel oluşturuyordu. Toprak ağalarının ve tefeci-ticaret burjuvazisinin, savaşın sonuna doğru Kemalistlerle birlikte hareket etmesi ve iktidarı paylaşması, en önemli engel olmuştur. Ekonomik hayattaki gücünü 1923 Devrimi'nden sonra da koruyan, dünün çürümüş gerici sınıfı, toprak ağaları, Kemalist reformlara karşı çok daha dirençliydi. Yarı-feodal, feodal üretim ilişkilerine dört elle sarılıyorlardı. Bu nedenlerden ötürü Kemalist iktidar bu engeli aşmadıkça devrimi sonuna kadar götüremezdi.

İkinci bir neden de, mücadeleye katılmış radikal bir köylü hareketinin olmamasıdır. Başka bir deyişle, anti-emperyalist mücadeleye güçlü bir katılım sağlayan ve somut talepleri olabilen, kendiliğinden de olsa, aşağıdan gelen bir halk hareketinin olmamasıdır. Böylesi, somut talepleri olan ve itici fonksiyon gören bir hareketin olmaması, devrim sonrası Kemalistlerin çok rahat bir biçimde davranmalarına, emekçi halkın çıkarlarını gözardı etmelerine yol açmıştır. Kararlı bir sınıf tavrı olmadığı için, ve de iktidarı paylaşmış olmalarından dolayı taşradaki siyasi gücü elinde bulunduran toprak ağalarına, eşraf ve şeyhlere karşı tavır alamamış, onlara uzlaşma mantığıyla yaklaşmıştır.

Yine, bir başka neden olarak da, o dönem Marksist-Leninist bir hareketin olmayışını, emekçi sınıfların önderlikten yoksunluğunu sayabiliriz. Eğer böyle bir hareket olsaydı, açık işgale karşı ve sonrasında gerçekleştireceği sınıfsal mücadele ile, doğru bir önderlik altında somut adımlar atabilir, koşullara göre durumun değişmesine etkide bulunabilirdi. Mustafa SUPHİ önderliğindeki Türkiye Komünist Partisi ise, daha Türkiye halkları içinde vücut bulamadan katledilmeleriyle bu misyonu yerine getirememiştir.

Kurtuluş Savaşı'nda ağa-şeyh ve eşrafın oynadığı rol ve Kemalistlerle olan ittifakları, devrim sonrası bu kesimlere karşı tavır alınmasına engel oldu. Müttefiklerini tasfiye etmek şöyle dursun, aksine, izlediği politikalardaki kararsızlığıyla onların palazlanmasını sağladı. Devrim sonrası aferizm olarak adlandırılan bir salgın almış yürümüş, bu kesimlerin Kurtuluş Savaşı'na destek vermelerinin bedeli, topraklarını genişletmeleri ve kredilerin bu kesimlere bol keseden aktarılması olmuştur.

Kurtuluş Savaşı sonrası, Kemalistlerin izlediği kapitalizmi geliştirme yolu, açıkça tercihlerini kimden yana yaptıklarının da göstergesiydi. O nedenledir ki, dünya pazarlarının emperyalist güçler tarafından paylaşımının büyük oranda tamamlandığı bir konjonktürde, küçük-burjuvazinin burjuva demokratik devrimi sonuna kadar götürmesi ham hayalden başka bir şey değildi. Kemalistlerin önünde iki yol vardı; ya uzun süre milli kapitalizm yaratmak idealiyle, ülke zenginlikleri burjuva sınıfına aktarılacak ve halkı sefalete itme pahasına tekrar emperyalizmin kucağına düşülecekti, ya da iç ve dış koşulların elverdiği bu süreçte, sosyalizme yönelinecekti. Önlerinde başkaca bir yol yoktu. Bu nedenle tarihsel, sosyal ve siyasal yasaların kaderini çizdiği Kemalistlerin, Burjuva Demokratik Devrimi tamamlamaları olanaksızdı.

Söylediklerimizi toparlayacak olursak;

- Kemalist hareket, Kurtuluş Savaşı döneminde attığı adımlarla devlet örgütlenmesinin nüvelerini ortaya çıkardı. Ve savaş sonrası bunu 1923'teki Cumhuriyet ilanıyla hukukileştirerek, devlet cihazını kendi kullanacağı biçime dönüştürdü. Feodal devleti yıkarak burjuva devletinin biçimsel aygıtlarını oluşturdu.

- 1923 Burjuva Demokratik Devrimi, geniş anlamda, halkın katılımıyla yapılmasına rağmen, klasik burjuva demokratik devrimin aşağıdan yukarıya sınıfsal bileşimiyle kıyaslandığında, farklı özellikler gösterir. Devrimin, anti-feodal programıyla yok edilmesi gereken toprak ağaları ve eşrafın bir kısmı, devrimin müttefiki, sosyal tabanıdır. Bu nedenle toprak ağalarına, eşraf ve şeyhlere tavır alınamamış, onlarla uzlaşma zemininde adımlar atılmıştır.

- Kemalist hareketin bu özellikleri kesin olarak onu, Fransız, Meksika, Çin vb. burjuva devrimlerinden ayırır. Saydığımız ülkelerdeki burjuva devrimlerinde sosyal tabanı radikal köylü hareketi oluşturur. Bu anlamda da bu devrimler, gerçekte bir halk hareketinin sonucudur. Örneğin; Meksika'daki devrim ve toprak reformu, bizzat köylülüğün başkaldırısı sonucu olmuştur. Yine Çin'de ki gelişim de aynı biçimde Çin köylülerinin ileri atılımlarının sonucudur. Çin proletaryası önderliğindeki demokratik halk devriminin kitle gücü köylülüktür.

- Kemalist iktidar açısından sorun, tekrar sömürge durumuna dönüşmeden kendi ulusal koşullarıyla, emperyalist sermayeyi de kullanarak kapitalizmin geliştirilmesiydi. Bunun için içte sömürüyü yoğunlaştırarak sermaye birikimini hızlandırmak ve bizzat devlet eliyle, ulusal burjuva sınıfı yaratılmak hedeflendi. Kemalist iktidar ancak devlet eliyle sermaye birikimini sağlayabilirdi, tek seçeneği de buydu.

- Halkın sefaleti bunun içindi.

- Kürt ulusal uyanışının kanla bastırılması, halkın jandarma dipçiğiyle sömürülmesi bunun içindi.

- İlericileri, yurtseverleri, demokratları halkı uyandırmamaları için zindanlarda çürütmeleri, sürgünden sürgüne yollamaları, Mustafa SUPHİ'leri Karadeniz'de boğdurmaları bunun içindi.

- Kemalist iktidarın ulusal burjuva yaratma amacıyla sermaye birikimini sağlamak için yaptığı ilk şey, banka kurmak olmuştur. Yani, burjuvazinin emekçi halkın cebine uzanan modern soygun kurumlarını, İş Bankası'nın kuruluşu buna örnektir. Diğer bankalar ise bunu takip etmiştir.

- Kemalist iktidarın toprak devrimini gerçekleştirememesi, onun aynı zamanda, devrimi emekçi halka dayandıramamasında önemli bir açmazdır. Toprak devrimi, burjuva demokratik devriminin gerekli bir koşuluydu ama Kemalistler bunu gerçekleştirememiştir.

- Halk kitleleri ile, özellikle de köylülükle burjuvazinin yolları, Batı Avrupa'daki burjuva devrimlerinde, toprak devrimiyle birleşiyordu. Ancak yollar 20. yüzyılda çoktan ayrılmıştı. Çünkü burjuvazi emperyalizm çağında gericileşmiş ve tüm ilerici dinamiklerini yitirmiştir. Artık tarih sahnesinde yeni bir devrimci sınıf vardır: Proletarya... Bir başka kategori olan küçük-burjuvazi de o dinamiklerden yoksundur. Ve nitekim Kemalistlerin bu tavrı açık, somut bir örnektir.

- 1920'ler Türkiye'sinin kırsal kesimine, feodal, yarı-feodal üretim ilişkileri hakimdir. Ve ''kendi kendine yeten'' küçük meta üretimi de yaygındır. özellikle Ege ve Adana bölgelerinde, küçük-burjuva üretim ve kapitalist üretim ilişkilerinde belli bir gelişme kaydedilmiştir.

- Kemalist iktidar, kırsal yapının feodal ilişkilerine radikal bir tavır almadan ekonomi politikasını sürdürdüğü için, kapitalist gelişme ve kapitalist sınıf yaratma çabasında, kesin sonuca gidememiştir. Yine de kırsal yapının çözülmesine yönelik politikalar geliştirilmiştir. Aksi halde sanayileşme alanında hiçbir adım atamazdı. En önemli reformu aşar (öşür) vergisinin kaldırılması oldu. Öşürün kaldırılmasıyla birlikte, daha önce, vergisini ödedikten sonra elinde sadece kendisine yetecek kadarı veya daha az bir ürün kalan köylü, bundan sonra pazara yönelik üretim yapacaktır. Bu ise kırsal kesimde feodal ilişkileri çözecek etmenlerden biridir. Ama sadece biridir ve bu adım küçük-burjuva üretimin yaygınlaşmasında da etkili olmuştur.

- Yine de o dönem altyapının yetersizliği, üretim araçlarının teknik geriliği; yani bilimsel-teknik devrimin yapılmaması, kapitalizmin gelişimi önündeki engellerdendir.

Buraya kadar söylediklerimizin sonucu olarak diyebiliriz ki; Kemalist iktidar köylülerin temel taleplerini, toprak talebini karşılayamamıştır.

Gerek devrimci anlamda olsun, gerekse kapitalizmin gelişmesine yol açmak anlamında olsun, toprak ağalarının, feodal ilişkilerin tasfiye edilememiş olması, bu kesimin varlığını korumasına yol açmıştır. Gerici sınıfın varlığını koruması toplumsal gelişme önünde engel teşkil eden güçlerin varlığının devam etmesi anlamına gelmektedir.

Kırsal kesimde güçlerini koruyan toprak ağaları ve tefeci-tüccarlar, iktidarda yer almasalar bile, CHP örgütlerinde ve ''parlamentoda'' etkinliklerini sürdürdüler. Böylece çoğunlukla kendi aleyhlerine alınabilecek ekonomik programları önleme olanağı bulabildiler. Nitekim Cumhuriyet dönemi ve sonrası izlendiğinde, göstermelik toprak reformları bile çıkarılamamış, önü tıkanmıştır. Gerici sınıflar her zaman toprak reformu tartışmalarından bile rahatsızlık duymuşlar, bu tartışmaları her fırsatta kapatmaya, ya da reform taslaklarını saptırmaya çalışmışlardı.

Kemalist iktidarın, savaş sonrası koşullarda yakaladığı birçok olanağı kullanamaması, kararlı bir tavır alarak devrimci bir programa sahip olamaması, toprak ağalarının gücünü korumalarına yol açan başlıca nedenlerden biri sayılmalıdır.

Bu nedenledir ki, günümüzde prekapitalist unsurların tasfiyesi, tekelci burjuvazi ve diğer egemen sömürücü sınıfların tasfiyesi göreviyle iç içe geçmiş bir görev olarak proletaryanın önünde durmaktadır.

III- KÜÇÜK-BURJUVA DİKTATÖRLÜĞÜNDEN OLİGARŞİK DİKTATÖRLÜĞE

A- 1923-32 Dönemi ve ''Saksıda Burjuvazi'' Yetiştirme Politikası

Bu dönemde küçük-burjuva sınıfa mensup asker-sivil aydın kesimin ekonomik temelde bir etkinliği yoktur. Fakat Ulusal Kurtuluş Savaşı'na önderlik ettiklerinden, siyasal erkin en üstünde yer almışlardır. Ordu, bürokrasi tamamen Kemalistlerin denetimindedir. Devletin üstyapısından tasfiye edilen toprak ağaları ve burjuvazinin diğer fraksiyonları da, iktidarı tek başlarına alabilecek güçte değildir. Kemalistlerin ekonomik politikaları burjuva fraksiyonlarının çıkarlarıyla temelde çelişmediğinden, ülke devrim sonrası sınıfların bir iç iktidar çatışmasına değil, uzlaşma politikasına sahne olmuştur.

Türkiye toplumunun tarihinde 29 Ekim 1923'le birlikte yeni bir sayfa açılmış, Türk halkı uzun bir tarihi süreç sonunda uluslaşmasını tamamlamıştır. 1923 Devrimi, Jakoben bir çizgide, varacağı en son burjuva demokratik hedeflere vardırılmış olsaydı, Kürt halkı da bu süreçte uluslaşma sürecini tamamlama olanaklarına kavuşacaktı. Tamamlayamamasının birçok nedeni yanında, Kemalistlerin şovenist, kendine güvensiz, ırkçı, küçük-burjuva sınıf tavrının payı tayin edicidir.

1923 Devrimi üzerinde odaklaşan bir yanlış anlayışa da burada değinmek istiyoruz. Ülkemizde yaygın olan bir anlayışa göre her sınıf kendi devrimini yapar ve Kemalistlerin, hem küçük-burjuva sınıfına mensup olduklarını, hem de burjuva demokratik devrimine öncülük ettiklerini söylemek bir çelişkidir ve yanlıştır. Bu düşünceye göre, Kemalistler, ya küçük-burjuva değil burjuvadırlar ve tam anlamıyla bir burjuva devrimi yapmışlardır; ya da 1923 Devrimi bir burjuva demokratik devrimi değil, sıradan bir küçük-burjuva ihtilalidir. Hangi yönden bakılırsa bakılsın, her iki anlayış da Marksizm-Leninizmin kaba ve ilkel yorumu üzerine oturmaktadır. Küçük-burjuvazinin kendine özgü bir devrimi hiçbir zaman olmamıştır. Çünkü küçük-burjuvazi temel bir sınıf değil, ara sınıftır, burjuvazinin bir alt sınıfıdır. Ve tüm çabası burjuvalaşma yönündedir. Bizim gibi yarı-sömürge ülkelerde, hele bir de Osmanlı'dan beri güçlü bir milli burjuvazinin yaratılamadığı tarihsel koşullarda, proletarya da ulusal savaşa önderlik edecek güçten nicel ve nitel olarak yoksun ise, küçük-burjuvaziye çok iş düşer. Cezayir, Arap ülkeleri vb. birçok örneği vardır. Böylesi toplumsal koşullarda Kemalistler burjuva demokratik devrime önderlik etmiştir. Burada bir çelişki arayanlar, devrimin sosyal muhtevasıyla, devrimde önderliğin niteliği sorununu birbirine karıştıranlar ve aralarında ayniyet arayanlar, Marksizmin ilkel yorumcuları olabilir. Diğer yandan bu düşünce sahipleri, 1920'ler dünyasında, sosyalizmin gücü ve prestiji, bölgesel durum ve ülkeler arası güç dengelerinin, Kemalistlerin sosyalizme yönelmesi durumunda -ki böyle bir olasılık yoktur- elverişsizliğini çözümleyememektedirler.

1923 Devrimi'yle iktidara ortak olan ticaret burjuvazisi nasıl geçmişinde feodalizme karşı, feodal ağalara ve işbirlikçi merkezi komprador Osmanlı Devleti'ne karşı savaşarak gelişme geleneğinden yoksun ise, yani bugünkü tekelci burjuvazinin geleneğinde olduğu gibi riskleri göze almayan kapkaççı, fırsatçı ise; devrim sürecinde nasıl emperyalizmin işgaline seyirci ise; devrimden sonra da, sanayileşme riskini göze almamakta, azınlıkların elinde olan ticari etkinliği devralma, ithalat, ihracat işleriyle toptancı ticaretinin kendilerine devredilmesini istemekle yetinmektedir.

Evet, Kemalistlerin devlet desteğiyle adeta saksı içinde özel bakıma aldığı, sanayileşme için büyük umutlar bağladığı ticaret burjuvazisi, sanayileşmeyi, yatırımları değil, kolay, risksiz ticari vurgun düzenini tercih etmektedir. Nitekim 1923'te toplanan İzmir İktisat Kongresi'nde, yukarıdaki talepleri kabul ettirmiştir. ''Milli sanayi'', ''hızlı kalkınma'' çığlıkları altında geçirilen onyıllar; devletin emekçi halkımızdan vergilerle aldığını burjuvazinin kasasına aktardığı, ama buna rağmen sanayileşme yerine risksiz ticari yatırımların yaygınlaştığı, kolay vurgunculuğun serpilip geliştiği ve işçilerin sefalete sürüklendiği yıllar olmuştur. Burjuvazi tıpkı bugün kendi halkına olduğu gibi, o gün de kendi iktidarına, sanayileşmeden kaçarak ihanet etmektedir.

Kemalist diktatörlük, burjuvaziye sermaye biriktirmek için, jandarma dipçiğiyle vergi üzerine vergi tahsil etmekte, yasal mevzuatı ona göre düzenlemektedir.

Salt bu amaçla emperyalist sermayeden yararlanma dahi düşünülmüştür. M. KEMAL ''Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayesine lazım ge-len teminatı vermeye her zaman hazırız. Ve şayan-ı arzudur ki, ecnebi sermayesi, bizim sermayemize, servetimize inzimam etsin'' demektedir. Bunun en somut örneği Amerikan Chester sermaye grubuyla yapılan demiryolu yapım anlaşmasıdır. 4 bin 400 km.lik demiryolu için, aynı yol boyunca 20'şerden 40 km.lik bir şerit içindeki arazide şirket tüm yeraltı zenginliklerini 99 yıl süreyle işletme imtiyazını alıyordu. Adeta, sermaye ve sanayileşme adına zenginliklerimizin emperyalistlere tekrar peşkeş çekilmesi demek olan bu anlaşma; sözkonusu alanın Musul-Kerkük'te olması ve bu bölgenin Lozan Antlaşması'yla Türkiye toprakları dışında kalması sonucu gerçekleşmemiştir. Kemalistler, emperyalistlere temkinli yaklaşmakla birlikte kararlılık gösterememektedirler. Çünkü onlar da sanayileşmeyi emekçi halk için ve halka dayanarak gerçekleştirmeyi düşünmüyor, bugünkü burjuva partileri gibi egemen sınıflara dayanıyor ve onlar için çalışıyorlardı. Nitekim sömürge ilişkilerinden kalan Osmanlı borçları konusunda da, ödemeler, 1954 yılına kadar bağlanan bir takvimle kabul edilmiş, kararsızlık gösterilmiştir.

Kapitalizmin kendi iç dinamiğiyle geliştiği ülkelerde ticari sermaye sanayileşmeye yöneldi. Uzun sömürge yıllarından sonra, geri üretim biçimleri içinde bocalayan ülkelerde ise, sermaye birikimi ağırlıkla devlet eliyle sağlandı. Fakat, feodalizmin çözülmesi, aşağıdan yukarı kapitalist ilişkilerin gelişmesi sonucu değil, genellikle, devlet eliyle kapitalist yaratma yoluyla gerçekleşti. Devlet doğrudan sanayi yatırımlarına yöneldi. Daha sonra kurumlaşan işletmeler ucuz yollardan burjuvaziye devredildi. Fakat bu yöntem, rekabet koşullarını oluşturamadığından, yoksul köylülüğün ve diğer emekçi sınıfların ağır şartlar altında sömürülmesi pahasına yapıldı.

Kemalistler bu ikinci yolu takip ettiler. Ama süreç iç dinamiklerin özelliklerinden dolayı onları sanayileşmeye değil, tüketim ekonomisi ve yerli işbirlikçi burjuvazinin tarih sahnesine çıkmasına götürdü. Sermaye birikimini sağlamak amacıyla 1924 yılında İş Bankası kuruldu. Tüccar, toprak ağaları ve bürokratların sermayesiyle, devletin ''Bankalar Kanunu'' gibi yasal teşvik ve özendirmesiyle kurulan İş Bankası'nda toplanan sermaye, doğrudan ticaret burjuvazisine akmaya başladı. Devlet altyapı yatırımlarına yöneliyor, devlet sermayesiyle banka sermayesi birbirinin iteneği oluyordu. Sermayenin geleceği ve sanayi atılımları için, işçi hakları yok sayıldı, işgücü ucuz tutuldu. 1925'de kurulan Sanayi ve Maadin Bankası, sınai yatırımları özendirmek ve desteklemek için, yine devletçe kurulan bir başka bankadır. Yap-işlet-devret formülü, bugünü andırır biçimde ticaret burjuvazisine ve onlarla işbirliği yapan üst bürokratlara risksiz olanaklar sağlıyordu. Her türlü korkusu giderilmek ve cesaretlendirilmek istenen ticaret burjuvazisine sunulan bir olanak da, satış tekellerinin devredilmesidir. Kemalistler önce, emperyalist sermaye elinde bulunan demiryolu kumpanyalarını, tütün rejisini, İstanbul ve İzmir limanlarının işletme hakkını devletleştirdi. Daha sonra liman imtiyazı, ticaret ve satış imtiyazları özel sermayeye devredildi. Her yol, ''milli burjuva'' yaratmaya çıkıyordu! 19 Nisan 1926'da deniz ulaşımının tümü ve kabotaj hakkı, yalnız TC vatandaşlarına tanınarak burjuvazinin gözü daha da açılmaya çalışıldı.

1927 yılında, 1913 tarihli Teşvik-i Sanayi Kanunu yeniden düzenlenerek yürürlüğe konuldu. Kemalistler burjuvaziye ''yürü ya kulum'' diyordu. Ancak burjuvazi teşvikleri sanayiye değil kapkaç işlerine, parasız verilen devlet arazilerinin spekülasyonuna; gümrük bağışıklıklarını ise arada bir komisyon kapabilmek için her türlü malın ithali vb. amacıyla kullanınca, ''milli sermaye'' bir türlü sanayileşemedi.

1928-32 döneminde kendine özgü merkantil uygulamalarla (gümrük tarifeleri yükseltildi, kota ve kambiyo işleri denetime alındı, borsa ve menkul kıymetler kanunu çıkarıldı) burjuvazi korunmaya çalışıldı. Oysa ortada kendi ağır sanayisini kurmak için çırpınan bir burjuvazi değil, ayrıcalıklarını koruma sevdasında olan bir burjuvazi vardı. Himayeci politikalar da, burjuvaziyi kapitalizmin klasik yoluna yöneltmeyi başaramadı.

Kırsal alanda da Kemalist iktidar, kentlerde olduğundan daha büyük düş kırıklığına uğradı. Tefeci-tüccar ve toprak ağaları, toprak devriminin sürekli olarak karşısında yer aldılar. Bu doğaldı. Burjuvazi de bu konuda tutarlı bir destek sunmayınca, halkın, toprak talebini politik mücadeleye taşıyamaması, Kemalistleri edilgen ve kararsız bırakmıştır. Ama bu nedenler, Kemalistlerin bu konuda haklılığının ya da çaresizliklerinin gerekçesi değil, aksine, bunlara rağmen tarihsel misyonlarını oynamadıklarını, yoksul köylülük yerine kırın çağdışı egemenlerini koruduklarını açıklamaktadır. Tarihte siyasal zor, sınıfların sınıflara karşı uyguladığı öznel politikalar için vardır. Devrim sonrası ülkeden kaçan Rum-Ermeni azınlıkların arazilerinden 6 bin hektar kadarı, Yunanistan'dan dönen Türk ailelere, devrim şehitlerinin ailelerine dağıtılmışsa da, bunları daha sonra eşraf ve toprak ağaları ucuz bedellerle, çeşitli entrikalarla tekrar ele geçirmişlerdir.

Ziraat Bankası aracılığıyla, tarımda makinaya dayalı kapitalist üretimi geliştirme politikaları da, düzenlerinin bozulmasını istemeyen tefeci-tüccar ve toprak ağalarının, verilen kredileri köylüleri daha da borçlandırmada bir araç olarak kullanmaları sonucunu doğurdu.

Küçük-burjuva diktatörlüğü, sözünü ettiğimiz ''milli kapitalizm, milli burjuvazi'' yaratma politikalarını, acımasızca hayata geçirmek için, iktidarını sağlamlaştıracak önlemleri almayı da ihmal etmiyordu.

İzmir suikasti ve Şeyh Sait isyanı gerekçe gösterilerek, 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükun Kanunu adlı baskı yasaları çıkarıldı. Kürt ulusal ayaklanması kanla bastırıldı. Kürdistan'da dizginsiz bir terör uygulayan diktatörlük, adları tarihe ''Körün Cellatları'' olarak geçen Kılıç Ali, Ali ÇETİNKAYA gibi katillerden kurulmuş İstiklal Mahkemeleri'nde göstermelik yargılamalarla idam kararları çıkardı, binlerce insanı katlettirdi. Emperyalizme karşı ülkesinin bağımsızlığını sağlayan devrimci M. KEMAL, Kürt ulusal ayaklanması karşısında şoven, ırkçı politikalarla jenoside yöneldi. Sanki karşısında kendi geleceğini özgürce belirlemek isteyen bir halk değil de, Türkiye'yi sömürgeleştirmek isteyen bir emperyalist güç ya da emperyalizmin işbirlikçisi bir güç varmışçasına, demagojik biçimde mahkemelere ''İstiklal Mahkemeleri'' adını verdi. Kürt isyancıları hakkındaki kararlar bu mahkemelerden değil, ''Ankara'dan'' çıktı!

Zamanın burjuva muhalefet partisi Terakkiperver Fırka yasaklandı, basın susturuldu. Saldırı genişletilerek Türkiye solunu da kapsadı ve sınıf mücadelesi ihanetle özdeş sayıldı. Emperyalizme karşı radikal tavır alanlar, kendi halklarına karşı gerici olduklarını, sınıf mücadelesi sözkonusu olduğunda, egemen sınıflardan yana olduklarını her vesileyle kanıtladılar. Başbakan İsmet İNöNÜ bu gerçeği, Mahmut GOLOĞLU'nun ''Devrimler ve Tepkiler'' kitabında aktardığı şekliyle; ''... Asıl tehlike, memleketin genel yaşantısında meydana gelen karışıklık (...) anarşik durum...'' sözleriyle dile getiriyordu.

Daha Lozan barış görüşmeleri sırasında, emperyalistleri rahatlatmak ve ne kadar komünizm düşmanı ve kapitalizmden yana olduklarının mesajını vermek için, Türkiye'de bir komünist avı başlatılıyor, tevkifatlar, sürgünler, hapis cezaları birbirini kovalıyordu. Devrimden sonra ise, saksı burjuvazisi için ucuz işgücü sağlamak amacıyla, emekçi halk üzerinde jandarma sopası hiç eksik edilmiyordu. İşçi hakları, sendikalaşma ve diğer haklar ile demokratik mücadele iktidara yönelik tehdit olarak niteleniyor, ihanetle özdeş görülüyordu. Bugün oligarşinin artık ağzında çiğneye çiğneye çürüttüğü ''sınıfsız , kaynaşmış bir millet'' demagojisi, o zaman da tekrarlanıp durmaktadır. Ekonomik politikaların iflasını siyasi baskılar izlemektedir.

Bu döneme ilişkin söyleyeceklerimizi toparlayacak olursak:

Dünya pazarlarının emperyalist tekeller tarafından paylaşıldığı uluslararası koşullarda, dünyanın herhangi bir ülkesinde kapitalist bir gelişme ortaya çıktığında, emperyalist tekellerin ezici rekabetiyle boy ölçüşmek için ya onlara boyun eğmek, ya da sosyalizme yönelmek şarttır. Birinci yolu izleyen Kemalistler henüz emperyalizmin kollarına düşmemişlerdi, fakat uyguladıkları ''milli kapitalizm'' politikası yürümemektedir. Dış ticaret açıkları, TL'nin değer kaybı ile başlayan bunalım, 1929 dünya ekonomik bunalımı ile bütünleşerek, ağırlaşmıştır.

''Milli kapitalizm'' sanayileşme yoluyla gerçekleştirilmek isteniyordu ama, özel sermaye (ticari sermaye)'nin buna yanaşmaması sonucu, yeni arayışlara yönelindi. Sanayileşmeyi devlet doğrudan üstlenmek zorunda kaldı. Burjuvazi ise devletin elindeki sanayi şirketlerini lütfen devralarak, işleterek tatlı kârları tercih etti.

B- 1932-38 Dönemi ve Devletçilikle Palazlanan Burjuvazi

İç ve dış koşulların olumsuzluğuyla etrafı çevrilen Kemalist iktidar sanayileşme ve milli bir kapitalist sınıf yaratma politikasındaki başarısızlığı sonucu, devlet olarak doğrudan kendisi bu işe soyunacak, burjuvaziyi büyüme ve gelişme yolunda bir başına bırakmadan, devlet olanaklarını sanayileşmeye yöneltecekti. Kemalistlerin ekonomik yaşama, bu dönemdeki planlı müdahalesine bakılarak tarihçilerce ''devletçi dönem'', ''planlı kalkınmanın başlangıcı'' denilmiştir. Gerçi bu politikalar, pratikte ifadesini kapitalizmin altyapısını oluşturmak, temel tüketim maddeleri üreten tüketim sanayii (şeker, dokuma, tütün, ayakkabı, çimento vb.) kurma biçiminde somutlaşmıştır; yani gerçek anlamda, üretim araçları üreten ve ağır sanayi diye ifade edilen üretici sanayi değildir.

Soruna çözüm olarak bulunan politika, ağırlıkla, devletin mali olanaklarını ticaret burjuvazisine doğrudan bürokratlar aracılığıyla devretmek yerine, bizzat kendisinin yatırımlara öncülük etmesi biçiminde özetlenebilir. Buna göre devlet, halkın soyulması pahasına sağlanan sermayeyi, sınai yatırıma yöneltemediği alanlarda, kendisi yatırıma yönelecektir. Devletin yatırım yaptığı alanlar kârı az, riski büyük ya da ancak uzun vadede kârlı hale getirilebilecek alanlar olarak düşünülmüştür. Altyapının önemli unsurları yol, demiryolu, sulama tesisleri, haberleşme, elektrifikasyon devletin müdahale ettiği alanlar olmuştur.

Devletin müdahalesi ya da ''devletçilik'', özel kapitalist sermayeyi rekabet koşullarına terk etmek, kıran kırana bir mücadeleyle, kimisinin büyüyerek gelişmesi, çoğunluğun ise yok olması sonuçlarını doğuracak bir şekle hiç bir zaman girmemiş, ona yol açmanın biricik yolu olarak denetim-destek politikalarına dönüşmüştür.1932'de kurulan Devlet Sanayi Ofisi(DSO) bu amaçla kurulmuştur. DSO ile kapitalist özel şirketlere mutlak bir kontrol getirilerek, özel burjuva sermayesi ve devlet sermayesinin tutarına bakılmaksızın, şirket elemanlarını Devlet Sanayi Ofisi atayacaktır.

Fakat bu politikalar düz bir hat izlememekte, asalak ticaret burjuvazisi gürbüzleştikçe, işbirlikçiliğe yönelecek olan bu kesim, giderek devlet yönetiminde de ağırlığını duyuracak ve yer yer mevcut politikayla çatışacaktır. Bir ''milli burjuva sınıfı'' yaratmak için hiçbir olanağı esirgemeyen, istismara gözyuman ve dahası destekleyen Kemalistler için, bu, olağan bir sonuç sayılmalıdır. Devlet, burjuvazinin uzanamadığı alanlara yatırım yaparak, onun gelişimini özenle korurken ''milli kapitalizm'', ''sanayileşme'' umutlarını sürekli canlı tutan Kemalistler, bu amaçla Teşvik-i Sanayi Kanunu'nu 1942 yılına kadar yürürlükte tutmuşlardır. İşbirlikçi burjuvazinin çekirdeğini teşkil edenlerin sözcüsü Celal BAYAR'ın Maliye Bakanlığı'na getirilmesi, hem işbirlikçiliğe yönelen ticaret burjuvazisinin gücünü, hem de Kemalistlerin kararsızlığını göstermektedir.

Kurtuluş savaşıyla kazanılan bağımsızlık, oligarşinin Türkiye siyaset yaşamının tarihi diye takdim ettiği Celal BAYAR'ların işbirlikçiliğe yönelmesiyle değişmeye başlayacaktır. Evet, Celal BAYAR Türkiye'nin yakın tarihidir. Ama halkımızın değil, egemen sınıfların yakın tarihidir. Komitacı BAYAR, Kemalist BAYAR, burjuva BAYAR, emperyalizmin ve oligarşinin temsilcilerini belirlemede zorunlu bir uğrak olan sadık işbirlikçi emperyalizm uşağı BAYAR... Evet, BAYAR tarihtir; sömürünün, ülkeyi emperyalizme peşkeş çekmenin, yani vatan hainliğinin, bağımsızlık savaşına ihanetin tarihidir. BAYAR, İş Bankasını emperyalizmin ülkeye sıçrama tahtası olarak kullanmıştır. Oligarşinin partileri DP, daha sonra da AP'nin hiç dilinden düşürmediği ''46 Ruhu'', ''tarihi misyon''un özü, emperyalizme bağımlılık köprülerini kurmaktır ve bu şerefsizlik, işbirlikçi burjuvaziye aittir.

Kapitalist planlamayla amaçlanan neydi?

Devletçilik düşüncesiyle oluşmaya başlayan planlama, 1934 yılında tamamlanabildi. Bu yıllarda Sovyetler Birliği'yle karşılıklı eşitlik temelinde ilişkileri olan Türkiye, STALİN'in başarılı planlama ve kalkınma yöntemlerinden de etkilenmiştir. Sosyalist planlamadan tamamen farklı da olsa Sovyet deneyiminin başarısı, planlama için esin kaynağı olmuştur. Bu doğrultuda ilk beş yıllık plan düzenlenmiş, ardından millileştirmeler başlamıştır. Hemen bütün demiryolu ve İstanbul, Ankara, İzmir gibi kentlerin elektrik, havagazı ve su şebekeleri millileştirilmiştir.

Kapitalist ülkelerdeki planlama, devlet olanaklarının nasıl ve hangi alanlarda kullanılacağını düzenler. Ama aşırı üretim ve kâr dürtüsünün belirleyiciliği,üretimin anarşik yapısı, gerçek planlı ekonomi ile çelişir. Sosyalist planlama ise ekonominin bütününü kapsar ve toplumsal mülkiyetten ötürü, toplumun ihtiyaç duyduğu ürünlerin, araçların üretiminin planlamasıdır. Kemalistlerin 1934 yılı I. Beş Yıllık Sanayileşme Planı'nın amaçları şöyle belirlenmiştir:

1) Yerel toplumsal üretime ve yerli doğal kaynaklara dayalı sınai üretim birimlerinin kurulması.

2) Özellikle dışalım konusunda temel tüketim mallarının yerli üretimine öncelik verilmesi.

3) Sanayi kuruluşlarının yerlerinin, hammadde ve işgücü kaynaklarına yakın olması.

Planın içerdiği maddelerden görüleceği üzere, tüketim malları üretimi öncelik taşımaktadır. Toplumun ihtiyaç duyduğu temel tüketim maddelerinin yerli üretimine ağırlık vermek, emperyalizmin meta ihracına karşı doğru bir önlem olmakla birlikte, halkın, sömürüden kurtarılmadan refaha kavuşturulması olası değildir. İşbirlikçiliğe yönelmiş yerli burjuvazinin ise, sanayileşmek, bağımsız kapitalizmin bayraktarlığını yapmak gibi bir niyetinin olmaması, üretim araçları üretimine planlamada ağırlık vermek konusunda Kemalistleri kararsızlığa, giderek vazgeçmeye sevk etmiştir. Sınai yatırıma, yani üretim araçları üretimine yönelmemenin bir diğer nedeni, sermaye birikiminin ucuz ve rizikosuz ticari işlerde harcanmasıdır. Tarım devriminin yapılamamış olması da, tarımda artı-değeri büyük oranda kırın egemen güçlerine bırakmış, sermayenin burjuvazide merkezileşmesi ve serbest işgücünün doğmasının önünde engel teşkil etmiştir. Bunlar neyi ifade eder? Burjuvazinin ve Kemalistlerin halkı soyma pahasına, Türkiye'yi bağımsız sanayileşmiş bir ülke haline getirememesi, baskı ve terörle, jandarma sopasıyla yıldırılan halkın, egemen sınıfların elinde onyıllarca oyuncak edilmesi... Bürokrasiye de hakim olan, Kemalist kadrolar, süreç içinde burjuvalaşarak bir kısmı ticaret burjuvazisiyle birleşmiş, Celal BAYAR'larla tekelciliğe yönelmiştir. Tekelleşme ile işbirlikçilik atbaşı yürümüş, emperyalizme kapılar yeniden açılmıştır. Kemalistler bağımsız, sanayileşmiş bir ülke yaratsalardı, bunun emekçi halka ne faydası olacaktı diye sorulabilir. Siz bağımsız kapitalistleşmiş bir ülkeyi mi savunuyorsunuz, Kemalistleri, bunu gerçekleştiremedikleri için neden eleştiriyorsunuz denilebilir! Bu soruların devrimciler açısından anlamsızlığı ortadır. Biz o günkü tarihsel toplumsal koşullarda, işçi sınıfının, köylülüğün ve küçük üreticiden oluşan emekçi halk çoğunluğunun devrimci iktidarı için savaşırdık, tıpkı bugün farklı biçim ve boyutta, farklı koşullara göre biçimlenecek devrimci halk iktidarı için savaştığımız gibi. Salt sanayileşmek, kapitalizmi geliştirmek Kemalistlerin ve burjuva reformistlerinin sorunudur. Ama Kemalist iktidarın anti-emperyalist yanını sonuna kadar desteklemekten, bir adım geri durmazdık.

Kemalistlerin, işbirliğine yönelen burjuvaziye ve emperyalist sermayeye tamamen tavırsız kaldığını söylemek, gerçekleri yansıtmaz. 1923 yılında emperyalistlerin sermaye yatırımı 142 milyon sterlinken, 1933 yılında 26 milyona düşmesi, emperyalist sermayeye mesafeli ve kontrollü davranıldığının bir göstergesidir. Fakat bu politikada tutarlı olunamamıştır. Bir yandan emperyalist sermayenin egemenliğindeki şirketler devletleştirilmeye devam edilirken, diğer yandan İş Bankası grubunun devletin tüm yatırımlarına müteahhitlik, aracılık işlerine, maden kömüründen şeker ve keresteye kadar birçok alana el atması sağlanıyor, devletin öncülük ettiği yatırımlar da ucuza kapatılıyordu. Bürokrat burjuvazi bu işlerin içinde doğdu. Kemalist iktidar bir eliyle emperyalistleri iterken, ötekiyle emperyalizmle işbirliğine yönelen bir iktidardır. Kararlılık ve kararsızlık gösterilebilecek açmaz, özünde burada yatmaktadır. Bu açmaz içersinde II. beş yıllık plan hazırlıklarına girişilmiştir. Kuşkusuz bu sürece emperyalizmin 1929 bunalımının da çeşitli etkileri olmuştur.

1936'da başlayan çalışma, 1938'de yürürlüğe konulabildi. II. Emperyalist Savaş tehlikesi, savaşa sürüklenme korkusu, bütçenin büyük oranda askeri harcamalara ayrılmasına neden olmuş, II. Paylaşım Savaşı, planın tam olarak uygulanmasını engellemiştir. Yalnız bu plan dahilinde temel tüketim malları büyük ölçüde üretilir hale geldi. Yakup KEPENEK, ''Türkiye Ekonomisi'' adlı eserinde 1927'de 14.4 bin ton olan çimento üretiminin 1933'de 220 bin tona yükseldiğini, 1939'da dokuma sanayiinin yerli talebin %80'ini, şeker sanayiinin ise yerli talebin tamamını karşılar hale geldiğini belirtir. İngiliz kredisiyle Karabük Demirçelik açılmış, 1935 yılında Maden Tetkik Arama (MTA) ve Etibank madenlerin işletme, alım-satım işlerini üstlenmiştir. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerimiz, Osmanlı'dan kalma şirketlerin elinden millileştirmelerle alınarak, belli oranda gelişme yoluna girilmiştir. Fakat işbirlikçi burjuvazi ve DP iktidarı, bunları emperyalistlere yeniden açmış, adeta gelirler bir arpalık gibi dağıtılmıştır.

Tarım alanında da gelişen, tarım alanlarının geleneksel egemenleridir. 1934-38 arasında göçmen ve topraksız köylüye dağıtılan 299.892 hektar toprak, çeşitli yollardan tekrar büyük toprak sahiplerinin eline geçmiştir.1930'u izleyen yıllarda dünya ekonomik bunalımının yansımasının etkilerini azaltmak amacıyla kurulan Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), toprak ağalarına adeta bir armağan olmuştur. Toprak devriminin yapılamadığı bir ülkede, desteklemeli fiyat alımlarından, kredilerden yararlanan, elbette üretimi elinde tutan toprak sahipleri olacaktı.

TMO gibi kuruluşların devletin elinde de olsa, küçük üretimi desteklemesi, onları, tarım devriminin yapılmadığı sosyal koşullarda, büyük toprak sahiplerine karşı ayakta tutması olanaklı değildir. Nitekim toprak ağaları ellerinde bulundurdukları ekonomik güç ve mahalli nüfuzlarını kullanarak, bu kuruluşları, topraklarını daha da genişletmek ve devlet olanaklarından sonuna kadar yararlanmak amacıyla kullanmışlardır.

Kemalist iktidar, I.beş yıllık plan olsun II. beş yıllık plan olsun, ekonomik politikalarını hayata geçirmek için, her küçük-burjuva diktatörlüğünün özellikleri olan, baskıcı yasa ve kurumlarını, yasakları geliştirmekten, iktidarlarına karşı yükselen muhalefet hareketlerini kanla bastırmaktan çekinmemiştir. Burjuva muhalefet partileri dahil, emekçi halkın örgütlenmesine karşı tahammülsüzdürler.

Bu dönemde de bazı siyasi partiler kurulmuş, bazıları ise kurulma aşamasında kalmıştır. İlk olarak ''Serbest Cumhuriyet Fırkası'' (SCF) adı ile 12 Ağustos 1930'da bir siyasi parti kuruldu. Ancak bu parti 17 Kasım 1930'da kendi yöneticilerince kapatıldı. Parti açık olduğu dönemde de, bazı üyeleri ve taraftarı olan gazeteciler hakkında kovuşturma açılmıştır.

Serbest Cumhuriyet Fırkası, tüccar ve toprak ağalarının desteğini almış, onların sözcüsü olma yoluna girmiştir. Cumhuriyet Halk Fırkası'nın politikasına karşı muhalefet bayrağını açmış olması, halkın içinde bulunduğu memnuniyetsizliği örgütlemek istemesi, Kemalistleri öfkelendirmiştir. Atatürk'ün kendi başbakanına kurdurduğu bu parti, kısa sürede etkili olunca ve halkın bir bölümünün tepkilerini örgütlemeye yönelince, partiyi kapatan Kemalistler, kendi oyunlarını açığa vurmak zorunda kalmışlardır.

Yine 29 Eylül 1930'da Adana'da Abdülkadir KEMALİ'nin başkanlığında ''Ahali Cumhuriyet Fırkası'' adı altında bir parti varlığını sürdürmeye başlamıştır. Buna karşılık, 29 Ağustos 1930'da Edirne'de kurulan Türkiye Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi''nin çalışmasına komünist eğilimli olduğu gerekçesiyle hükümetçe izin verilmemiştir.

Kemalistler CHF dışında hiçbir siyasal örgütlenme istemiyorlardı. Böyle bir dönemde, tanıyacağı örgütlenme özgürlüğünün kendine neye malolaca-ğını SCF deneyi ile görmüşlerdi. Ayrıca, örgütlenme özgürlüğü konusunda, parti girişimleri dışında yoğun ve etkili bir muhalefet olmamış, tek parti iktidarı bu biçimiyle varlığını sürdürmüştür.

Burjuva muhalefet partileri ile, sol ve faşist örgütlenmelerin üzerine gidilmesinin temel nedeni, küçük burjuvazinin kendine güvensizliğinin bir sonucu olarak, kendi denetimi dışında her türlü muhalefetten korkmasıdır. Küçük-burjuvazi her şeyi kendisi denetlemek ister. Denetim dışına çıkanları, iktidarı eleştirenleri, hatta iktidarın görüşlerini savunduğu halde bunu aşırı bir emperyalist saldırganlık olarak yorumlayıp, İktidarı rahatsız eden örgütlere de (Türk Ocakları) izin vermez.

Kemalistler tek parti iktidarı ile yönetimi ellerinde tutarken bir kez daha, küçük-burjuvazinin kendi özgücüne güvenememesi nedeniyle, nasıl anti-demokratik davranabileceğinin, anti-demokratik tutumlar alabileceğinin örneğini vermişlerdir. En küçük bir kıpırdanışta bile, çeşitli yöntemler kullanarak onları ezmenin, boyunlarının borcu olduğunu adeta göstermeye çalışmışlardır.

SCF'nin kapatılmasına paralel olarak,10 Nisan 1931'de Türk Ocakları kapatılmıştır. Bir yandan Türk Ocakları'nın SCF ile açıktan ilişki kurması, diğer yandan Ocak içinde ırkçı ve turancı görüşlerin yer edinmesi, kapatılma nedeni olmuştur.(*)

Ciddi bir sol muhalefet olmamakla birlikte, Sol'un faşist yöntemler kullanılarak susturulmasını isteyen Hamdullah Suphi TANRIÖVER, oligarşinin bugün edebiyat derslerinde, adından milli bir yazar diye bahsedilen yazardır. Ne hikmetse bugün Türkiyeli faşist güçlerin, demagojik biçimde ve ısrarla ''faşist değil, milliyetçiyiz'' tekerlemelerini, ''büyük üstadları'', İtalyan faşisti MUSSOLİNİ'ye övgüler düzerek yadsımakta, açıkça faşist yani tekelci burjuvazinin uşağı olduklarını haykırmaktadır.

Böylesine farklı bir yere gelen ve farklı amaçlarla kullanılmak istenen bu tür bir örgütlenmeye izin verilmemiş, kapatılmıştır. Başta M. KEMAL olmak üzere, faşizm tehlikesinin Avrupa'yı sardığı o yıllarda Kemalist kadrolar, kendilerini aşacak böyle bir örgütlenmeye izin vermeyerek, Türk Ocakları'nı tehlike olmaktan çıkarmışlardır.

Basın aracılığıyla sesini duyurmak isteyen muhalefeti, CHF, TBMM'de 25 Temmuz 1931 günü yeni bir basın yasası kabul ederek susturmuştur. Bu yasanın en belirgin yanı, ''hükümetin genel siyasetine aykırı yayın yapan yayın organını kapatma yetkisinin'' bulunmasıdır. Bu yasayla CHF, tüm basının kendi sözcüsü olmasını istiyor, olmak istemeyenlere ise gazeteyi kapatma tehdidini açıkça savuruyordu.

25 Mayıs 1935'te toplanan Birinci Basın Kurultayı'nda Basın Genel Direktörü Vedat Nedim TÖR de ''ulusal basının devrim potansiyeline, devlet siyasasına ve ulus ihtiyaçlarına uygun olmasını sağlamak''tan sözederken, basından nasıl bir politika beklenildiğini açıkça dile getiriyordu. Kısacası, basın gibi etkili bir güç odağını susturmanın yolunu bulmuşlardı. Basın ya onları destekleyecekti, ya da susturulacaktı.

CHF iktidarı bir yandan toplumsal muhalefeti etkisizleştirirken, diğer yan dan da kendini destekleyecek, besleyecek oluşumların temelini atıyordu. Bunlardan biri üniversite reformu, diğeri ise Kadro dergisinin yüklenmeye çalıştığı misyondur.

1933 yılında gerçekleştirilen ''Üniversite Reformu''nun gerekçesi aslında çok yönlüydü. Soruna sadece ''darülfünun'' yerine üniversite şeklinde bakılmıyordu. Üniversite reformunun temelinde bilimsel ve teknik eğitimle yetiştirilmiş, ekonominin gereksindiği kadroları yetiştirmek düşüncesi ile birlikte, başka amaçlar da vardır. CHF iktidarı herşeyden önce üniversite reformu ile Kemalist politikaları savunacak, Kemalist devrimi savunan kadrolar yetiştirecek ve siyasal iktidarın desteği olacak bir üniversite hedeflemiştir.

Kemalist hareketin kadrolarının ve ona kaynaklık edecek olan ideolojinin yaratılmasını hedeflediğini açıklayan Kadro Dergisi bu amaçlarla çıkarılır.

Şevket Süreyya AYDEMİR'in başını çektiği Kadrocular, devletçilik politikasını ön plana çıkarıp savunurken, diğer yandan da ülkede sınıf gerçeğine karşı çıkarak, sınıf kavgası olamayacağını savunmaktadırlar. Sınıflar yoktu, bir bütün olarak ''Türk Halkı'' vardı(!) Ekonomik bağımlılıktan kurtulmak, geriliği aşmak ve gelişmek gerekliydi! Türk toplumunun gelişmesinde kullanılmak üzere ve ulusal bağımsızlığa zarar vermemek koşuluyla, yabancı sermaye alınabilirdi! Ülkeyi ne emperyalizm-kapitalizm ne de sosyalizm kurtarabilirdi! Ülkemizi ve ezilen dünya halklarını ''milli kurtuluşçuluk'', ''milli ekonomi'' kurtarabilirdi vs. vs.

Kadro Dergisi, 1935 yılının Ocak ayında yayınına son vermiştir. Kadro Dergisi'nin savunduğu devletçiliğe o dönem palazlanmaya çalışan İş Bankası grubu karşı çıkmıştır. ''Bağımsızlık'', ''Devletçilik'' gibi kavramları sevmeyen bu grup, derginin kapatılmasında rol oynamıştır.

Küçük-burjuva diktatörlüğün, kaypak, koşullara ve güç ilişkilerine göre hareket ettiğini açığa çıkaran gelişmelerden biri de parti ve devletin resmen özdeşleştirilmesidir. CHP'nin 1935 yılında toplanan kurultayında, parti program ve tüzüğünde değişiklikler yapılarak, CHP'nin ana ilkeleri, izlediği çizgi bütünüyle devlete mal edilmiştir.

Bu anlayış çerçevesinde, İsmet İNÖNÜ'nün 1 Haziran 1936 tarihli genelgesiyle, İçişleri Bakanı parti genel sekreteri, illerin valileri parti il başkanları, denetçiler bölgelerinde parti denetçileri yapılarak, CHP'nin ilkeleri anayasaya konularak, parti-devlet özdeşliği sağlanmıştı.

Böylesine otoriter bir anlayışı sınıfsal doğasında taşıyan Kemalist iktidar halk güçlerine, hatta kendi dışındaki güçlere örgütlenme hakkı vermemiş, örgütlenme özgürlüğü sadece Kemalistler için geçerli olmuştur.

Baskı politikasının en şiddetli biçimde kendini duyurduğu yerlerden birisi de, bu dönem boyunca Kürdistan olmuştur. Kürt halkının ''kendi kaderini serbestçe tayin etme hakkı'' engellenmiş ve Kürt halkına karşı, utanç verici katliamlar ve katliam girişimleri düzenlenmiştir. 1925'ten sonra, 1938'de de Kürt halkına karşı düzenlenen katliam unutulmayacak boyutlardadır. Katliam zincirinin en ağırlarından olan Dersim (Tunceli) katliamı sonucu, halk terörle susturulmuş, geride kalanlar ise Dersim'den sürülerek, Batıya dağıtılmıştır. Katliamlarla birlikte asimilasyon ve milli zulüm politikasına hız verilmiştir.

Sürecin önemli bir özelliği, işbirlikçi burjuvazinin sesini giderek duyurmasıdır. Bunun bir kanıtı 1936 yılında çıkarılan İş Kanunu'dur. Bu kanuna göre iş uyuşmazlıkları mecburi uzlaştırma ile halledilecektir. Sendikacılığa, greve yer yoktur bu kanunda. Öyle bir anlayış egemendir ki, devlet her şeyin tayin edicisidir. O nedenle bu tür uyuşmazlıklarda da, devlet tayin edici rol oynayacaktır. Dünya çapında derinleşen kriz, bunun ülkeye yansıması, tekelci burjuvazinin çocukluktan erginliğe geçmesi ve sesini yükseltmeye başlaması, emekçi sınıfların örgütsüzlüğü vb. etkenler, Kemalistlerin, İtalyan faşizminden etkilenerek biçimsel de olsa korporatif örgütlenme ve baskı yasaları çıkarmalarına olanak tanımıştır. Üzerinde durulması gereken önemli bir olgu da, Kemalistlerin işçi sınıfı başta olmak üzere, tüm halk sınıf ve tabakalarının demokratik örgütlenmelerine izin vermemesidir. Bu politikalar yukarıda çerçevesini çizdiğimiz ülke ve dünya konjonktüründeki toplumsal gelişmelerle birlikte düşünülmelidir.

C- 1938-1950 ''Milli Şef'' İktidarı ve İşbirlikçi Burjuvaziden İhanete Adım Adım

Celal BAYAR'ın, işbirlikçi özlemlerle yanıp tutuşan ticaret burjuvazisinin temsilcisi olarak,1932'de Maliye Bakanlığı'na getirilmesine CHP'nin kontrolünü elinde tutmak isteyen bürokrat burjuva ve Kemalistler karşı çıkmış, bu durum iktidardaki bürokrat burjuvazi ve Kemalistlerle, İş Bankası grubu arasındaki çelişkileri su yüzüne çıkarmıştır. Oligarşinin ucuz öykü yazarlarının BAYAR-İNÖNÜ inatlaşması, ya da tarihsel BAYAR-İNÖNÜ ''düşmanlığı'' diye sorunu kişiselleştirerek anlatmayı pek sevdikleri bu olgunun sosyal temelleri, burjuva fraksiyonlarının arasındaki çelişkilerin, günlük politika malzemesi haline getirilmesinden başka bir şey değildir. M.KEMAL'in bir denge unsuru olarak, yaşadığı dönem boyunca bu çelişkiler, Kemalistlerin inisiyatifinde bir uzlaşma ile geçici çözümlere ulaştırılıyordu.

Yaklaşan II. Emperyalist Paylaşım Savaşı tehlikesinin yarattığı ekonomik, askeri, politik sorunlar; Kemalistleri adeta teyakkuz durumuna geçirmiş, bu durum, iktidar özlemi dizginlenemez hale gelen egemen sınıfların önüne, önemli, en azından kısa sürede çözemeyecekleri bir engel çıkarmıştır. Tüm özlemlerine karşın, bu koşullarda işbirlikçi ticaret burjuvazisi, ''her ne pahasına olursa olsun'' diyerek iktidara oynayamazdı. Savaş tehlikesi geçinceye kadar bekleyecekti. Fakat bu tehlikenin yarattığı ortamdan da azami ölçüde yararlanmayı hesaplayarak, hükümeti İNÖNÜ'ye devretmeleri, önlerindeki geçici tek yoldu. 1942-1950 dönemi, Kemalistlerin, egemen güçler içerisinde iktidar inisiyatifini elinde tuttukları son dönemidir. İç ve dış toplumsal-siyasal koşullar, Kemalistleri olabildiğince, ilişkileri merkezileştirmeye ve denetim ağını güçlendirmeye itmiştir. Bunun kentte ve kırda doğurduğu, sosyal sonuçlara bakarak, egemen sınıflarca İNÖNÜ'ye ''milli şef'' denilmiş ve dönem bu isimle anılır olmuştur. ''Milli Şef'', baskıların, gericileşmenin, hak ve özgürlükleri kısmanın simgesidir. Kürdistan'da elleri iyice kana bulanan Kemalist iktidar, köylülüğe korkunç baskı uygulamış, bir yandan jandarma dayağı, öte yandan köylünün tarlasındaki ürününe doğrudan el koyan ''tahsildar baskısı'', ''milli şef'' İNÖNÜ'nün şahsında özellikle köylünün unutamadığı bir imaj oluşturmuştur. Tüm yetkileri elinde toplama, uygulanan devletçilik politikası, savaş koşullarında artan milli duyguların iç politikada muhalefete karşı kullanılması, ilerici güçlere ülkeyi zindan etme ve şovenizm, ''milli şef'' kavramına anlamını veren uygulamalardır.

Bu döneme ilişkin sınıflararası ilişki ve çelişkileri, ülkeyi emperyalizmin kucağına sürükleyecek olan ekonomik, siyasi politikaları gözardı ederek, tarihi bir kesiti İNÖNÜ ile özdeş kılmak, ''özgün bir dönem'' vb. diyerek tarihsel ve sosyal gelişmeyi kişilerin şahsında açıklamak hatasına düşen bir kısım aydın çevreler, oligarşinin geleneksel idealist tarih anlayışının etkisinde olduklarını görememişlerdir.

Bu döneme ilişkin bir başka yanlış anlayış da , Kemalist küçük-burjuva diktatörlüğünün, halk kesimleri üzerindeki baskıcı ve saldırgan politikasına bakarak, onu, faşist nitelikli olarak değerlendirmektir. Oysa gerçekten de emekçi halka karşı saldırgan bir politika izlemesine ve uluslararası konjonktürdeki güçler dengesine göre hareket etmenin bir sonucu olarak, faşist Almanya'ya yakınlaşma-uzaklaşma manevralarına rağmen, bu dönemi, faşizm olarak nitelemek yanlıştır. Çünkü bu anlayış sahipleri , iktidarın halk üzerinde uyguladığı siyasi zorun şiddetine, yani salt kitleleri yönetmekte kullanılan araçlardan birinin niteliğini görüşlerine temel dayanak yapmaktadır. Oysa faşizm salt baskı ve şiddetin niteliğine, niceliğine göre belirlenmiş olsaydı, tüm ortaçağ devletlerini bir çırpıda faşist ilan etmemiz gerekirdi. Kemalist diktatörlük faşizmi uygulayacak sınıf temelinden yoksundur henüz. Faşist Rüştü SARAÇOĞLU hükümetini saymazsak, devlet kurumları ne aşağıdan gelen bir hareketle, ne de yukarıdan aşağıya, henüz faşistleştirilmiş değildir. Kaldı ki, bu anlayış sahiplerinin bir bölümü faşistleşme sürecini, 1923'lere kadar götürmektedir ki, bu ciddiye alınamaz.

Yaşanan savaşın getirdiği militarizm ve şovenizmi, küçük-burjuvazinin elindeki iktidara sıkıca yapışmasının yarattığı saldırganlık daha da arttırmıştır. İktidarın, muhalefetin hiçbir biçimine tahammülü yoktur. Zira iktidarı er geç elinden kaçıracağının korkusunu her geçen gün, bir kat daha şiddetle duymaktadır.

''Milli Şef Dönemi'' gericiliğinin bir diğer yönü, emperyalizmle olan bağımlılık ilişkilerinin ilk adımlarının bu dönemde atılmış olmasıdır. Savaşın sonuna dek ''müttefik'' ve ''mihver'' devletler arasında gidip-gelen Türkiye, savaş sonrası ''Milli Şef'' sayesinde ABD egemenliğine girdi.

Savaş dönemi içinde, gerek ekonomik, gerekse de siyasal alanda, bir faşist, bir ''burjuva demokratik'' kapitalist ülkeler yanına gidip-geldi.1941 yılında hem Almanya, hem de ABD ve İngiltere ile ekonomik ve siyasi ilişkiler sıklaştırılmıştı. 1942'de Almanya'dan 100 milyon mark askeri malzeme sağlanması karşılığında kredi alındı. Aynı türden anlaşmalar İngiltere ve ABD ile de yapılıyordu. Türkiye'nin savaş içindeki ihracatı ithalatını geçiyor ama öte yandan da emperyalizm ile olan bağları giderek gelişiyordu. Ekonomik hayatta giderek egemen olmaya başlayan tekelci burjuvazinin, işbirlikçi ilişkileri zorlamasıyla, zaten küçük-burjuvazinin doğasında varolan yalpalama ve sağa sola savrulma duruluyor; ''milli şef'' iktidarı gemisini emperyalizmin iskelesine doğru yanaştırıyordu.

Kısaca Türkiye, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı'nın dışında kalmış olmasına rağmen, hem savaş öncesi hem de savaş sırasında, savaşın dolaylı sonuçlarından olumsuz biçimde etkilendi. Ekonomik ablukanın yanısıra, içerde seferberlik ve diğer askeri harcamaların olağanüstü artması, bütçe gelirlerinin önemli kısmını alıp götürdü. Bunun ilk sonucu, İkinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı'nın (İBYSP) uygulamasının bir kenara bırakılması oldu. Sınai üretimdeki artış böylelikle durdu. Tarım üretiminde gelişme şöyle dursun, gerileme ortaya çıktı.

Öte yandan askeri ağırlıklı bütçe harcamalarının artması karşısında, hükümet ödemeler dengesini sağlayabilmek amacıyla, olağanüstü vergiler koyma yoluna gitti.

''Milli Şef Dönemi''ni en iyi anlatan, yürürlükteki Sanayi Teşvik Yasası'nı kaldırarak, topluma egemen kıldığı Milli Koruma Kanunu (MKK)'dur. Kanun, üretimin bütün safhalarında hükümete müdahale yetkisi veriyordu. Bütün ekonomik faaliyetler; sanayi, dağıtım, madencilik, çalışma ''toplumun, halkın, savunmanın çıkarlarına göre'' denetleniyor ve yönlendiriliyordu! öyle ki, hükümet özel üretimin nasıl olması, hangi ücretle çalışılması gerektiğine karışabiliyor ve üretilen malın devlete belli bir fiyatla satılmasına karar verebiliyordu.

Bütün bunlar kime, hangi sınıfa yaradı?

En önemlisi, MKK işbirlikçi burjuvaziye bir engel miydi?

Bazı güçlükler olmasına karşın esas olarak kanun, burjuvaziye karşı kullanılamamıştır. Bu dönem işbirlikçi burjuvazinin palazlanabilmesinin koşullarını yaratmıştır. Sermaye birikimi, tüccar sermayesi biçiminde, ilkel birikim de dahil, korkunç bir şekilde artmıştır. Stokçuluk, spekülasyon, vurgunculuk ''savaş zenginleri'' olarak tarihimize geçen, burjuvazi sınıfının elinde büyük birikimlerin toplanmasına yaramıştır. Nasıl bugün, işbirlikçi tekelci sermayenin kârlarının korkunç artmasına karşın, bunlarla birlikte türeyen 12 Eylül holdingleri, hayali ihracat vurguncuları, halkın ezilmesi pahasına ortalığı kaplamışsa; o gün de, savaş zenginleri, yani tekelci burjuvazinin yağmacı geleneklerini ve kültürlerini devraldığı burjuvalar türemiştir.

Hükümetin burjuvazi lehine aldığı kararlar ve politikalar sonucu oluşan birikimin belli başlı araçları şunlardı:

1) Devletin iç borçlanması (yani devlet bütçesinin kapitalistler ve tüccarlarca soyulması)

2) Yüksek enflasyon (halkın soyulması); köylülerin tarım ürünlerinin düşük fiyatlarla satın alınması (köylülüğün soyulması. Fiyatları devlet belirliyor-du ve bu da hep düşük oluyordu.)

3) Yüksek vergiler; özellikle köylüleri soyup soğana çeviren Toprak Mahsulleri Vergisi.

4) Düşük ücretler ve 13 saatlik-angarya da dahil-mecburi çalışma yasası.

Bütün bunlar tek bir şeye, ''sermayenin birikimine'' yol açan kapitalist tedbirlerdi. ''Milli Şef'', halkı soyup soğana çeviren bu ekonomik tedbirleri alırken, en ufak bir başkaldırıyı şiddetle ezmeyi ihmal etmiyordu.

Yine 1942'de, SARAÇOĞLU hükümetinin fiyatları serbest bırakması, tekelci burjuvazinin gelişiminde önemli bir yarar sağlamıştır. Bu uygulamayla fiyatlar yükselmiş, altın fırlamış, enflasyon başgöstermiştir. Böylece yoksul halk, açlığın pençesine itilirken, kapitalistler ceplerini doldurarak daha da palazlanmışlardır.

Sömürü öylesine yoğunlaşmıştır ki, sonunda hükümet vergi alamaz duruma geldiğinden, gözünü azınlığın sermayesine dikmiştir. Türkiye'deki azınlıkların elindeki sermayenin Türk burjuvazisine devri anlamına gelen Varlık Vergisi Kanunu (1942), kural olarak tüm burjuvalardan vergi alınmasını gerektiriyordu. Ancak bu sadece görünüşteydi. Hükümet üyeleri, milli şef İNÖNÜ, mecliste tüccar sınıfına yönelik ağır suçlamalarda bulunuyordu, ama bunların hepsi lafta kalıyordu ve halkı aldatmak içindi. Örneğin SARAÇOĞLU Meclis'te stokçulara, spekülatörlere veryansın ederken, diğer yandan en büyük spekülatörlüğü kendisi yapıyordu.

O dönem vurgunculara, spekülatörlere karşı oluşan tepki, bir bütün olarak tüm tüccarlara yönelmek yerine, azınlık sermayesi üzerinde yoğunlaştı. Konan ağır vergileri ödeyemeyen azınlık burjuvazisi, fabrikalarını, işyerlerini Türk kapitalistlerine bıraktı.(!)

Kapitalizmin özgün işleyişi, bürokratların görece bağımsızlığına da son veriyordu; öyle ki, CHP de sermayenin bu olağanüstü yükselişine zemin hazırladıktan ve sömürgeleşme sürecini başlattıktan sonra, programını değiştirip kendisini sömürücü sınıfların partisi ilan edecekti. 1947'de programını değiştirecek olan CHP savaştan sonra hazırladığı III.Beş Yıllık Plan'da, tamamen emperyalizmin ve burjuvazinin çıkarlarını gözetiyordu. Gerçi bu plan da II. plan gibi uygulanamadı, ama CHP'nin nereden nereye geldiğini göstermesi bakımından ilginçti. CHP'nin en otoriter adamı Recep PEKER kendi hükümet programında, özel teşebbüsü bütün gücüyle destekleyeceğini ilan ederken, gelecekte Kemalist iktidarın da sonunu ilan ediyor gibiydi.

Bürokratların burjuvalaşması, burjuvaların ekonomik güçlerini önemli ölçüde artırmaları, küçük-burjuva Kemalistlerin altından iktidar zemininin kaymasını başlatmıştı. Sermaye birikiminin tamamen ve hızlı bir tempoda iç sömürüyle sağlanmak istenmesi, işçi ve yoksul köylülerin durumunu iyice kötüleştirmiş ve kitlelerin rejime muhalefetini artırmıştı.

İşçi haklarının kısılması, zorla çalıştırma, kıtlık ve karaborsa, ağır vergiler... Tüm bunların faturası da sonuçta Kemalistlere çıkacaktı.

1923 Devrimi'yle birlikte Kemalistlerle burjuva fraksiyonları ve toprak ağaları arasında, Kemalistler lehine kurulan nispi denge, ticaret burjuvazisiyle bürokrat burjuvazinin işbirliğinden doğan tekelci burjuvazinin giderek güçlenmesiyle zorlanmaktaydı.

Savaş sonrası, bu iç gelişmeler üzerine artan emperyalist müdahale, Türkiye'de yeni sömürgeci ilişkilerin gelişimini, hızlandırılan bir sürecin başlamasına yol açtı ve derinleşen egemen sınıflararası çelişkiler DP iktidarının doğumunu getirdi.

D- Kemalist Döneme Genel Bir Bakış ve Kemalizmin Bugün İktidar Mücadelemizdeki Yeri

Kemalizmin özü, emperyalizmin açık işgali koşullarında emperyalizme karşı, ''Ya İstiklal Ya Ölüm'' şiarında somutlaşan politik tavırdır.

1923 Devrimi tamamlanamamış bir burjuva demokratik devrimdir. Bu devrimin öncülüğünü; emperyalizm ve proleter devrimler çağında bir millî burjuva sınıfının ve burjuva demokratik devrimini kaldığı yerden alarak geliştirecek işçi sınıfının nicel ve nitel gücünün yokluğu koşullarında, bir ara sınıf olan küçük-burjuva radikalleri omuzlamıştır.

Osmanlı kapıkulu bürokrasisinin alt zümresinden gelen ve İttihat Terakki'nin misyonunu tarihsel anlamda devralan asker-sivil aydınlar, Osmanlı feodal-komprador devletini yıkarak yerine kendilerinin (Kemalistler) belirleyici güç, diğer burjuva fraksiyonlarının da ortak olduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuşlardır.

Tercihini kapitalizmden yana yapan Kemalist iktidar, feodalizmi üstyapıda tasfiye etmiş ama ekonomik güçlerine dokunamamış, dolayısıyla toprak devrimini yapamamıştır. 1932'lere kadar tüm politikalarının eksenini, ''milli burjuva'' yaratma amacı oluşturmuştur. Dolayısıyla sermaye birikimini sağlamak için, burjuva muhalefet dahil tüm emekçi kesimlerine baskı uygulamış, Kürt ulusunun haklarını tanımayarak katliamlar düzenlemiş, baskı yasaları birbirini kovalamıştır. Saksıda burjuva yetiştirir misali her türlü desteği esirgemediği ticaret burjuvazisi; sanayileşme yerine ucuz, kapkaççı yollardan sermayesini büyütmeye devam etmiştir.

1932'den sonra başlayan planlı dönemde, devletçilik politikası uygulanmış, devletin öncülük ettiği sınai kurum ve kuruluşları, bürokratların arpalığına dönüşmüştür. II. Dünya Savaşı koşulları, daha önce palazlanmaya başlayan işbirlikçi burjuvaziyi daha da geliştirmiş,1943'lerden sonra işbirlikçi burjuvazi, iktidardaki güç dengelerini sarsmaya başlamıştır. Baştan beri tercihini kapitalizmden yana yapan Kemalistlerin, Birinci Beş Yıllık Plan'la başlayan ve Sovyetlerle ilişkilerin daha da somut desteğe dönüşebilmesi, burjuvazi ve toprak ağalarının yoğun anti-komünist kampanyalarının etkisiyle engellenmiştir.

Dünya pazarlarının emperyalizm tarafından paylaşıldığı koşullarda, geri bir tarım ülkesinin, bağımsız kapitalist yol ile bir kapitalist sanayi ülkesi olma şansı bulunmadığından -rekabet koşullarının elverişsizliği, yetersiz sermaye birikimi, öncünün niteliği vs. nedenlerle- emperyalizmle tekrar ilişki kurularak, onun ülke içinde zehirli kolları olacak olan, işbirlikçi burjuvazi desteklenmiş, tarih acı da olsa toplumsal yasaların gereği olarak Kemalistlerin hayallerini yıkmış, Kemalizmin kendini yadsıması demek olan (ve tüm küçük-burjuva yönetimlerin çoğunlukla başına geldiği gibi) sömürgeleşme adımları, kendi iktidarlarının mezarını kaza kaza ilerlemiştir.

Ne Milli Koruma Kanunları, ne de devletçilik, ne planlı kalkınma programları, ne Takrir-i Sükun yasaları, milli zulüm ve asimilasyon politikaları, ne de emekçi halkımıza yönelik baskı, yasak ve anti-demokratik uygulamalar, Kemalistleri, böylesi bir sondan kurtaramamıştır.

Görülmektedir ki, ne 1920, 1923, 1943 dönemlerinin Kemalizm imajı, ne de bugün kendine Kemalist diyenlerle geçmiş dönemin Kemalistleri birebir aynıdır. Bugün sorunun bizi doğrudan ilgilendiren yanı Kemalizmin bir küçük-burjuva sınıf tavrı alma yanıyla, geçirdiği evrim ve bugünkü konumudur.

Açık işgal koşullarında, emperyalizme karşı küçük-burjuvazinin radikal politik tutumu olan Kemalizm üzerine çeşitli anlayışlara değindik. DEVRİMCİ SOL, THKP-C hareketinin ideolojik ve siyasi olarak devamı olduğundan, burada THKP-C'nin, Kemalizm değerlendirmelerine de kısaca değinmek ve Kemalizmin artık bugün bizi ilgilendiren yanına açıklık getirmek istiyoruz.

THKP-C'nin devrim, devrimin yolu, strateji ve taktikler konusundaki görüşleri, bizim için nasıl önemliyse, sınıfların çözümlenmesi ve devrimde mevzilendirilmesi de, çeşitli siyasi oluşumların yerli yerine oturtulması da o denli önemlidir. THKP-C'nin yaptığı Kemalizmle ilgili tespitlerde, Kemalizmin anti-emperyalist yanının abartıldığını; dolayısıyla Kemalistlerin ''Ya İstiklal Ya Ölüm'', ''İstiklali Tam Türkiye'' sloganlarının her dönem hakkını verdikleri ve ona uygun davrandıkları gibi bizi yanlış sonuçlara götürebilecek değerlendirmeler görüyoruz.

THKP-C savunmasında, Marksist-Leninistlerin ''İkinci Milli Kurtuluşçular'' olduğu söylenmektedir. Aslında DEVRİMCİ SOL'un Anti-Emperyalist, Anti-Oligarşik Demokratik Halk Devrimi mücadelesinin, anti-emperyalist yanını vurgulamak için ''milli kurtuluşçu'' olduğunu da söyleyebiliriz. Fakat DEVRİMCİ SOL salt bir milli kurtuluş hareketi değil, azami hedefi sınıfsız toplum olan Marksist-Leninist bir harekettir. Bu nedenle mücadelemiz her ne kadar ''milli kurtuluş''çuluğu kapsıyorsa da bu talidir. Çünkü bizim asıl niteliğimiz toplumsal kurtuluşçuluğumuzdur. THKP-C'ye ait kaynaklarda bu ikisi arasında gereksiz benzetme yapılmakta ve Demokratik Halk Devrimi mücadelesinin, anti-emperyalist yönüyle kurtuluş savaşı adeta özdeşleştirilmektedir. Bu bir abartmadır. Kuşkusuz THKP-C gibi, tarihte toplumu ileriye götüren her girişime sahip çıkıyoruz. Kemalizm geleneği de bunlardan biridir. Ama Marksist-Leninistlerin kendi bağımsız çizgileri vardır. Bu anlamda ''İkinci Milli Kurtuluşçular'' adlandırması, Marksist-Leninist bir hareketi niteleyemeyeceğinden yanlıştır.

Kemalistler açık işgale karşı tavır almış, fakat işgal kırılıp emperyalistler ülkeden kovulduktan sonra, giderek gericileşmişlerdir. Milli bir kapitalizm yaratma çabalarından, işbirlikçi tekelci burjuvaziye angaje olmaya kadar geçirdiği değişim sürecinde Kemalistler; gerici, baskıcı şoven politikalarıyla, halkın değil, egemen sınıfların yanında olduklarını çok açık bir biçimde göstermişlerdir. Ancak bu süreç içindeki değişimleri, THKP-C tarafından yeterince irdelenememiştir. Küçük-burjuvazinin, açık işgal koşullarında emperyalizme tavır alışı olan Kemalizmin, uzlaşmacı ve radikal ikili karakterinden bugün ağır basan yan uzlaşmacı yandır.

Kemalizm savunucuları, bugün, mevcut düzenin devamından yana olup, Kurtuluş Savaşı'ndaki radikalliklerinden yoksundurlar. Özellikle 12 Mart açık faşist darbesiyle örgütlülüklerinin dağıtılmasından sonra, çoğunluğu reformist burjuvazinin sözcüsü durumuna gelmiş, bir kısmı burjuva demokrasisinin savunuculuğuna yönelmiş, daha güçsüz bir kesimi ise barışçıl bir sosyalizm savunuculuğu yaparken, çok az kısmı da cuntacı eğilimlerini korumuşlardır. Faşist darbe öncesi, 1971 koşullarında önemli sayılabilecek bir güç olan Kemalist kesim üzerinde, THKP-C'nin önemle durması anlaşılır bir şeydir. Fakat 12 Mart açık faşist darbesinden sonra, radikalliklerini tamamen yitiren, ve çeşitli burjuva fraksiyonlarına angaje olan Kemalistlerin bugün ciddiye alınacak bir gücü yoktur. Ve bugün, emperyalizme radikal tavır alış içinde olan Kemalistlerin varlığından da söz edilemez. Ancak, anti-emperyalist mücadelenin yükseldiği veya açık işgal koşullarında, yeniden radikalleşmeleri olasıdır.

Anti-Emperyalist, Anti-Oligarşik Demokratik Halk Devrimi mücadelesin de, çok sınırlı bir güç de olsa Kemalistleri, mücadeleye katmak için yoğun bir ideolojik mücadelenin gerekliliği ise ayrı bir sorundur. Yalnız bu politika, Kemalistlere gereğinden fazla önem vermek anlamında değil; anti-emperyalist, ilerici-demokrat tüm güçlerin, küçük ve orta burjuvazinin, bilinen asker-sivil aydın kesiminin mücadeleye katılımının sağlanması kapsamında kavranmalıdır.

IV- TÜRKİYE'NİN YENİ-SÖMÜRGELEŞME SÜRECİ YA DA BURJUVAZİNİN İHANET TARİHİ

A- 1950'li Yıllar ve Oligarşik Diktatörlüğün Oluşumu

Bugün ülkemizin zenginlikleri ABD emperyalizmi tarafından talan ediliyor, halkımız açlığa, sefalete mahkum ediliyor, ulusal onurumuz çiğnenmeye, kültürümüz yok edilmeye çalışılıyor.

Ülkemizde cuntalar birbirini izliyor; devrimciler, yurtseverler alçakça kurşunlanıyor, işkencehanelerde, darağaçlarında, zindanlarda katlediliyor, halkımızın onuru devrimciler zindanlara dolduruluyor...

Bugün ülkemizde hayat pahalılığı, ahlaksızlık, fuhuş diz boyu olmuş, hukuktan, kanun devletinden, insanlık ve yurttaşlık haklarından sözedilemiyor...

Bunları çoğaltmak mümkün. Çoğaltmaya gerek yok. Fakat sormak gerek: NEDEN?

Bu duruma nasıl getirildik?

Tüm bu yaşananların sorumlusu kim?

Tüm bu soruların cevabını bulabilmek için, biraz geriye, tekrar yakın geçmişimize bakmamız gerekiyor.

1940'lı yılların başından itibaren SARAÇOĞLU hükümetinin uygulamalarıyla, emperyalizmle işbirlikçi ilişkilere giren burjuvazi güçlenmeye başladı. İktidar, savaşın sona ermesiyle birlikte ABD'nin koruyuculuğunu ve yardımını istemeye yöneldi.

Nedir, bu yardım ve koruyuculuk isteminin anlamı? Burjuvaların halkı, bu burjuvaların kendi silahlı güçleri yok mudur ki, öksüz bir çocuk gibi emperyalizmin kollarına atılmak için çırpınıyor? Nerede egemen sınıfların ''her biri bir tarih açıp bir tarih kapatan'' güçlü sultanları? Milliyetçilik, vatanseverlik diye diye kendi vatanından, kendi halkından ''koruyuculuk ve yardım'' istemeyip emperyalistlerin, yani ''dış mihraklar''ın kollarına atılmak, oligarşinin apoletli generallerine bir şeyler anımsatıyor mu?

Egemen sınıfların tarih görüşü ve gerici hükümetleri bunu, ''savaş sonrası bozulan ekonomik durumumuz ve SSCB saldırganlığı'' karşısında ''hür dünya ile daha sağlam ilişkiler kurmak, gelişmek ve güçlenmek için, askeri ve ekonomik yardım almak'', ''Batı'ya sığınmak'' olarak açıklıyor.

İşbirlikçilik için ileri sürülen gerekçeler, yaşanılan tarihin, toplumsal gerçekliğin çarpıtılmasından ve yalandan başka bir şey değildir. Zira şu unutulmamalıdır ki, Kurtuluş Savaşı sonrasında ülkemizde ekonomik durum çok bozuk olmasına rağmen, emperyalistler ülke politikasında söz sahibi olamamıştır.

Peki öyleyse aynı ekonomik güçlükler karşısında birbirinin tam tersi bu tavır nasıl açıklanabilir?

Bunun en önemli nedeni, 1923'te Kemalist iktidar karşısında işbirlikçi sınıfların güçsüz olmasıdır.1940'larda ise bu durum değişmiş, gelişen ve palazlanan işbirlikçi burjuvazi, ülkemiz halklarını ABD emperyalizmine soydurarak, bu talan ve yağma sofrasından kendisi de nasiplenmek amacıyla, ihanet politikasını sahneye koymuş ve Kemalist iktidarı bu doğrultuda politika değişikliklerine zorlamıştır.

Gelelim şu ünlü ''Sovyet saldırganlığı''na! Bu da iğrenç bir demagojiden ibarettir. Tarihi belgeler tersini kanıtlamakta, burjuvazinin kendisi bile bugün konuyu derinlemesine açmaya cesaret edememekte, hasır altı etmeye çalışmaktadır. Zira kamuoyunda yapılabilecek bir tartışma, işbirlikçilik ve ihanet politikasını teşhir etmeye yetecektir.

Oysa bu resmi ''gerekçelerin'' ardında koskoca bir ihanet özlemi yatıyordu. Anti-emperyalist küçük-burjuva radikalizmi giderek bürokrat burjuvazinin sözcülüğüne soyundu. Bürokrat burjuvazinin bir kanadı ticaret burjuvazisi ile girdiği ortaklık ilişkileri sonucu tekelleşmeye başladı. Savaş ekonomisi şartlarında giderek gelişen, savaş sonrası ise iktidara doğru uzanan yerli tekelci burjuvazi, emperyalist sermaye ile tatlı ortaklıklar kurmak istiyordu.

İşte tüm resmi gerekçeler, bu noktada ihanetlerinin ideolojik kılıfı olmaktadır. Temelini II. Emperyalist Savaş sonrası gelişen ''soğuk savaş'' politikasında bulan Sovyet düşmanlığı, anti-komünizm ve tırmanan gericilik, bu ideolojik kılıfın en temel motifleridir.

Nasılsa halkın kanını iliklerine kadar sömürerek güçlenmişler, savaş döneminin tüm olumsuzluklarının faturasını Kemalistlere çıkarmışlar, emperyalizmle girilen ilişkiler karşısında, ''bağımsızlık elden gidiyor'' diye çırpınan bir avuç sosyalisti yok etmişlerdir. Artık efendileri Amerika'ya, kapılar ardına kadar açılabilir ve gelin birlikte sömürelim dememeleri için önlerinde pek bir en gel kalmamıştır.

Diğer yandan çağımızda insanoğlunun yaşadığı tüm acılarda büyük katkısı olan ABD emperyalizmi pusuya yatmıştır. Ülkemizi soyup soğana çevirmek için, ülke içindeki yardakçılarının elverişli ortamı sağlamalarını beklerken, hiç de boş durmamaktadır.

Bir taraftan geliştirdiği yeni-sömürgecilik metodlarıyla ülkemizi boyunduruğu altına almak için sinsi planlar tezgahlarken, diğer yandan da uluslararası ilişkilerde, buna uygun diplomatik-siyasi manevralar yapmaktadır. Örneğin İspanya, Yunanistan gibi diktatörlüklere ve krallıklara dil uzatmayan ABD senatosundaki konuşmacılar, Türkiye'deki tek parti yönetiminden şikayet ediyor, ve Türkiye'de çok partili demokrasiye geçilmesi için ABD hükümeti ve uluslararası güçlerden ülkemize baskı yapılmasını istiyorlardı.

II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası geliştirilen yeni-sömürgecilik metodları, ABD emperyalizmi güdümünde Marshall-Truman Planlarıyla, ekonomik ve askeri yardım, ikili anlaşmalar ve askeri paktlar aracılığıyla tezgahlanmaktadır.

İzlenecek yol belli olmuştur artık...

Devlet yönetiminde ağırlığını gittikçe duyuran yeni güçler, hâlâ Kemalistler lehine olan nispi dengeyi zorlamakta, ekonomi politika da buna göre biçimlendirilmektedir. Emperyalizmle girişilen işbirliği sonucu alınan bu ''yardım''lar, ikili anlaşmalar ve ittifak ilişkileri, tekelci burjuvazinin ekonomik ve siyasi gücünü arttıracak ve adım adım iktidarı ele geçirecektir. Fakat bu gelişim birdenbire olmayacak ve 1950'lere değin sürecektir.

Yeni olan nedir?

Yeniden emperyalizmin kucağına düşmek...

Yani 1900'lerin yarı-sömürge Türkiye'sine, farklı tarihi toplumsal koşullar da, farklı biçimlerde geri dönmek... Bağımsızlıktan sömürge ilişkilerine teslimiyet! Yani ihanet! Egemen sınıfların tarihi, ihanetin tarihidir.

Bu, çağımızda sosyalizme yönelemeyen tüm küçük-burjuva iktidarlarının kaçınılmaz yazgısıdır. Kemalist iktidarın kaderi de bundan farklı olmamıştır. Küçük-burjuvazinin tipik özelliği olan yoksul halka güvenmeme, onun çıkarlarına hizmet eden adımlar atmama, ömrünü iyice kısaltmış ve sonuçta iki tarafa da ''yaranamadığı'' için tarihindeki devrimci misyonunu tamamlama aşamasına gelmiştir.

Bu sürecin gelişmesine kısaca değinelim.

Çok partili döneme geçmeden önce tekelci burjuvazi, toprak ağaları ve tefeci bezirganlar, dönemin tek partisi olan CHP içindeydiler. Fakat CHP içinde, önemli etkinlikleri olmasa da henüz sinmemiş Kemalist kadroların da bulunuyor olması, işbirlikçi sınıfların bu politikalarını istedikleri gibi hayata geçirmesini engelliyordu. Örneğin Köy Enstitüleri girişimi ve 11 Haziran 1945'de, CHP içindeki Kemalistlerin, daha sonra kuşa çevrilen ve uygulanamayan Toprak Reformu Yasası'nı meclisten geçirmeyi başarmaları, bardağı taşıran son damla olmuş, sonuçta yasalaşan Toprak Reformu, özellikle toprak sahipleri içinde geniş tepkiye yol açmıştır. Ve sonuçta Toprak Reformu'nu uygulatmamışlardır.

Zaten uzun süredir çok partili rejim isteyen burjuvazinin baskılarının giderek güçlenmesi karşısında, bundan kısa bir süre önce (19 Mayıs 1945) İNÖNÜ, rejimin liberalleşeceğinden ve muhalefet partilerinin kurulması gerektiğinden söz ederek oligarşinin önlenemez yükselişini teslim ediyordu. Bu kararda hiç şüphesiz iç koşullar kadar, tüm dünyada ''demokrasinin zaferi'' olarak yankı bulan faşist Almanya'nın yenilgisinin ardında, galip emperyalist ülkelerin kendilerine göre bir düzen yerleştirmek için uyguladığı baskıların da rolü olmuştur.

Yasalaşan toprak reformu ise toprak sahiplerinin fiilen muhalif saflarda yer almasına neden olmuştur.

Ve 7 Ocak 1946 günü CHP'den tekelci burjuvazi ve toprak sahiplerinin temsilcisi DP doğdu. Ve 1946 seçimlerinde 65 sandalye kazandı. Yeni mecliste, Kemalistlerin ayak seslerine, emperyalizm ve işbirlikçilerinin ayak sesleri karışıyordu.

Henüz iktidarını koruyan CHP, ona daha sıkı sarılmak için hızla, egemen sınıfları memnun eden kararlar çıkarmaya ve gericileşmeye başladı.

1947 Şubat'ında, tekelci burjuvazinin temsilcisi bürokratlardan oluşan bir komisyonun, Türkiye İktisadi Kalkınma Planı (Vorner Planı) adıyla hazırladığı plan; 26 Mayıs 1947 tarihinde çıkarılan Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu'nun ek bir madde ile emperyalist sermayeyi davet yasasına dönüştürülmesi; yine bu dönem emperyalist ülkelerden sermaye ihracını teşvik edici önlemlerin yanında, kamu gelirlerinin ağırlıkla karayolu yapımı gibi, pazarı genişletici altyapı yatırımlarına yönelmesi bunun örnekleridir.

Ülke bağımsızlığına ihanet, Türkiye'nin, Avrupa kapitalizminin imarı için planlanan, 10 milyon dolarlık payla Marshall yardım programına dahil edilmesiyle, Türkiye'nin emperyalist Avrupa'nın tahıl ve hammadde deposu haline getirilme politikalarıyla sürdürülüyordu.

Egemen sınıflar, ABD emperyalizmi tarafından hazırlanan uluslararası iş bölümünde, Türkiye için belirlenen bu rolü, ülkemizin yağmalanması için gönüllü suç ortaklığını büyük bir iştahla kabul ettiler.

''Yardımlar''la birlikte ABD tarafından öne sürülen ve kabul edilen istekler şunlardı:

1) Türkiye'nin aldığı borç ve bağışlarla Amerikan savaş sanayiine müşteri olması; (ABD askeri yardımı alarak, savunma masraflarından ''tasarruf etmek'', TC hükümetlerine bulunmaz bir lütuf gibi geldi ve kabul edildi.)

2) Türkiye'nin tarıma ve tarıma dayalı özel sermaye ağırlıklı sanayileşmeye öncelik verip, ağır sanayinin bir kenara bırakılması. (Egemen sınıfların çıkarları bu istekle uyuşuyordu.)

3) Yabancı sermayeye ve mallarına kapıları açmak; serbest dış ticarete gitmek isteği...(Ki bu istek emperyalizm ile çelişmelere neden oldu. Zira II. Paylaşım Savaşı sonrası, sermayenin, korkunç boyutlara varan temerküzünün yarattığı kaosla yan yana duran, pazarların iyice daralmışlığı, emperyalizmin krizini her geçen gün daha da derinleştiriyordu. Bu nedenle, kendisine yeni pazarlar arayan Yankee emperyalizmine, Türkiye egemen sınıflarının karşı çıkması kabul edilemez bir şeydi. Özellikle dış ticaret serbestisi üzerine çelişki ve çatışmalar, yerli ve yabancı sömürücü sınıflar arasında, bu yağma ve talandan daha fazla pay alma mücadelesinin arenası oldu. Emperyalizm bu dönemdeki isteklerini, sonraki yıllarda kademeli olarak kabul ettirecekti.)

Emperyalizm, Türkiye'den bu tür ekonomik imtiyazların yanı sıra, NATO, CENTO gibi emperyalist askeri ittifaklara girmek, üs anlaşmaları yapmak gibi başka birçok tavizi de, yine aynı yolla elde etti.

Siyasal gelişmeler, ABD emperyalizminin kucağına atılma süreciyle birlikte, CHP ve DP arasındaki gericileşme yarışına dönüşerek devam etti. CHP'nin gerek 1947 Kurultayı'nda ve gerekse 1950 seçimlerinde ilan edilen parti politikası ve programı, gericileşmenin en büyük kanıtıydı. CHP'nin bu doğrultuda hızlı adımlar atmasına ve millici özelliklerini yitirmeye başlamış olmasına rağmen o günkü koşullarda egemen sınıflar ve ABD emperyalizmi için çıkarlarına cevap verecek durumda olmadığından çok daha güvenilir bir siyasal dayanak ortaya çıkmıştı: Demokrat Parti (DP).

1950 seçimlerinde ABD, açıkça DP'yi destekledi. Amerikan finans çevrelerinin temsilcisi Amerikan Haber Ajansı, kitap ve broşürlerle DP'nin seçim kampanyasına bizzat katıldı.

Emperyalizmin desteğinde gelişmek ve tekelleşebilmek arzusundaki işbirlikçi burjuvaziyle, toprak ağalarının ve tefeci tüccarların ittifakının (oligarşi) temsilcisi DP, seçime büyük avantajla girdi. Ve yıllar süren ''Milli Şef'' döneminin baskı ve zulmünden yılan, savaş dönemi uygulamalarıyla iyice yoksullaşan halkın tepkilerini yedekleyerek, hürriyet ve demokrasi havariliğini elden bırakmayarak, 1950 seçimlerini kazandı. Yeni meclis, 1923'lerin Kemalistlerinin milli duygularıyla değil, emperyalizm ve işbirlikçi oligarşinin ayak sesleriyle açıldı.

1950 seçimleri sıradan bir iktidar değişikliği değildir. Bu iktidar değişikliği Kemalistlerin iktidardaki etkinliklerinin son bulması ve oligarşinin hakim güç olmasıdır. Darbesiz, kansız, silahsız ama mevcut koşulları çok iyi değerlendirerek, yalan ve demagojiyi temel alan bir propagandayla, ''demokrasiye geçiş'' maskesi altında gerçekleştirilen bu iktidar değişikliği ile birlikte, radikal sivil ve asker aydınlar ile bağımsız kapitalist kalkınmadan yana olan güçlerin tüm etkinliği yok edilerek, yerine emperyalizm ve oligarşinin tam hakimiyeti sağlanıyordu. Adnan MENDERES'in kişiliğinde cisimleşen egemen sınıfların işbirlikçi ihanet ilişkileri, özgürlüğün-demokrasinin değil, yeni-sömürge Türkiye'nin, açık işgal yerine gizli işgal zincirleriyle bağlanmasının tarihsel dönüm noktasıdır.

Emperyalizmin de içerisinde dolaylı olarak yer almaya başladığı DP iktidarıyla, 23'den beri Kemalistler lehine olan nispi denge bozulmuş, oligarşiden yana değişmiştir. Ama buna rağmen uzun süre Kemalistler tümüyle tasfiye edilemeyecek, özellikle ordu içindeki güçlerini büyük oranda muhafaza edeceklerdir.

B- Emperyalizmin Gizli İşgali ve Bağımlılık Zincirlerinin Ülkeyi Sarması

Emperyalizm ve yerli işbirlikçilerinin programının başarıya ulaşabilmesi için, bağımlılık zincirlerinin ülkeyi tamamıyla sarması gerekiyordu. Bu zincirin en önemli halkaları ise devlet, onun silahlı gücü olan ordu ve diğer aygıtlardı. Elde edilen siyasal iktidar aracılığıyla, mevcut devlet aygıtının tüm kurumları, emperyalizmin bu yeni sömürü yöntemine uygun biçimde yeniden biçimlendirilmeli, yağma ve talan düzeninin kurumlaştırılması sağlanmalıydı.

Bu yeni sömürü yöntemlerinin ve bağımlılık ilişkilerinin adı ''yeni-sömürgecilik''tir. Bu program uyarınca, emperyalizm, kendi çıkarlarının koruyucusu bir işbirlikçi burjuva sınıfı yaratmış ve bu sınıfla ittifak oluşturan sınıfları da temsil eden DP'yi iktidar yaparak, birinci hedefine ulaşmıştı. Geriye gizli işgalin gerçekleştirilmesi kalıyordu.

En önemli hedeflerden biri, devletin temel dayanaklarından olan orduydu. Onun ele geçirilmesi gerekiyordu. Böylece hakim ittifak oligarşinin en büyük desteği olacak olan ordu, emekçi halkın iktidar mücadelesi hesaplanarak, iç savaş koşullarına göre organize edilecek, emperyalizm ve oligarşinin denetimindeki bir işgal ordusu haline getirilecekti. Tabii ''ulusal ordu'' etiketini atmadan...

Yani açık işgal şartlarında tekelleri bekleyen, bankaları koruyan ve halkımıza süngü çeken İngiliz, Fransız, İtalyan emperyalist askerleriyle, ABD askeri araçlarıyla donanmış ''Mehmetçik'', nöbet değiştirecekti. ''Mehmetçik'', yeni görevine ''vatan ve millet'' yutturmacası ile, korkutularak, cahil ve kültürsüz bırakılarak, ama ille de kendine yabancılaştırılarak, daha o zamandan hazırlanacaktı.

Ordunun emperyalizm açısından taşıdığı bu önemi, R. Mc. NAMARA, 1967 yılında Parlamento Komitesi'nde yaptığı konuşmada şöyle belirtiyordu:

''Latin Amerika ülkeleri için, 1968 mali yılı askeri yardım programının görevi, bu tehditlere (devrim tehdidi -b.n-) karşı koyabilmek için gerekli araçlar yaratmak olacaktır. Daha özel olarak Latin Amerika'ya yapılan yardımın ana amacı, mümkün olan yerlerde, polis ve diğer güvenlik kuvvetleriyle birlikte ülke içi güvenliği sağlayabilecek, yarı-askeri görevleri yerine getirebilecek güçlerin sürekli olarak geliştirilmesidir.'' (Çağdaş Kapitalizmin Bunalımı, s.188)

Bu amaçla emperyalizm, hızla planını uygulamaya girişti. Zaten eski iktidar döneminde bu konuda önemli adımlar atmış olan emperyalizm, askeri anlaşmalar ve ittifak ilişkileri içerisinde sağladığı askeri teçhizat ve yardımlarla, çalışmalarına kaldığı yerden devam etti. Ordunun eğitiminden, rütbe düzenlemelerine kadar birçok ilişkiye müdahale etti. Orduyu kazanmak için bir dizi başka yol ve yöntemlere de başvurdu. Önce ABD ordusunun ikmal, eğitim ve harekat bilgilerini içeren talimatnameleri tercüme edilerek aynen uygulanmaya başlandı. Bütün askeri okullar Amerikan askeri okullarına benzetildi. Amerikalı uzmanlar bu okullara eğitmen olarak getirildi; öğrenciler ABD'deki okullara gönderildi. Kimin için? Yoksulluğun, yeraltı ve yerüstü servetlerimizin yağmalanmasının ya da sömürünün bekası için! Mc.NAMARA'nın da itiraf ettiği gibi, yeni-sömürge Türkiye'de ordu, ülkesini emperyalizme karşı Kuvva-i Milliye ruhuyla korumak için değil, kendi halkına karşı emperyalist soyguncuları korumak için vardır. Bu mudur ülkeye kol-kanat germek?

Onların milliyetçiliği buydu.

Ülkeyi ''kollama ve koruma''dan bunu anlıyorlardı.

1945'lerden sonra başlayan DP iktidarı döneminde, önemli mesafeler kateden bu program, 1960'lardan sonra, ordu içindeki yüksek rütbeli generallerin satın alınması (OYAK vb.) yöntemlerle çok daha hızlandırılacak ve 12 Mart'la birlikte, ordu içinde hâlâ varlıklarını sürdüren Kemalist unsurlar tamamıyla tasfiye edilerek, oligarşinin iktidarı sağlamlaştırılacaktır.

Oligarşi hiç şüphesiz çıkarları birbirleriyle uzlaşan ama kendi aralarında bir sömürü savaşı da veren gerici sınıfların birlikteliğiydi. Zira tekelci burjuvazi, ABD emperyalistleri tarafından desteklenmesine karşın, iktidarı tek başına ele alabilecek kadar güçlü değildi. Ülkedeki kapitalizm kendi iç dinamiği ile değil, daha baştan emperyalizmle bütünleşerek gelişmiştir. Gelişmekte olan tekelci burjuvazi yalnız başına, emperyalizm ile ittifakını sürdürerek kapitalist üretim ilişkilerini idame ettiremezdi. Dolayısıyla, zorunlu olarak, iktidarı prekapitalist sınıflarla, yani büyük toprak ağaları ve tefeci tüccarlarla paylaşmak zorundaydı. İktidarın paylaşılması mevcut sömürüden fazla payı kapma savaşımının da şiddetli olmasına neden oluyordu. Oligarşi içi çelişkiler, tekelci burjuvazinin giderek güçlenmesine paralel olarak, kendini çeşitli siyasal, ekonomik politikaların uygulanmasında göstererek süregeldi.

Demokrat Parti iktidarı ile birlikte kapitalizmin gelişmesi hızlanmıştır. Pazarın giderek genişlemesi, bir yandan toplumsal üretim ve görünüşte de olsa ''nispi refah''ı arttırırken, diğer yandan da kentleşme ve ulaşım gelişmiş, ülkeyi adeta bir ağ gibi sarmıştır. Geçmiş dönemlerde halk üzerindeki zayıf denetim, yerini, çok daha güçlü oligarşik devletin otoritesine terketmiştir. Ordu, polis ve diğer pasifikasyon-propaganda araçları güçlendirilerek, ülkenin her köşesinde egemenlik kurulmaya başlanmıştır.

Oligarşik devlet aygıtının baskı ve pasifikasyon araçlarının güçlenmesi, aldatıcı (nispi) refah ve kökleri ta merkezi feodal Osmanlı Devleti'ne dek uzanan ''yıkılmaz-karşı konulmaz'' devlet imajıyla birleşerek, emekçi halkımızın düzene olan tepkilerinin pasifize edilmesine yol açıyordu.

''Suni denge'' olarak adlandırdığımız bu olgu, ülkemizde her türlü reformizmin ve statükoculuğun objektif temelini oluşturmaktadır.

Açıktır ki, bu yıllardan itibaren hızla ABD'nin bir eyaleti olma sürecine giren ülkemizde, ekonomik ve siyasi yapının hızla değişmesi, emperyalizme bağımlı çarpık kapitalist üretim ilişkilerinin egemen hale gelmesi, bu değişime bağlı olarak sosyal ve kültürel yapıda da değişmeler yaratmıştır.

Çarpık kapitalizmin gelişmesi, kentlerde montaja dayalı sanayi tesislerindeki artış, hızlı bir kentleşmeyle birlikte yeni sosyal-kültürel sorunları da birlikte getiriyordu.

Kırsal kesimdeki gelişmeler de bundan farklı değildi. Tüccar, tefeci ve toprak ağalarının azgın sömürüsüne, artan nüfusa bağlı olarak aile içi toprak bölünmelerinin yarattığı hızlı yoksullaşma da eklenince, köylü hızla topraksızlaştı. Böylece köylülük, ya toprak ağalarının pençesi altında boğaz tokluğuna çalışacak ya da büyük kapitalist çiftliklerde tarım proletaryası olarak azgınca sömürülecekti. Bu durumda çaresiz kalan köylü, yeni açılan ''sanayi tesisleri''nde iş bulmak umuduyla kentlere gelmiş ve köyden kente göç olgusunun gelişmesine neden olmuştur. Bu göçler ülkemiz tarihinin en büyük göçleridir ve hâlâ sürmektedir. Çarpık kapitalist üretim ilişkileri halkımızı işsizliğe, açlığa, evsizliğe, insani ilişkilerin parçalanmasına, yalnızlığa, bireyciliğe mahkum etmiş, pasifikasyonu sürekli kılmıştır. İşte oligarşinin ve emperyalizmin halkımıza armağanı bunlardır.

Artan hayat pahalılığı, işsizlik, yoksullaşma ve geçim derdi ile boğuşan halkın bilinci, açgözlü tekellerin sömürü politikasına uygun tüketim kültürü ile karartılmıştır. Karnı aç, çocuğu eğitimsizken TV almak için çırpınan, Toto, Milli Piyango peşinde ekmek arayan insanı kim yarattı? BAYAR'ların, MENDERES'lerin, DEMİREL'lerin, KOÇ'ların, SABANCI'ların eseridir bunlar!

Bugün de egemen sınıfların yağma ve talanı sürüyor. Vurguncular, hayali ihracatçılar, mafya zenginleri, kaçakçılar bizzat devlet eliyle palazlandırılırken, yaratılan tüketim kültürüyle bilinci karartılan işçi sınıfı ve diğer emekçi tabakaların örgütlenme ve mücadele geleneklerinin olmayışı da bu dizginsiz sömürü ve zulüm çarkının işletilmesini kolaylaştırmaktadır.

Ancak emperyalizm sadece bunlarla da kalmamış, MENDERES'lerin eliyle kendi yoz-kozmopolit kültürünü de, denetimine aldığı basın-yayın ve diğer iletişim araçlarıyla ülkemize taşımıştır. Soruyoruz: İçki, kumar, uyuşturucu, fuhuş ve ahlaksızlığın yaygınlaştığı, cezaevlerinin, karakollarının, işkencehanelerinin okullardan bile fazla olduğu bu ülkeyi kim yarattı? Emperyalizm ve işbirlikçileri değil mi? EVREN'ler, ÖZAL'lar değil mi?

C- ''Yollar Kralı MENDERES'' mi, Emperyalizme Uzanan Yolların Kilometre Taşı mı?

Ulaşım ağının geliştirilmesi, kapitalizmin gelişimi için vazgeçilmez bir koşuldur. Emperyalist burjuvazinin stok dağlarını eritebilmesi için ulaşımın geliştirilmesi gerekiyordu.

Ülkemizde kapitalizmin geliştirilmesi ve kırsal alanlara taşınması, kent ve kır arasında ekonomik bağın güçlendirilerek tarımın sanayiye bağımlılaştırılması için ulaşım ağının modernleştirilmesine gereksinme büyüktü. Çünkü, yollar emperyalist üretim ilişkilerinin ülkeye taşınacağı kanallardı.

İşte ülkemize emperyalist tekeller ''ucuz iş gücü cenneti''. ''tatlı kârlar ülkesi'' diye diye bağımlılık ve sömürü ilişkilerini bu yollardan, MENDERES'in asfalt yollarından soktu.

Açgözlü emperyalist tekellerin, halkımızın, işçimizin alınterini rahatça soyabilmesi için onlara ulaşacak yollar ve yöntemler gerekliydi. Adnan MENDERES iktidarı emperyalizm ve oligarşinin ayakları altına asfalt yolları bu nedenle döşedi.

Geri bıraktırılmışlığın bünyesindeki tüm ekonomik, toplumsal, kültürel sorunların; yoksulluğun, işsizliğin, açlığın, cahilliğin, ahlaksızlığın ve zulmün kaynağı olan emperyalizmin çarpık ilişkileri, halkın ocağına bu yollardan girdi.

Bu bağımlılık zincirinin ilk halkası borçlandırmadır. Ekonomik olarak az gelişmiş ya da yarı-sömürge ülkelerde, emperyalizmin temel politikası başlangıç itibariyle hep böyle sahneye konulmuştur.

Borçlandırılan ülke, daha sonra yeni tavizlere zorlanmakta, bunun sonucu siyasal bağımsızlığın kağıt üzerinde kalmasına varmaktadır. Açılan bu kapıdan emperyalist sermaye, ekonomik-siyasal-kültürel alanlara nüfuz etmektedir. ABD emperyalizmi Türkiye'de yeni-sömürgeciliğin tüm yöntemlerini uygulamaya geçmeden önce kapıyı, kredi ve yardım adı altında nakit sermaye ihracı ve borçlandırma ile açmıştır. Böylece karşısındaki son ulusalcı uygulamaları da etkisizleştirip, politik ve ekonomik açıdan kendi yatırımlarına elverişli bir zemin yaratmayı amaçladı.

Kısaca, sermaye İhracı iç pazarı uyarmış, ithalatı körüklemiş ve böylece son tahlilde emperyalizmin meta ve sermaye ihracı olanaklarını daha da genişletmiştir. Ve ilerde emperyalizmin lehine ortaya çıkacak borçlanma kısır döngüsünün temelini yaratmıştır.

Emperyalizmin yaptığı ''yardım'' içindeki program ve proje kredilerinin ülkemizdeki çarpık ekonomik yapının biçimlenişinde önemli bir rolü vardır. Program kredileri ülkemizin ithalatını karşılamakta kullanılmaktadır. Program kredisi veren kuruluş, çoğu kez bu krediyle, nereden ithalat yapılacağını da empoze etmekte, böylece program kredisi, sermaye ihracını da harekete geçiren bir araç olmaktadır.

Proje kredileri ise, belli bir yatırımın dış finansman ihtiyacını karşılamak üzere verildiğinden, hem ithalatın, hem de yatırımların yönünü belirleyerek, ortaya çıkan sanayileşmenin ne mene bir şey olduğunu gözler önüne sermektedir.

Bu şartlarda verilen krediler, dengeli ve sağlıklı bir sanayileşmenin vazgeçilmez şartı olan ağır sanayide kullanılamamakta, bu durum ülkenin emperyalizmin bir pazarı olmasında da bir etken olmaktadır. İşte dev Keban Barajı, işte yeni GAP projeleri! Keban'ın elektriğinden yararlanamayan Türkiye Kürdistan'ı GAP'tan yararlanabilecek midir? Yoksa milyonlarca insanın oturduğu ve gününün yarısı elektriksiz geçen gecekondular mı yararlanacaktır? Sanayileşmek, kalkınmak bu mudur? Uğruna zamlara, yoksulluğa, açlığa katlanmaları tavsiye edilen yatırımlar, emekçi halkımız için mi, emperyalizm ve oligarşinin halkı daha fazla soyması için midir? Hangisi?

Kısacası, emperyalizm, bu yollarla daha baştan ekonomik yapıya bir bütün olarak kumanda etme olanağına kavuşmuşken, halkımız uzay çağının göç dalgalarına maruz bırakılmıştır.

CHP iktidarının son döneminde ''yardımlar'' ile atılan bu ilk adımlar, 1950 karşı-devriminin ardından, sermaye ihracıyla devam etmiş ve bunun sonucu olarak Türkiye hızla yeni-sömürgeleşme sürecine girmiştir.

Tekelci sermayenin, ABD emperyalizmi ile işbirliğinin güçlenmesinin önemli aşamalarından biri, 1950 yılında Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB)'nın kurulmasıdır. Bu banka yerli tekelci burjuvazi ile emperyalist tekellerin birliğinin açıkça ortaya çıktığı örgüttür. TSKB, emperyalizmin ülkeye yerleşmesinde önemli etkinlikleri olmuş, modern bir soygun kuruluşudur. Yeni-sömürgeleşme politikalarının hayat bulduğu DP iktidarı dönemi, emperyalist sermaye desteğiyle özellikle tarım ve ulaşım alanında önemli yatırımlara tanık olmuştur.

DP iktidarına, emperyalizmin dikte ettirdiği, ekonominin yukardan aşağıya yeniden düzenlenmesini amaçlayan uygulamalardan bazıları şunlardır:

1) Tarım vergilerinin kaldırılması ve tarım ürünlerinin desteklemeli fiyatlarla alınması. Böylece emperyalistlerin tahıl ihtiyacı belli ölçüde ucuz yollarla karşılanacak, tarımsal üretim büyütülecek, kırsal kesimde meta ve para dolaşımı yaygınlaştırılarak iç pazar genişletilecektir.

2) KİT ürünü kamu mal ve hizmetlerinin fiyatının, maliyetlerinin altında tutulması. Bu yolla, çoğunluğu devletçilik döneminde gerçekleştirilen KİT'lerin, tekelci burjuvazi ve ticaret burjuvazisi karşısındaki rekabet etme şansları ortadan kaldırılarak, bunların burjuvaziye ucuz olarak devredilmesinin koşullarını yaratmayı hedeflemektedir. Kamu ara malı kullanan özel üreticilere ya da kamu malı satan tüccarlara kaynak aktarımı sağlanacaktır.

3) özel kesimin desteklenmesi. Türkiye Sınai Kalkınma Bankası kurulmasının ardından 1953'lere kadar, henüz çok az miktarda gelen emperyalist sermayeye davetiye çıkarmak için, ''Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası'' çıkarıldı. Bu kanunla emperyalist sermaye birkaç istisna dışında tüm sektörlere girme imkanına kavuştu; kâr ve faiz transferlerini sınırlayan maddeler kaldırıldı. Hazine kefaleti arttırıldı. Böylece emperyalizmin ülkemizden soyduğu zenginlikleri, kendi ülkesine geri götürebilmesi için gevşek kambiyo yönetmelikleri sağlanıyor, adeta, ''gelip bu ülkeyi rahatça sömürebilirsiniz'' deniliyordu. Ayrıca yeni-sömürgeci sermayenin, sadece nakit para olarak değil, bundan daha çok sermayenin diğer bileşenleri biçiminde ülkemize girişinin yolu açılmıştır.1954'te de yeni-sömürge efendilerine, yeraltı zenginliklerimizi talan edebilmeleri için kolaylıklar getiren ''Petrol Yasası'' ve ''Maden Yasası'' çıkarılmıştır.

İç pazarın genişlemesi ve emperyalist sermayenin teşviki ile, tekelci burjuvazi yoğun olarak üretim alanına yönelmeye başladı. Kemalist iktidarın ilk yıllarında ve özellikle 1942-1950 döneminde, büyük vurgunlarla belli bir birikim elde etmiş olan yerli işbirlikçi burjuvazi, elinde bulundurduğu ticari ilişkileri ve devlet olanaklarını koruyarak, ithal ettiği malları, bu kez üretme yoluna gitti. Emperyalist tekeller, kendisinden iki-üç kat fazla sermaye kullanan yerli işbirlikçi burjuvazi ile ortaklıklar kurdu.

Bu ortaklıklarda emperyalist tekellere verilen ödünler ne idi? Bu sorunun cevabı bağımlılığın maliyetinin anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.

Bu ortaklıklarda kimi zaman, sadece isim hakkının kazanılması için, emperyalist tekellere yatırımdan ve kârdan önemli paylar verildi. Elinde sermayesi olan geçmiş dönemin kompradorları daha önce ithal ettikleri malları, mal aldıkları İngiliz, Fransız, Amerikan tekelleriyle anlaşarak Türkiye'de üretmeye başladılar. 1954 ithalat kısıtlaması, bu süreci hızlandırdı. Kurulan ortaklıklar da, emperyalist sermayenin katılımı nakit olarak az olmasına rağmen, hem egemen durumda kaldı ve hem de muazzam kârlar elde etti.

Emperyalizm, yerli işbirlikçi sermayeyi ağır sanayi dışındaki montaj nitelikli orta ve hafif sanayiye yönlendirirken; getirdiği geri, modası geçmiş teknik bilgi ile de onu denetim altına aldı. Çünkü emperyalizm kendisine dünya pazarlarında rakip istemiyordu. Bu yüzden Türkiye dünyadaki üretim tekniğini hep 15-20 yıl geriden izlemiştir. Geri teknoloji kullanımı yüzünden artan maliyetin ve yüksek tekel kârlarının faturası da, ortada rekabet diye bir şey olmadığından ve fiyatlar tekeller tarafından belirlendiğinden, halka kesildi. 1945'lerden beri yürütülen zam politikalarının kaynağı, emperyalizm ve onun ucuz yoldan tatlı kârlar peşinde koşan işbirlikçisi oligarşidir.

Ülkemizdeki tekeller, emperyalist ülkelerdeki örneklerinden farklı olarak, kendi doğal evrimini geçirmeden emperyalizmin ve devletin destekleriyle yaratılmışlardır. Başta 1950-1960 arasında kurulanlar olmak üzere, emperyalizm ve devlet desteği olmadan ayakta kalanlar pek yoktur. Halkımızın boğazını sıkan kıskaç işte bu tekellerin kıskacıdır.

DP iktidarının tarım politikası ise, iki temel çizgiye dayanıyordu: Birincisi; tarıma dayalı sanayinin ve ihracatın gelişmesi (traktör vd. tarım makinalarının ithalatı ile bunların montaj nitelikli üretimi) için tarımsal üretimi desteklemek ve teşvik etmek, ikincisi; kırsal alanların kapitalist pazarla bağlarının geliştirilmesi, meta-para ilişkilerinin yaygınlaştırılması. Bu ikili politika, emperyalizmin, yeni-sömürge ülkelere biçtiği ''batının tahıl deposu olma'' misyonuna tıpatıp uygundur.

Bu amaçla, 1950'den itibaren, tarım alet ve makinaları ile, gübre tarım ilacı ithalatı yanı sıra, bu alana yönelik üretim yapacak montaj sanayisi oluşturulmaya çalışıldı. Tarımsal krediler büyük ölçüde yükseldi. Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) destekleme alımları yaptı.

Tekelci burjuvazinin ''ülke kalkınıyor, gelişiyor'' diye ortalığı velveleye verdiği unutulmadan, soruyoruz: Ülke mi kalkınıyordu? Hayır. Tüm bu olanaklardan kırsal alanda yararlanabilenler, sadece orta ve büyük toprak sahipleri oldu. Küçük üreticiler ise eskiden olduğu gibi ürününü aracıya kaptırdı. Tarım makinaları ithalatından ise tekelci ve ticaret burjuvazisi büyük vurgunlar vurdu.

Il. Paylaşım Savaşı'nı izleyen dönemde çok partili rejime geçilmesi, büyük toprak sahiplerini, belli bir oy potansiyelini elinde tutan kesim olarak, siyasi alanda güçlendirmiştir. 1950'den sonra emperyalizmin icazetiyle, tarıma dayalı bir sanayileşme politikasının benimsenmesi, tarım egemenlerinin ekonomik gücünü çok daha arttırdı ve pekiştirdi.

1954 yılına kadar, yoksul köylülüğün toprak sorununu çözme doğrultusunda hiçbir anlam ifade etmeyen toplam 1 milyon 143.457 hektar toprak dağıtıldı. Verimli topraklar, toprak sahiplerinin elinde toplanırken, küçük üreticiler kıraç ve az verimli topraklara itilmişlerdir. Böylece küçük tarım üreticilerinin önemli bir bölümü süreç içinde hızla yoksullaşarak emeklerinin karşılığını bile alamayacak hale geldiler.

Çarpık kapitalizmin altyapısına işçi ve yoksul köylülüğün alınterini döşeyen ''asfalt kralı'' MENDERES'lerin tarihsel misyonu, ''ülkeye özgürlüğü ve demokrasiyi getirmek'' değil, emperyalizmin tüm artıklarını ülkeye taşımaktır.

Evet MENDERES ''yollar kralı''dır ama, ülkemizin ulusal kaynaklarını emperyalistlerin kasalarına götüren yolların kralıdır.

Ülkemizin yeni-sömürgeleşme süreci, kırsal alandaki çarpık kapitalistleşmeyi geliştirmiş, pazar için üretimin giderek egemen olmasını sağlamıştır. Özellikle batıda büyük toprak sahiplerinin çoğu, kapitalist çiftçi haline gelmiştir. Bu şekilde Türkiye Kürdistan'ı başta olmak üzere, feodal ve prekapitalist ilişkiler hızla tasfiye sürecine girmiş, emperyalist üretim ilişkileri yukarıdan aşağıya hakim kılınmaya çalışılmıştır. Kırsal alanların kapalı ilişkileri kapitalist pazara önemli ölçüde bağlanmıştır. Bugün, bu süreç GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) ile önemli bir aşamaya gelmiştir.

Prekapitalist üretim ilişkilerinin çözülmesi ve bu süreçte uygulanan politikalar kime hizmet etmektedir?

Sanayi tekelleri, ürünlerini tekelci fiyatlarla pazara sürmekte ve iç ticaret koşullarını kendi lehlerine çevirerek, toprak sahiplerinin el koyduğu rantı etkisiz hale getirebilmektedir. Yani, toprak rantı, kapitalist birikimin önünde bir engel olmaktan çıkmıştır. Daha açıkcası kırdaki soygunda tekelci burjuvazi ben de varım diyerek tepsiyi önüne çekmiş, daha önce sadece toprak ağaları ve tefeci-tüccarın kaşık seslerinin duyulduğu sömürü aşına tekellerin de gittikçe artan kaşık sesleri karışmıştır. İç ticaret koşullarının prekapitalist unsurlar aleyhine olması, devletin kredi ve desteklerinden yararlanan büyük toprak sahiplerinin çıkarlarına zarar vermez. Sadece küçük üreticiler ve diğer emekçi köylüler, tekel kârı nedeni ile daha fazla sömürülür. Ayrıca tekeller, küçük üreticilere, kredi, tohum, makina, ilaç vb. sağlayarak onları istediği yönde üretime zorlama ve artı-değere dolaylı yoldan el koyma yollarını bulmuşlardır.

Tüm bunlardan çıkan sonuç, emperyalist tekellerin ve işbirlikçilerinin, çıkarlarına özde dokunmadıkları büyük toprak sahiplerini, ya tarım kapitalistleri haline getirdikleri ve işbirlikçi ilişkilerle sömürü sistemini sürdürmeye zorladıkları, ya da iflas ettirdikleridir.

Yukarıda özetlediğimiz uygulamalarla ülkemizi emperyalizme göbeğinden bağlayan, en önemli anlaşmaların, yeni-sömürgecilik ilişkilerinin altına imza atmıştır DP iktidarı. DP iktidarı ülkenin dört bir yanına uzanan yollarla değil, ülkeye, halka, ihanet yollarının mimarı olmasıyla anılacaktır.

D- Faşizmin ''Diş Çıkarma'' Dönemi ve Kemalistlerin Son İktidar Atağı

DP'nin iktidarı ele geçirmesi ile birlikte, hızla, devlet kurumlarının kademe kademe faşistleştirilmesine girişilir. Ordu ve devlet kurumlarındaki eski CHP'liler, Kemalistler tasfiye ediliyor, poliste yeni düzenlemeler yapılıyordu.

ABD'ye ''kulluklarını'' göstermek için halkımızın yoksul evlatları Kore Savaşı'na gönderiliyor; ezilen bir halkın emperyalizme karşı yükselttiği kurtuluş savaşında, insanlık düşmanı Yankee emperyalizminin çıkarları için savaştığını bilmeyen bu insanlarımız, emekçi Kore halkının üzerine sürülüyor ve halklar birbirine kırdırılıyordu.

Gericilik bu dönemle birlikte yaygınlaşıyor, ABD emperyalizminin sosyalizme karşı yönelttiği ''Soğuk Savaş'', Türkiye'de de yansımalarını buluyor ve anti-komünist kampanya hızlandırılıyordu. Öyle ki, Kore'ye asker gönderme üzerine açılan tartışmalar ''milli bütünlüğü bozucu faaliyetler'' sayılarak solcu avına çıkılmasına neden oluyordu.

Her türden anti-emperyalist , sosyalist düşünce ve akımlar, ABD'ye karşı yöneltilen en ufak sözler, hatta ima bile çok sert tepkilerle karşılanıyordu.

İktidarını sağlamlaştırmak isteyen ve bu yüzden saldırganlaşan DP hükümeti, yoğun tutuklamalara gitti. Kore'ye asker gönderilmesini protesto eden Türkiye Barışseverler Derneği kurucuları ve bildiri dağıtan üyelerinin tutuklanmasıyla başlayan saldırı, Nuh'un Gemisi, Barış, Gençlik, Gerçek gibi dergilerle, İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği (İÜTB) dışında kalan bütün öğrenci derneklerinin kapatılmasıyla sürdü. Ardından 1951 tevkifatları, 141 ve 142. maddelerin daha da ağırlaştırılması geldi.

Faşist iktidarın saldırılarından doğal olarak işçi sınıfı da nasibini alıyor, yeni gelişmekte olan sendikal hareketler, DP'nin iktidar öncesi tüm vaadlerine rağmen, eziliyordu. Oynanan demokrasicilik oyunu gereği ve gelişecek işçi sınıfı hareketini daha baştan düzen sınırları içinde tutmak, boğmak amacıyla ve CIA'nın gayretleriyle, Amerikan tipi sarı sendikacılığın Türkiye şubesi Türk-İş kuruluyordu.

1954 yılında Dr. Hikmet KIVILCIMLI'nın kurduğu Vatan Partisi de faşist saldırılardan nasibini almıştır. Parti 1957'de kapatılmış, KIVILCIMLI ve arkadaşları ise çeşitli işkencelere uğratılmışlardır.

İktidara yürüdüğü dönemde tek parti rejimini, özellikle SARAÇOĞLU hükümetinin uygulamalarını eleştirerek, ''demokrasi, bilime saygı'' vb. demagojilerle üniversiteyi, aydınları kendi yanına çekebilmeyi başarabilen DP, bu sefer kendisi üniversiteler ve aydınlar üzerindeki faşist baskılarını arttırıyordu.

DP'nin CHP'ye bile tahammülü yoktu. CHP'nin mitinglerine saldırılıyor, faaliyetini sürdürmesi engellenmek isteniyordu. Hatta CHP'nin kapatılma hazırlıkları bile yapılmıştır.

Mecliste kurulan ''Tahkikat Komisyonları'' ile DP hükümeti, muhalefeti ezmeye çalışıyordu. Basına karşı aldıkları tavır da bunun ifadesiydi.

Dünya emperyalist mihraklarına bağımlı çarpık kapitalist ekonomik yapı, kendi krizlerini yaratmakta gecikmedi. Zaten emperyalist dış odaklara bağımlı olan sanayileşme, 1946'dan sonra sürekli hale gelen ticaret açığı ve kronik bir döviz bunalımı yaratmıştı.

1954 yılında ortaya çıkan döviz sorunu, ithalatın kısıtlanması ile geçici olarak çözülmüştü, ama bu, kangren olmuş yaraya merhem sürmeye benziyordu.1956'dan sonra bu sorun tekrar kendini daha şiddetle duyurdu.

Oligarşi içinde, sömürüden daha fazla pay kapma mücadelesi keskinleşmiş, işbirlikçi tekelci burjuvazi, büyük toprak sahiplerinden şu konularda yakınır olmuştu:

1) Vergi ödememeleri,

2) Devlet kredilerinin büyük bölümünü almalarına karşın yeniden üretimin genişletilmesine katkıda bulunmamaları,

3) İhracat ve döviz gelirlerini arttırmak için ellerindeki topraklarda yoğun üretimi gerçekleştirememeleri.

Dahası toprak sahipleri, kendi ürünlerini pazarlamak için ticaret alanına da girmeye başlamışlardı. En ünlüsü Adana ve çevresinde pamuk ekimiyle uğraşan toprak ağalarının (SABANCI vd.) kurduğu Akbank olmak üzere, tarıma dayalı yeni mali ve ticari gruplar ortaya çıkmaya başlamışlardı.

İktidar, emekçi halk kesimlerinin, Kemalistlerin ve reformist burjuvazinin muhalefetini acımasızca bastırırken, oligarşi içi soygun dalaşı da kızışıyordu!

DP hükümeti içinde sanayi kesiminin olduğu kadar, tarım kesiminin de sözcüleri vardı. Oligarşi içi çelişkiler ve ekonomik bunalım, her iki kesimin de devletin olanaklarını (kredi vb.) sınırsızca kullanması durumunu doğuruyordu. Dur-durak bilmeyen kredi istemleri ancak yeni para basımı ile karşılanabiliyordu.

1956'dan sonra sınai yatırımlarda bir azalma ortaya çıktı. Bunun nedeni enflasyonun tırmanmasıydı. Sermaye, sınai üretim yerine enflasyon yüzünden daha kârlı hale gelen ticari alanlara yatırım yapmayı daha çekici bulmaya başladı. Yine aynı nedenle banka kredilerinin büyük bölümü de ticari alanlara gitti.

1958'e gelindiğinde TC hükümeti borçlarını ödeyemeyeceğini bildirdi. Bu günkü adıyla OECD adını alan emperyalist kuruluş OEEC'nin isteklerinin kabul edilmesi, emperyalistleri sevindirdi. Hükümet büyük bir devalüasyon yaptı. Buna karşın kriz atlatılamadı. Alınan kararlardan kârlı çıkan, yine emperyalizm olmuştu. Devalüasyondan sonra, yarı-sömürge Osmanlı Devleti'nin Düyun-u Umumiye'siyle hemen hemen aynı işleve sahip ''Türkiye Yardım Konsorsiyumu'' kuruldu. Bir başka ifadeyle emperyalistler Türkiye'ye gizli bir sömürge yönetici kurulu atıyordu. Böylece milliyetçiliğine toz kondurulmayan Adnan MENDERES, Osmanlı atası Vahdettin'i hiç de aratmıyordu! İşte egemen sınıfların tarihten devraldığı miras: Dün ''Düyun-u Umumiye'', 1958'de ''Yardım Konsorsiyumu'' ve bugün ise ''IMF Heyetleri''! TC tarihi böyle yazılıyordu...

Derinleşen kriz ve açık faşizme kayış karşısında, halk kitlelerinin tepkilerini örgütleyebilecek devrimci bir örgütlenmenin olmayışı, emperyalizm ve egemen sınıflar açısından, bu tepkileri düzen sınırları içinde eritebilecek bir politikayı hayata geçirebilmelerine olanak tanımıştır. Bu politika CHP-DP çekişmesi biçiminde hayata geçirilmiştir.

Artık, halk yığınları parlamento ve seçimler yutturmacasıyla, egemen sınıfların farklı kanatlarının sözcüleri olan, çeşitli burjuva partilerinin kuyruğuna takılacak, suni kamplaşmalar yaratılarak halk yığınları bölünecek ve düzen partileri ''umut'' haline getirilecektir. Yükselen gençlik eylemleri karşısında daha da hırçınlaşan iktidar, çareyi gençlik ve halka saldırmakta bulmuştur. Resmi ve sivil faşist güçleriyle mitinglere saldırmış, öğrenci yurtları makinalı tüfeklerle taranmıştır.

Bu arada iktidar, parti çekişmelerini de kullanarak açık faşizmi kurumlaştırmak için kitle tabanı oluşturmaya yönelik ''Vatan Cephesi''ni örgütlemeye girişmiştir. iktidarın denetimindeki tüm iletişim araçları bu doğrultuda seferber edilmiş, hatta radyodan her gün ''Vatan Cephesi''ne girenlerin listeleri yayınlanmaya başlanmıştır.

Bugün basında, faşist Özal hükümetinin gidişatına DP, ÖZAL'a da ''Menderesleşme'' yakıştırmaları yapılması, DP dönemi faşist baskılarını ve muhalefete tahammülsüzlüğü çağrıştırması bakımından anlamlıdır. Ama 1958'lerde tekelci burjuvazinin yeterince güçlü olmaması, oligarşi içindeki sınıf ittifaklarının konumunun elverişsizliği vb. nedenler, sömürge tipi faşizmi tam olarak kurumlaştırmasına olanak tanımamaktadır.

İktidara gelindiğinden bu yana Kemalizmi tasfiye etmeye çalışan ve bu amaçla özellikle ordunun yapısını, Kemalist karakterini değiştirmek için büyük çaba sarfeden DP iktidarının faşist uygulamaları, asker-sivil aydın kesim de huzursuzluğun büyümesine neden olmuştur. Bu huzursuzluğu besleyen bir diğer olgu da, ordu mensuplarının, halkın yaşadığı geçim sıkıntısını aynı şekilde yaşamalarıdır.

Diğer yandan, DP iktidarıyla birlikte emperyalist sermaye kaynaklarından, ağırlıkla tekelci burjuvazinin yararlanması, tüm kredilerin tekelci burjuvaziye ve diğer iktidar ortaklarına aktarılması, reformist burjuvaziyi rahatsız etmekte, bu gelişmelerin sonucu reformist burjuvazi ile Kemalistlere, yeni bir iktidar için işbirliği ortamı doğmaktadır. Bu işbirliği 27 Mayıs 1960'da ifadesini bulacaktır.

V- 27 MAYIS POLİTİK DEVRİMİ VE DEĞİŞEN SINIFLAR İLİŞKİSİ

12 Eylül sonrası, piyasaya bolca ''çoğulculuk'', ''sivil toplumculuk'' gibi moda akımlar sürüldü. Ordu müdahalelerini sorgulamak adına bu akımların sözcüleri ve bazı aydınlar, 27 Mayıs hareketiyle 12 Eylül'ün özde aynı olduğunu keşfettiler! Askeri darbelerin biçimsel benzerliklerine bakarak, onları sınıfsal temellerinden kopardılar ve 27 Mayıs darbesini de, bir çırpıda ''gerici'' diye nitelediler.

Böylesine bir yaklaşım bilimsel olmaktan uzaktır. 12 Eylül faşist cuntasına açıktan karşı çıkamayanlar, 27 Mayıs'ı tanımlamada, gericilikle,12 Eylülcülerle aynı çizgide buluştular. 27 Mayıs hareketinin yapılış biçimini temel alarak, onu tümden yadsıyanlar, bunu ''demokrasi'' adına yaptıklarını söylüyorlar. Ama kimler için savunulduğu belirsiz bir sınıflarüstü ''demokrasi'' için.

Bu hedef saptırıcı idealist yaklaşım, 12 Eylül cuntasını aklayıcı olmaktan öte bir anlam taşımıyordu. Yıllardır egemen sınıfların sözcülerinin yapmak istediklerini, sol adına, sola mal ederek, bir avuç entellektüel geveze yapıyor ve 27 Mayıs'ı ''mahkum etme'' hakkını kendilerinde buluyorlardı! Bu mahkumiyet ilanı,12 Eylül generallerinin kaypak küçük-burjuva aydınlarda yarattığı ideolojik tahribatın bir biçimi, bir göstergesidir.

ML'lerin bakış açısı ise, hiçbir zaman ne 12 Eylülcülerin, ne de dönemin baskılarına göre renk değiştiren, küçük-burjuva aydınların penceresinde buluşmaz. 27 Mayıs hareketini, toplumsal nedenleri ve sonuçlarıyla ortaya koymadan, özellikle de hareketin niteliğini ve emekçi sınıflara kazandırdıklarını somut olarak açığa çıkarmadan, doğru bir yaklaşım sunulamaz. ''Tüm askeri darbeler aynıdır, 27 Mayıs da bir askeri darbedir'' mantığıyla hareket edilerek, 27 Mayıs değerlendirilemez. Bu yöntem olsa olsa, ''sivil toplumcuların'', kaba Marksistlerin yöntemi olabilir.

O halde 27 Mayıs nedir?

27 Mayıs yalnızca bir tepki hareketi değildir; DP döneminin olumsuzluklarına en genel anlamıyla bir tepki olmakla birlikte, salt bu özelliğiyle sınırlandırılamaz. Köklü dönüşümler yapma iddiasıyla ortaya çıkan ve bunlardan bir bölümünü de gerçekleştiren, demokratik muhtevalı bir burjuva hareketidir.

Toplumsal muhalefete yaşam hakkının tanınmadığı, en küçük muhalefetin bile, faşist baskı ve yasaklarla susturulmaya çalışıldığı DP döneminde; ordu ve bürokrasiye yönelik operasyonlarla Kemalistlerin tasfiyesi hızlandırılmış, bu doğrultuda somut adımlar atılmıştır. Yani Türk ordusunun tepe noktasında bulunan subayların, ulusal apoletlerinin üzerine, art arda, kanlı ve çok yıldızlı Amerikan apoletleri yerleştiriliyordu.

Sınıfsal düzlemde ise, DP iktidarıyla birlikte, tekelci burjuvazi ile küçük ve orta burjuvazi arasındaki çıkar çelişkileri günden güne derinleşmiş, oligarşi dışındaki sosyal sınıfların durumları sarsılmıştır. Bu süreç Kemalistlerin bürokrasi, ordu vd. devlet kurumlarının kilit noktalarından uzaklaştırılmasıyla birlikte sürmüştür.

İşte 27 Mayıs'la Kemalistler, bu tasfiye sürecini durdurmak için, tekelleşme politikalarına uyum sağlayamayan reformist burjuvazi ile aynı eylem momentinde buluşarak son kez iktidara yönelmişlerdir. Sonuçta, 27 Mayıs, o konjonktürdeki güçler dengesine ve önderliğin sınıfsal niteliğine göre biçimlenmek zorunda kalmıştır.

DP'nin mevcut politikasından, işçi sınıfı ve köylülük dışında ekonomik olarak etkilenip gerileyen bir diğer kesim de, bürokrasinin alt ve orta kesimi, subaylar ve küçük-burjuva aydınlardı. DP hükümeti Kemalist eğilimin geçmişte en yaygın olduğu subay ve memurların durumuna ilgisiz kalmış; ancak bu kesimlerin asıl memnuniyetsizliği, bozulan maddi durumlarının yanında, siyasal plandaki tasfiyelerden kaynaklanmıştır.

İşbirlikçi DP hükümeti, ekonomik ve politik olarak emperyalizmle bütünleşirken, ordu içinde halen etkin olan Kemalistler, hükümetin, Kemalist iktidarın daha önce gerçekleştirdiği reformlara karşı aldığı tavırdan huzursuzluk duyuyor, bazı kurumların ortadan kaldırılmasına karşı seslerini yükseltiyorlardı. Küçük-burjuva aydın kesimler ise, basına, üniversitelere vb. kurumlara karşı alınan tavırdan, uygulanan baskılardan, gericilikten hoşnutsuzluklarını açığa vuruyorlardı.

Ekonomik durumun bozulması, hükümetin sağladığı olanaklardan daha fazla yararlanma, sömürüden daha fazla pay alma mücadelesi, oligarşi içi çelişkileri keskinleştiriyor, bunalımı derinleştiriyordu.

Mevcut ekonomik ve siyasal durum, emperyalist çevrelerin de kaygı duymasına yol açıyor, oligarşi içi çelişkilerin keskinleşmesi, emperyalist sermayenin ülkeye girişini frenleyen faktörlerden biri oluyordu. Yine de, emperyalist kurum ve kuruluşlar, ağırlıklarını işbirlikçi tekelci burjuvaziden yana koymuşlar ve bu konudaki istemlerini hükümete çeşitli yöntemler kullanarak iletmişlerdir.

Sosyal ve siyasal bunalımın bu aşamasında, 27 Mayıs hareketi gerçekleştirildi. Ordu içindeki Kemalist subaylar 27 Mayıs 1960'da iktidara el koydular. Ordu ve bürokrasi içindeki Kemalistlerin bu gidişe dur demeleriyle birlikte, hakim ittifakın partisi DP, iktidardan alaşağı edildi. Ve yöneticileri yargılanmak üzere Yassıada'ya götürüldü.

Altyapıda emperyalist ilişkiler ve çarpık kapitalizmin varlığından dolayı radikal dönüşümler gerçekleştiremeyen 27 Mayıs yönetimi,1961 Anayasası, yarı-özerk kurumlar, demokratik örgütlenme özgürlüğü vb. küçümsenmeyecek dönüşümleri gerçekleştirebildi.

Kemalistler, emperyalizmin gizli işgalini başlatan yeni-sömürgecilik anlaşmalarına karşı radikal bir tavır alamamışlardır. Önderliğin sınıfsal niteliği, konjonktürel durumdaki sınıfsal-ekonomik-siyasi güç dengelerinden dolayı 27 Mayıs hareketi anti-emperyalist hedeflerine ulaşamamıştır. Emperyalizme, gizli işgal koşullarında radikal tavır alamamak, Kemalistlerin sınıfsal karakterinden kaynaklanan ve başından beri var olagelen zaaflarıdır. Bu nedenle, 27 Mayıs politik devrimine karakterini veren, burjuva demokratik kurumları ve düzenlemeleri olmuştur.

İşbirlikçi oligarşik yönetimin yerine, çıkarları emperyalizm ve oligarşi ile çelişen orta ve küçük-burjuvazinin, burjuva demokratik anlamda birtakım kurumlar oluşturması 27 Mayıs'ın ilerici niteliğidir. Bu nedenle 27 Mayısı ''politik bir devrim'' olarak nitelemek yanlış olmaz.

30 Mayıs'ta bankalar, ordu gözetimine alınmış, banka işlemleri durdurulmuş, yalnız vadesi gelen resmi ödemelere izin verilmiş, bunun dışında kalan mevduat transferi, mevduat çekilmesi ve işlemler yasaklanmıştır. Bankaların yanı sıra borsalar da kontrol altına alınmış, tekelci burjuvazinin temsilcilerinden oluşan Ticaret ve Sanayi Odaları, 16 Haziran tarihli bir kararname ile kapatılmış, Odalarda yeni seçimlere gidilmiş, Ticaret Borsası ve Odalar ile ilgili kanun kısmen değiştirilmiştir. Toprak ağaları sürgüne gönderilmiştir.

Bir bakıma, Milli Birlik Komitesi (MBK) radikal denebilecek uygulamalarını ilk birkaç ay içinde yapmıştır. Örneğin ''kredilerin %80'ini dağıtan Merkez Bankası, faiz oranlarını yüzde 6'dan yüzde 9'a çıkardı, kredileri kıstı. Bunun sonucu olarak 1960 yılında 13 milyar 110 milyon TL olan toplam kredi hacmi, 1961 yılında yüzde 35'lik bir azalmayla 8 milyar 713 milyon TL'sına dönüştü.'' (OECD, ''Etudes Economiques: Turquıe'', Ağustos 1964, aktaran S.YERASİMOS, s. 761)

MBK'nın görüşlerini yansıtan Türk İktisat Gazetesi, ''sermaye özel şahısların çıkarı için değil, bütün ülkenin çıkarı için yatırılmalıdır'' diye yazarak, tekelci burjuvaziden istediği davranış perspektifini ortaya koyuyordu. Bu arada devlet kuruluş ve bankalarından alınan ve ödenmeyen kredilerle finanse edilen bazı özel bankalar kapatıldı. Uzun süreli yatırım ve sanayileşme planlarının yapımı için Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kuruldu.

Alınan bu tedbirler, tekelci burjuvaziyi zor durumda bırakan, sömürüsü nü etkileyebilecek nitelikte tedbirlerdi. Ancak, 27 Mayıs'ın, emperyalizme güçlü işbirlikçi ilişkilerle bağlı olan oligarşiye, ekonomik temelde daha fazla darbe vuramaması, bu önlemlerden birçoğunun süreç içinde oligarşi yararına bir işleve bürünmesiyle sonuçlanacaktır. (DPT, Partiler ve Seçim Yasası vb.)

27 Mayıs'ın aldığı bu tür ürkek tedbirlere karşı, tekelci burjuvazi hiçbir zaman direnmekten geri durmadı.

30 Haziran 1960'da İstanbul'da Tekstil Sanayicileri, vali ile yaptıkları görüşmede, gidişe dur denilemezse işyerlerini kapatacakları tehdidinde bulunuyorlardı. Basında ise burjuva ekonomistlerinin sınai yatırım olanağının azaldığını belirten yazıları çıkmaya başlamıştı. MBK'nın tavır aldığı tekelci burjuva kurumları Ticaret ve Sanayi Odaları'yla, Ticaret Borsası, çıkardıkları broşür de, kendilerini savunuyor ve yeni kanunların, özel sermaye yatırımlarını önemli ölçüde ortadan kaldırdığını söylüyor, MBK'yı ve 27 Mayıs'ı hedefleyen iddialar öne sürüyorlardı.

Nitekim işbirlikçi egemen sınıfların baskısı üzerine hükümet, işbirlikçi burjuvaziye yönelik, onların taleplerinin dikkate alınacağını içeren bir açıklama yapıyordu. Açıklamada kapitalist özel yatırımlara yardım sözü veriliyordu. Bu bildiriyle ihtilalin çocukları, kollarını işbirlikçi burjuvaziye tekrar kaptırıyordu.

Ayrı bir ekonomik güç odağı ve güçlü bağlantıları olan İş Bankası, Sanayi Bankası gibi bankalar, ağırlıklarını koyarak MBK önünde set oluşturmayı başardılar.

Cemal GÜRSEL liderliğinde bir uzlaşma ve kararsızlık ortamına giren ve oligarşinin taleplerini yerine getirmeye başlayan MBK, kendi içinde çatışmalar ve tasfiyeleri de yaşayarak düzenle uzlaşmayı tercih etti.

27 Mayıs Devrimi'nin siyasal boyutta sağladığı kazanımlar nelerdir?

1960 sonrası süreçte, nispi demokratik öğeleri ile, sandıksal demokrasinin 12 Eylül 1980'e kadar çehresini çizen kazanımlar nelerdir?

En başta 1961 Anayasası ve onun oluşumuna olanak tanıdığı yarı-özerk kurumlar sayılmalıdır.

Adı 27 Mayıs'la birlikte anılan bu anayasaya karşı, tekelci burjuvazinin geleneksel temsilcileri ve diğer gerici sınıflar, yıllarca tavır almış ve onu ''tüm kötülüklerin kaynağı'' ilan etmişlerdir. 1961 Anayasası'nın tanıdığı nispi demokratik hak ve özgürlükler, ülkemizde demokrasi mücadelesinin gelişimine katkıda bulunmuş, egemen sınıflarla ezilen emekçi halkımız arasındaki korkunç refah farkının ardındaki sınıfsal gerçekler dile getirilmiştir. Bundan sürekli rahatsız olan ve açık faşizm eğilimi taşıyan tekelci burjuvazi, 1961 Anayasası'na adeta 20 yıl savaş açmış, ona zaten kendisi pek uymadığı gibi, birçok yerinden de emekçi halkımız aleyhine gedikler açmış,1980'de de çöp sepetine atmıştır. 1960 Devrimi'nin ilk yıllarında jakoben bir ruhla oligarşinin temsilcisi üç işbirlikçiyi ölümle cezalandırarak, birçoğunu ağır hapis cezalarına mahkum ederek kararlılık gösterisi yapan Kemalistler; aynı kararlılığı kendi anayasalarının korunmasında gösterememişlerdir.12 Eylül'ün, 1961 kazanımlarını ve anayasasını devlet mezarlığına gömmesini, salt gözyaşlarıyla izlemekle yetinmişlerdir.

1961 Anayasası'yla üniversitelerin idari-mali-bilimsel yarı özerkliğe kavuşması, TRT'nin, Anayasa Mahkemesi'nin, yürütmenin sıkı denetiminden uzaklaştırılması, biçimsel de olsa örgütlenme özgürlüğünün tanınması, basın ve yayın üzerindeki sansürün kısmen kaldırılması, sendikalar, dernekler yasası vb. emekçi halkımızın düşünce dünyasının geliştirilmesi için bilinen olanakları yaratmıştır. Birçok Marksist klasik bu dönemde yayınlanarak, bir avuç entellektüelin tekelinden çıkmış, devrimci mücadelenin gerçek emekçilerinin, devrim hamallarının eline geçmiştir.

DP iktidarını başından beri destekleyen ABD emperyalizmi, 1960 politik devrimine ne açıktan destek vermiş ne de karşı çıkmıştır.

Önce 27 Mayıs yönetiminin daha ilk ağızda, radyodan bangır bangır yaptığı açıklamaya değinmeliyiz. Bu açıklamada, NATO'ya, CENTO'ya bağlılık ve ikili anlaşmalara uyulacağı vurgulanmıştır. ABD emperyalizmini rahatlatan ve diğer ekonomik tuzaklarla ihtilalin pusuya çekilmesini sağlayan ilk gelişme budur.

ABD emperyalizmi 1960 hareketini doğrudan desteklememiş, süreç içinde oligarşiyi yeni bir yüzle iktidar yapmanın hesaplarına girişmiştir. DP'nin ''lütfen unutulması'' yeni-sömürgecilik politikalarında oluşan tıkanıklığı aşmada, ABD için de bir ortam yaratacaktır. Küçük-burjuva iktidarlarının nihai sosyal sonlarını iyi bilen emperyalizmin jandarması, Kemalistlerin anti-emperyalist yönlerinin gizli işgal koşullarında, iyice törpüleneceğini bilecek deneyime sahiptir. Ayrıca toprak ağalarına karşı alınan tavır, kapitalist pazarı geliştirecek olumlu önlemler olduğundan, emperyalizm beklemeyi tercih etmiştir. Her şeyden önemlisi de ülke içi siyasal koşullar, emperyalizmin DP iktidarına açıktan destek vermesini, yanlış bir taktik olarak mahkum edecek denli aleyhineydi. Siyasal planda ''sessizlik'' taktiği güden emperyalizm, ekonomik tehditlerini ise, hiçbir zaman eksik etmemiştir. Ülke içi muhalefet, tekelci burjuvazinin baskıları, Kemalistlerin uzlaşmacı tavrıyla birleşince, işbirlikçilik kanallarının vanaları tekrar açılmaya başlamıştır.

MBK Temmuz 1960'da, bazı emperyalist tekellere kâr transferi imkanı veren ''Yabancı Sermaye Yatırımını Teşvik ve İnceleme Komisyonu''nun yeniden çalışmasına izin vermiştir.11 Temmuz 1961 tarihli bir yasayla, Maliye Bakanlığı'na Türkiye'de emperyalist tekellerin faaliyetine izin için direktif yollanmıştır.

Aynı yıl ABD emperyalizmi ile, önce 1 milyar liralık ''bağış'' anlaşması, ardından 1960 Ağustos'unda ithal edilen endüstri mallarının borç ödenmesinde kullanılmak üzere, 300 milyon lira kredi anlaşması yer almıştır. Zamanın Maliye Bakanı Kemal KURDAŞ, 17 Ocak 1961'e kadar toplam 279 milyon dolar ''kredi'' anlaşması yapıldığını açıklamıştır. Aynı yıllarda yine Alman emperyalizmiyle de 100 milyon marklık ''kredi'' anlaşması yapılmıştır.

Kemalistler Türkiye sınıf mücadelesi tarihinde yakaladıkları bu ikinci iktidar olanaklarını, Mustafa KEMAL döneminin trajik sonundan dersler çıkarmayarak, emekçi halk yararına kullanmadılar, emekçi halka dayanma siyaseti izlemediler. Bu nedenle ikinci iktidar deneyi daha kısa sürecek ve tarihsel trajedi çok değil, en fazla 3 yıl sonra komediye dönüşecek, 1960 politik devriminin kazanımları, adeta tekelci burjuvazinin iktidar vitrinini süsleyen cansız varlıklara dönüşecektir.

VI- 1960-1971 DÖNEMİ VE HALKIN SIRTINDA SÖMÜRÜ KANALLARI AÇAN OLİGARŞİNİN ''ALTIN'' YILLARI

A- Oligarşinin 27 Mayıs Politik Devrimini Adım Adım Kemirmesi ve Tasfiye

1960 Devrimi'nden sonra toplumsal sınıfların güçleri, nispi dengenin iki yönü arasında -27 Mayıs öncesine kıyasla- geçici bir değişiklik yaratmış, nispi denge emperyalizm ve oligarşi lehine iken, bu kez reformist burjuvazi ve küçük-burjuvazi lehine nispi ve geçici dönüşümler sağlanmıştır. MBK yönetiminin tekelci burjuvaziye ekonomik temelde verdiği tavizleri, ''14'ler Grubu''nun tasfiyesi izlemiştir. Ardından gelen 25 Ekim 1961 seçimiyle kurulan koalisyon hükümetleri, Kemalistlerin ayağının altından iktidar toprağının kaymaya başladığını haber vermiştir. Oligarşinin siyasi, ekonomik manevralarına dayanamayarak, kısa sürede oligarşinin iktidar yollarını tekrar açan MBK yönetiminin eliyle dengeler alt-üst olmuş, reformist burjuvazinin siyasi inisiyatifi altındaki egemen sınıflar iktidarı, böylece 1965 seçimlerine kadar sürmüştür. 1965 seçimleriyle birlikte oligarşinin taze gücü AP, nispi dengeyi oligarşi lehine çevirmede önemli mesafe katetmiştir.

Nispi dengenin bir başka boyutu olan egemen sınıflar arası güçler dengesi de, tekelci burjuvazi lehine gittikçe değişmekle birlikte, toprak ağaları ve tefeci-tüccar karşısındaki ağırlığını, tekelci burjuvazi, ancak 1971 faşist darbesiyle pekiştirebilmiştir.

12 Mart faşizminin Kemalistlerin tasfiyesini örgütsel düzeyde tamamladığı 1971'e kadar, Kemalistler ordu ve bürokrasi içinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Asker-sivil aydın kesimler içinde, güçleri 27 Mayıs, ya da daha öncesinden az olmakla birlikte, örgütlülüklerini korumuşlardır. 27 Mayıs hareketine her aşamada ve çeşitli vesilelerle tepkisini sürekli dile getiren, MENDERES'leri adeta azizleştirerek siyasal tepkilerini sürekli canlı tutan tekelci burjuvazi, neden bu tasfiyeyi 1965'lerden hemen sonra yapamamıştır?

Bunun nedeni ikilidir. İlki, Kemalistlerin ordu ve bürokrasi içersinde hâlâ örgütlü bir güç olarak varolmaları ve bunun bir yansıması olarak, olası bir ordu darbesi korkusudur. Diğeri ise, kendi öz dinamikleri ile gelişemediğinden tekelci burjuvazinin henüz egemen sınıflar arası güçler dengesinde, belirleyici konumda olmamasıdır. Bundan diğer prekapitalist sınıfların güçlü olduğu sonucunu çıkarmazsak, tekelci burjuvazinin güçsüz olması diyebiliriz. Bu nedenlerden dolayı tekelci burjuvazi, 27 Mayıs'ın oligarşi dışındaki tüm sınıflara sağladığı kazanımları, radikal yöntemlerle tasfiye yerine, onları önce işlemez duruma sokmak, daha sonra ise adım adım kemirmek siyasetini benimsemiştir.

Oligarşi, iktidara tam olarak hakim olduğu 1965'ten hemen sonra, anayasanın demokratik hükümler taşıyan maddelerine uymamaya başlamıştır. Kemalistler, ilericiler ve devrimciler bürokrasi vd. devlet işlerinden keyfi olarak tasfiye edilirken, Danıştay, Anayasa Mahkemesi gibi kurumların kararları fiili olarak tanınmamıştır.

Oligarşi, bugün fiili olarak tamamen ortadan kaldırdığı laik kurumları ve laik eğitim politikasını, DP'nin başlattığı gerici saldırılarla tahrip etme yöntemlerini de devralarak geliştirmiş, ülkenin birçok bölgesinde, umutsuzluk kıskacında kıvranan emekçi halk, şeriatçı yobazlara, Kuran kurslarına yöneltilmiş; burada düzene karşı tepkisini boşaltamayanlar içinse, anti-komünizm temelinde ırkçı örgütlenmeler geliştirilmiştir. İktidar, Kemalistlerin, tekke ve zaviyeleri kapatma ve diğer laik geleneklerini Süleymancılık, Nurculuk, Nakşibendicilik tarikatlarının sobalarında ateşe vermiştir. DP'nin, demokratik bir eğitim kurumu olan Köy Enstitüleri'ni kapatması ve dinsel gericiliği ateşlemesinin ardından, onun siyasal evladı olan AP, dinsel gericiliğe sivil faşist örgütlenmelerin yaratılmasını eklemiş, bir taraftan emekçi halkın demokrasi mücadelesinin karşısında bu gerici-faşistler çıkarılırken, aynı zamanda Kemalistlerin devlet aracılığıyla oluşturmaya çalıştığı demokratik kurumlar bir bir yok edilmiştir.

Özellikle, 1963 sonraları ''Komünizmle Mücadele Dernekleri'' adı altında toplanan gerici-faşist örgütlenmeler, bu dönemde yaygınlaştırılmış, anti-komünist yayınlara hız verilmiş, ''komünizmi tel'in mitingleri'' ve gösterilerle halkın bilinçlenmesinin ve sınıf çelişkilerinin yönü saptırılmaya çalışılmıştır. 1963'ten 1968'e kadar ''Komünizmle Mücadele Dernekleri'' sayısı, AP'nin açık desteğiyle 15 kat artmıştır. Bu ırkçı-gerici saldırganlar daha sonra ''Kanlı Pazar''ları yaratmak için kullanılacaktır. Böylece 27 Mayıs politik devriminin yasal ve kurumsal düzeyde, emekçi halk yararına sağladığı nispi demokratik nitelikler, devletin faşistleştirilmesi süreci içinde yok edilmiştir.

Türk ordusunun, emperyalist ABD ve NATO ordularıyla girdiği işbirliği sürecinin ve yüklendiği misyon sonucu daha açık hale gelen ''anti-emperyalist'' politikaların terki, savunma anlaşmalarında somutlaşmaktadır. Artık ordu, başında M. KEMAL'in, 27 Mayıs ihtilalcilerinin ruhu dolaşan ordu değildir.

ABD emperyalizminin 1963 yılında Küba'ya yönelik saldırı hazırlığında, Başkan J. KENNEDY Türkiye'deki füzeler için ''antikalaşmış'' deyimini kullanırken; füzeleri kullanma yetkisi dahi olmayan zamanın Genelkurmay Başkanı Rüştü ERDELHUN bunlara övgüler düzebiliyordu. Artık, kendi ülkesine yerleştirilen füzelerin niteliğini bilmeyen, nereye nasıl kullanılacağı konusunda fikir sahibi olmayan bir general, ne M. KEMAL'in Conkbayırı'ndaki Salih Paşa'sı, ne de 27 Mayıs radikallerinin Doğan AVCIOĞLU'sudur. O artık bir Amerikan generalidir.

1961 yılında yapılan bir brifingte, İzmir Jüpiter Füze Üssü için bir konuşma yaparak, emperyalist ABD silahlarına, politikalarına övgüler düzen, dünyada ilk ulusal kurtuluş savaşını kazanmış bir ulusal ordunun çocuğu olduğunu unutarak, kendi halkı gibi ezilen halklara Vietnam'da, Kore'de kan kusturan emperyalizme, onun askeri politikalarına hayranlık besleyen, zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İrfan TANSEL, devrimci-milliyetçi bir Türk subayı mıdır; yoksa, bir Amerikan generali midir?

Kemalistlerin 12 Mart'ta bütünüyle örgütlülük düzeyinde tasfiye edilmeleri bir sonuçtur. Oysa Kemalistlerin gerçek anlamda tasfiyesi, MBK'nın oligarşi ile uzlaşmak için verdiği daha ilk tavizle birlikte başlamıştır.

B- Çarpık Kapitalizmin Sömürü Kanallarındaki Tıkanıklık Açılıyor

1960'dan sonraki süreçte, emperyalizm, ekonomiden siyasete, kültürden ordu ve bürokrasiye kadar, egemenlik ilişkileriyle ülkenin iç dinamizminde bir olgu haline gelmiş, emperyalist tekeller, yeni-sömürgecilik ilişkilerini ülkenin köylerine kadar sokmuştur. 1971'e kadar oligarşi devlete tam anlamıyla hakim olamamakla birlikte -Kemalistlerin varlığından dolayı- bu durum, altyapıdaki egemenlik ilişkilerinin doğrudan bir yansıması değildir. Zaten altyapının üstyapıyı doğrudan ve birebir oranda belirlediğini söylemek, iktidardaki sınıfsal dengelerle ekonomik ilişkilerdeki hakimiyet arasında aynıyet aramak, ML'in değil sosyal deterministlerin işidir. Altyapı üstyapıyı göreceli olarak son çözümlemede belirler. 1960 sonrası süreçte oligarşi devlete tam hakim değildir ama, ekonomik ilişkilere tamamıyla hakimdir. On yıllık sürede, çerçevesini reformist burjuvazinin çizdiği kalkınma programı, ulusal öğelerden temizlenerek, tekelci burjuvazinin emperyalizmle birlikte, kendisini hafif ve orta sanayi biçiminde ortaya koyan, işbirlikçi yatırımlarının gelişip yaygınlaşacağı olanaklara dönüştürülmüştür. Reformist ve küçük-burjuvazinin siyasi plandaki gerilemesini, işbirlikçi tekelci burjuvazi ağırlıklı oligarşinin yönetimi izlemiştir. Esasen, küçük-burjuvazinin 1923'de başlayan ve 1945'lere kadar süren milli ekonomi yaratma çabalarının yerini, 1950'lerden sonra oligarşinin gayrı-milli ekonomisi almış, 1960 politik devrimi ekonomik temelde radikal dönüşümler sağlayamadığından, işbirlikçi ekonomik politikalar 1960'dan sonra hızlanarak sürdürülmüştür. Kapitalist tüketim malları ve meta-para ilişkileri, yurdun her tarafına yayılmıştır.

1963-1967 Beş Yıllık Kalkınma Planı büyük ölçüde hedeflerine varmış, çarpık kapitalist gelişmeyi hızlandırmıştır. 1950-1961'de 38.8 milyon dolar olan yatırımlar 1961-1971'de iki katına çıkarak 77.8 milyon dolara çıkmıştır. Plan hedeflerinde devlet (ya da ''kamu'') yatırımları ağırlık teşkil etmesine rağmen, işbirlikçi özel yatırımlar oranlamayı tersyüz etmiş, plana göre devlet yatırımları azalırken, özel kapitalist yatırımlar artmıştır. Bütün bunlar ne anlama gelmektedir?

Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasaları'yla, Petrol Yasaları'yla, Madencilik Yasaları'yla, özellikle önce bu iki alana ağırlık veren emperyalist sermaye, işbirlikçi tekellerle yeraltı zenginliklerimizi yağmalamaya başlamıştır. Türkiye halkının ve gençliğinin adlarını bile okul kitaplarından öğrendiği onlarca yeraltı zenginliğimiz, emperyalist ABD ve AET ülkelerine yok pahasına gidecek; oradan tekrar Türkiye'ye meta ihracı yoluyla daha pahalıya girecektir. Ya da emperyalist ülkeler, ülkemizden vagon vagon taşıdığı yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizi, kendi ülkelerine taşıyarak bir ürünün hazır parçalarına dönüştürüp, Türkiye'de o parçaların montajını yapabilmek için, ''sanayileşme'' adına emperyalist dev tekellerin dev atölyeleri kurulacaktır. Günümüz koşullarında bu gerçekleri görmek için, halkımıza, TV'deki o çok meşhur ''icraatın içinden'' programlarını anımsatmamız yetecektir. TV'nin düğmesine basar basmaz, odanızın içi, Türk malı (!) büyük iş makinalarıyla, Türk malı(!) CocaCola'larla, araba lastikleriyle, deterjanlarla, arabalarla ve aklınıza gelen her türlü tüketim maddesiyle dolacak; TV ekranından oluk oluk emperyalizm ve işbirlikçiliğin parlak ürünleri ve demagojiler akacaktır. Tabii TV'lerin her çeşidinin de özellikle Türk malı(!) olduğunu belirtelim.

Özellikle 1965'lerde AP'nin iktidar olmasıyla başlayan ve üstümüzdeki tişörtten ayağımızdaki ayakkabıya, ordu teçhizatından tarladaki traktöre değin, müthiş bir artış gösteren emperyalist meta ihracı ve montaj üretimi, yıllarca ''kalkınma'', ''gelişme'' olarak yutturulmuştur. Zamlar, işsizlik, kırdan kente göç, yoksullaşma ve dilencilik, fahişelik, genelevler, okuma-yazma bilmezlik, cahil bırakılmışlık, o günlerden bugünlere ülkemizin bağrında kirli bir tablo oluşturmuştur. Emperyalizm ve onun bir avuç sömürücü işbirlikçileri DEMİREL'ler, KOÇ'lar, SABANCI'lar, ÖZAL'lar, ECZACIBAŞI'lar ise, ülkemizin ne kadar geliştiğini, ne kadar büyüdüğünü anlatagelmişlerdir!

Bırakınız tekelci burjuvazinin en kodamanlarını, dönemin başbakanı Süleyman DEMİREL'in emperyalistlerle ilişkilerini anmak bile, bu ilişkilerin niteliği konusunda yeterince aydınlatıcı olacaktır.

S. DEMİREL Amerikan Morrison tekelinin Türkiye temsilcisidir. Morrison tekelinin kolları, dünyanın birçok bölgesine yayılmış, bulunduğu ülkelerde toplumsal muhalefetin kırılmasına yol açan politikaları, hem ekonomik olarak, hem de gizli mali ilişkilerle desteklemiştir. 23 Aralık 1973 tarihli Günaydın gazetesinde, ''Amerikan Morrison şirketinin Vietnam'da (tecrit hücreleri) inşa ettiği açıklandı'' başlığıyla çıkan bir haberde, tekelin ''bahriye kışlası'' adı altında siyasi tutukluların kalacağı özel işkencehaneler ve cezaevleri yaptığı anlatılmaktadır. Soruyoruz! Bu dönemde bu Amerikan tekellerinin AP ve DEMİREL'in bilgisi dahilinde Türkiye'de çevirdiği gizli dolaplar nelerdir? Türkiye'nin her tarafına bir utanç abidesi olarak dikilen kapalı cezaevleri ve tabutluklara, işkencecilere, Amerika'dan getirilen işkence aletlerine gizli ilişkilerle izin veren, dahası teşvik eden emperyalist tekellerin uşağı DEMİREL, ülkeyi böyle mi kalkındırmıştır?

Günaydın gazetesinin haberinin devamı şöyledir:

''Amerikan Kongre üyesi CLARE, giderleri Amerika tarafından karşılanan, Güney Vietnam'daki 120 bin siyasi polisin, ülke nüfusunun üçte ikisi hakkında dosya tuttuğunu söyledi''. İşbirlikçi Güney Vietnam siyasi polislerine, yalnız son beş yıl içinde 2 milyar 500 milyon harcandığı da açıklanmaktadır.

Soruyoruz: İşbirlikçi AP hükümetinin kalkınma planlarında, işkencehanelere, işkenceci polislere aktarılan sermaye de yer almış mıdır? Türkiye halkının,10. ve 15. yüzyıllarda bıraktığı göç dalgasını, yirminci yüzyılda köylerden kentlere doğru yeniden canlandıran geleneğin temsilcisi ve mirasçısı AP, emperyalist tekellerle birlikte halkı soyarak yaptığı sermayeyi, ''kalkınma ve gelişme'' adı altında, halkımıza çevrilen polis jopuna, polis kurşununa, panzerine dönüştürmemiş midir? İşbirlikçi oligarşinin kalkınmadan anladığı budur.

1967 yılında AP iktidarının çıkardığı 2. Beş Yıllık Plan açıklanırken bas bas bağrılıyordu: ''Özel teşebbüs desteklenecek! Özel teşebbüs dost ve müttefik ülke kuruluşlarıyla yatırım yapmaya özendirilecek!'' 1968 yılında AP hükümeti, çarpık kapitalizmi geliştirme doğrultusunda daha somut adımlar atmış, devlet olanakları tümüyle işbirlikçi tekelci burjuva ve efendileri emperyalist tekellere kullandırılmıştır. Bugün, oligarşiye hizmetleri başbakanlıkla taltif edilen ÖZAL'ın yönetimi altında, 1968 yılında DPT'nin Teşvik ve Uygulama Dairesi, özellikle işbirlikçi tekelci burjuvazinin politikalarını desteklemek ve yönlendirmek amacıyla kurulmuş; devlet altyapı yatırımlarını üstlenirken, yerli tekelci burjuvazinin halkı daha fazla sömürmesi için, onlara altyapı kolaylıkları sağlanmış, teşvik belgesi alan şirketlerin vergi indirimleriyle sırtları sıvazlanmış, bol ve ucuz kredi olanakları yaratılmış, dışalımlarında gümrük bağışıklığından yararlandırılmıştır.

Bu dönem toprak ağalarının sömürüsünün ve birçoğunun büyük tarım burjuvazisine dönüşmesinin arttığı yıllardır. 1950 sonrası makineleşme ya da emperyalizmin Türkiye'yi Avrupa'nın bir tahıl ambarı yapma politikasının bir sonucu olarak gündeme gelen, tarım araçları ithaliyle birlikte tarımda kapitalist ilişkiler yerleşmeye başlamıştı. 27 Mayıs'la birlikte çıkarları zedelenen toprak ağalarının, 27 Mayıs yönetiminin tarihimizdeki kısa süren iktidarı ya da tasfiyesinden sonra da, etkinliklerini koruduklarını biliyoruz. Gerek MENDERES hükümetlerinin gerekse 27 Mayıs'la devam eden ve AP iktidarıyla hızlanan alt yapı yatırımlarının, yol, elektrik, su şebekeleri vb. nin etkisiyle ulaşılan kırsal alanlarda önemli bir hareketlilik yaşanmış, makinanın girmesi, sulu tarıma geçilmesi, suni gübre kullanımı ve desteklemeli tarım ürünleri alımı gibi etkenlerle, artan tarımsal üretim ve kapitalist pazar ilişkileri, tarımda kapitalist ilişkileri geliştirmiştir. Toprak ağalarının bir kısmının bu yıllarda, çoğunun ise günümüze dek uzanan süreçte büyük tarım burjuvazisi haline dönüşmesi, kapitalist pazarda, rekabet koşullarından yararlanan orta köylülüğün bir bölümünde göreceli iyileşme; kırsal kesimi oligarşinin gözde partisi AP'nin oy deposu haline getirmiştir. Köylülük ekonomik olarak kapitalist pazar ilişkilerine angaje olmasına karşın, bu süreç devrimci ya da burjuva anlamda radikal yöntemlerle değil, yeni-sömürgeci pazar ilişkilerinin evrimi sonucu biçimlendiğinden, köylülüğün, kırın geleneksel egemenlerine kültürel bağımlılığı sürmekte, ya da kültürel kopuş çok yavaş olmaktadır. Bu süreç ifadesini, kırın geleneksel egemenleri olan toprak ağalarının, tefeci tüccarın köylülük üzerindeki feodalizme özgü nüfuzlarını korumalarında, onun siyasal olarak oligarşinin gözde partilerinin oy deposu haline getirilmelerinde bulmaktadır.

Tarımda kapitalizmin gelişmesi, beraberinde kır proletaryasının ve kır proletaryası ile küçük üreticiler arasında yer alan çeşitli tabakaları da geliştirmiştir. Büyük toprak sahiplerinin de sömürü alanlarını genişletmek için, ''kiracı'', ''ortakçılık'' biçimindeki ilişkilere girdiğini, ama bunun asıl olarak kiracılık ve ortakçılık olgularının karakterini oluşturmadığını bir kenara koyarsak; tarımda, kır proletaryasından sonra yoksul köylülüğün ''kiracı'', ''ortakçı'', ''az topraklı köylü'' ve ''yarı-proleter mevsimlik işçi''lerin yaygın olarak -tüm parçalanma ve bölünmelere rağmen- varlığını koruduğunu belirtmeliyiz. Örneğin 1963'te kiracı ve ortakçılar, köylü ailelerinin %9.1'i kadarken, bu oran 1968'de %17'ye 1973'de %21.9'a yükselmiştir.

Sonuç olarak emperyalizm ve oligarşinin kırı da kapitalist pazara dahil etmesi, sınıfsal farklılaşmaları hızlandırmış, köylülüğün sınıf mücadelesine destek vermesini sağlamıştır. Bunun kanıtı aynı yıllarda DEV-GENÇ'in köylülük içinde vücut bulmasıdır.

Kırsal kesimin önemi ve buradaki insanların çelişkileri DEV-GENÇ tarafından da doğru tespit edilerek, bu alanda da hayli yaygın ilişkiler kurulabilmiş, çay, fındık, üzüm üreticileri ve diğer mitingler, toprak işgalleri yapılmış, halkın düzenle olan çelişkilerine doğru önderlik edilmiştir.

C- Emperyalizmin Geliştirdiği Yeni-Sömürgeci İlişkiler

II. Paylaşım Savaşı sonrası, emperyalizm sömürü yöntemlerinde yeni bir dönemin açılışını ilan ederken, ülkemiz için de yeni bir dönemi sergiliyordu. Yeni-sömürgecilik rüzgarları 1946'dan sonra giderek şiddetlenecek ve ülkemizi de etkisi altına almaya başlayacak; IMF, Dünya Bankası, OECD gibi emperyalist finans kuruluşları, Phillips, Ford, MAN, General Electric, ITT, Kamatsu, Caterpillar, Mobil vb. gibi emperyalist tekeller günlük yaşamımızın ayrılmaz birer parçası haline gelecek ve bütün bunların sonuçlarını toplum olarak yaşayacaktık.

Evet, emperyalizm ülkemize IMF olarak, yabancı şirketler olarak girdi. Yaptığı yatırımlarla ekonominin denetimini eline geçirerek, yarattığı işbirlikçileriyle sömürünün, baskının, işsizliğin, açlığın ve yoksulluğun kaynağı oldu.

Emperyalizmin ülkeye girişi iktidardaki işbirlikçilerinin çıkardığı yasalarla kolaylaştırıldı; önündeki engeller bir bir kaldırıldı. Ülke emperyalist tekellerin rahatlıkla at oynatabileceği bir alan haline getirildi.

1954 yılında çıkarılan 6224 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası'na göre yabancı sermaye artık -bir iki istisna dışında- yerli sermayeye açık tüm alanlarda faaliyet gösterebilecekti. Bu yasayla yabancı sermayenin kâr transferleri önündeki engeller kaldırıldığı gibi, sermayenin nakit sermaye dışında kalan patent, lisans, yedek parça, makine ve teçhizat, teknik eleman gibi diğer bileşenleri biçiminde de gelebileceğini kabul ederek emperyalizmin yeni-sömürgecilik politikasının gerekleri yerine getiriliyordu.

Yine aynı yıl çıkarılan Petrol Yasası'yla petrolde devlet tekeli kaldırılıyor, bu alan da emperyalist tekellerin yağmasına açılıyordu.

Oligarşi bu yasaları çıkararak ülkede yeni-sömürgeciliğin gereklerini yerine getirmeye çalışırken, bunları layıkıyla yerine getirebilmek için bu yasaların hazırlanmasına emperyalizmin uzmanlarını etkin bir biçimde katıyordu. Yabancı Sermaye Yasası ABD'nin Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı C. B. RANDALL'ın yoğun çabalarıyla hazırlanırken; Petrol Yasası'nı petrol şirketlerinin avukatı Max BALL bizzat hazırlıyor ve emperyalist tekellerin çıkarlarına en uygun koşullar oluşturulmaya çalışılıyordu.

Türkiye'ye giren yabancı sermayenin içinde 1960'lı yıllara kadar olan dönemde nakit sermaye oranı yeni-sömürgecilik politikasının bir gereği olarak % 17 oranındadır. Ki bu oran daha sonraki yıllar daha da düşmüş, sermayenin diğer bileşenlerinin oranı ise giderek yükselmiştir.

1963-1986 yılları arasında tam 1046 lisans anlaşması imzalanmıştır. Bunun 233'ü 1981-86 arasındadır. Ülkemizin zenginliklerini yağmalayan emperyalist ülkeler içinde Federal Almanya 312 lisans anlaşmasıyla başı çekerken bunu 133 anlaşmayla ABD, 103 anlaşmayla İngiltere izlemektedir.

Emperyalizm ilk yıllarda ağırlıkla dokuma, tütün, gıda ve içki gibi tüketim sanayi yatırımlarına yönelmiştir. 1963 yılında yabancı şirketlerin %23'ü gıda, içki, tütün üretiminde, %17'si tekstil sanayiinde faaliyet gösteriyorlardı. Ama bu oran giderek değişmiş, yatırımlar tüketim sanayiinden dayanıklı tüketim mallarına kaymıştır.

Yakup KEPENEK, ''Türkiye Ekonomisi'' adlı kitabında 1963-1972 yılları arasında yabancı özel sermayenin %22.8'inin ilaç, %19.8'inin kauçuk, %17.5'inin elektrik-elektronik ve %11.5'inin madeni eşya ve makine alt sektörlerine yatırıldığını; gıda sanayii payının %7.2, taşıt araçlarının ise %3.5 dolayında olduğunu; 1977 yılı sonunda ise, yabancı özel sermaye içinde taşıt araçlarının payının %27.85'e ulaştığını; taşıt araçlarını sırası ile (ilaç dahil) kimya sanayiinin %18.90 ile, elektrik makineleri ve elektroniğin %12.8 ile ve kauçuğun %9 ile izlediğini belirtir.

Yabancı sermaye ülkeye giriş yıllarından sonra faaliyet alanlarını ve yatırımlarını, ülkedeki gelişmelere, pazarın genişlemesine bağlı olarak kendisi açısından en kârlı alanlara doğru kaydırmış, kârlarına kâr katmıştır. Her yıl yabancı sermaye önemli miktarda kâr transferini ülke dışına çıkarmıştır.

1963-67 döneminde 115, 1968-72 döneminde 183, 1973-77 döneminde 362 milyon dolarlık yabancı sermaye ülkeye girerken, bunlara karşılık sırasıyla 74, 168 ve 342 milyon dolar kâr transferi olarak emperyalist tekellerin kasalarına akmıştır. Görüldüğü gibi kâr transferlerinin gelen sermayeye oranı giderek yükselmektedir. Bu oran 1973-77 dönemi için %95.6'ya ulaşmıştır. Emperyalist tekeller neredeyse yatırdığından fazlasını aynı dönem içinde geriye alacaklardır. Bu, sömürünün yoğunluk derecesini açıkça göstermektedir.

Nitekim aşağıdaki tablo yabancı sermayenin yatırım yaptığı alanlardan örnek olarak seçilmiş birer şirketin, ne kadar kısa sürede sermayesini kat kat aşan kârlar elde ettiğini, bu firmaların kârlılık oranlarını göstermektedir.

Çalışma alanı

Faaliyete
başladığı yıl

Son sermayesi
milyon (TL)

Yabancı sermaye
oranı (%)

1962 sonuna kadar
kârı (milyon TL)

 

Bir boru fabrikası

1957

5.6

57

45.015

 

Bir zirai mücadele ilaç fab.

1958

3.0

50

5.804

 

Bir kaynak elektrodları fab.

1957

2.0

10

7.605

 

Bir nebati yağ fab.

1952

30.0

30

141.620

 

Bir ilaç fabrikası

1951

2.8

71

25.634

 

Bir ampul fabrikası

1948

5.0

60

18.462

 

Bir elektrikli aletler fab.

1955

9.1

99

34.137

 

 

(Türkiye'nin Düzeni, D. AVCIOĞLU, s. 855)

''(...) 1951 yılında %71'i yabancı kaynaklı olmak üzere 1 milyon 400 bin TL.lik sermaye ile kurulan E. P. Squiib-Sons ilaç fabrikası resmi olarak 1955 yılında 2 milyon 700 bin TL. (...) kâr göstermekteydi. Bu kuruluşun 1962 yılında zincirleme kâr tutarı 25 milyon 600 bin TL.'sını buluyordu. Phillips firması 1955 yılında %99'u yabancı kaynaklı olmak üzere 4.6 milyon TL. sermaye ile bir elektronik aygıtlar fabrikası kurmuştu. Fabrikanın 1962 yılına kadar sağladığı zincirleme kâr tutarı 25 milyon 600 bin TL. olup bunun 13 milyon 900 bin TL.sı yalnızca 1962 yılında sağlanmıştı. Ama bütün bunlar 1952 yılında %80'i yabancı kaynaklı olmak üzere 5 milyon.TL. bir sermaye ile bir margarin fabrikası kuran Unilever firmasının sağladığı kârın altında kalır(...)

(...) bu işletmenin 1962 yılına kadar sağladığı zincirleme kâr miktarı 141 milyon 620 bin TL.dir.

Bu sayılar, bütünü içinde, sağlanan kârdan yurtdışına çıkan miktarların yatırılan tutarlara oranla yıldan yıla artan yüzdelerini de açığa vururlar.

 

1953

%0.6

1957

%185.0

1954

%1.0

1958

%208.6

1955

%4.0

1959

%170.0

1956

%10.8

1960

%143.7

 

Bu da yurtdışına çıkarılan para olarak 24 milyon TL.sından biraz daha çok bir tutar demektir. Oysa aynı dönemde döviz olarak ülkeye giren sermaye miktarı toplam 20 milyon 300 bin TL.dır. (...)'' (Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, S.YERASİMOS, s. 742)

Emekçi halkın yarattığı değerlere el koyan, onları yoğun bir sömürüyle karşı karşıya bırakan emperyalist tekeller, ülkede yukarıdan aşağıya çarpık bir kapitalistleşme yaratmışlardır. Bugün, halk, ''sanayileşiyoruz'', ''kalkınıyoruz'', ''falan tarihte falan ülkeye yetişeceğiz'' masallarıyla uyutulmaya çalışılmaktadır. Oysa gerçekler, anlatılan masallarla gizlenemeyecek kadar çıplaktır. Yaratıldığından bahsedilen sanayileşme, çarpık kapitalizmin, dışa bağımlılığın ta kendisidir. Kendi başına yürümesi mümkün olmayan, bir hiç olan ''sanayileşme''dir.

''(...) 1973 yılında lastik ve plastik sanayiinde üretim yapan şirketler, üretimde kullandıkları toplam fiziki girdilerin %84.9'unu yurtdışından sağlamışlardır. Aynı oran kimya sanayiinde %70, taşıt araçlarında %60.5, tarım alet ve makinalarında %66.4, kağıtta %76.3, elektronik ve elektrik makinalarında ise %53.4'dür.'' (Cem ALPER, Çokuluslu Şirketler ve Ekonomik Kalkınma, 1978, s.166; aktaran Mehmet ALTAN, Süperler ve Türkiye, s.114)

Aradaki yıllar da çarpık kapitalizmin dışa bağımlılığını değiştirmeye yetmiyor. 1977 yılındaki rakamlara baktığımızda hemen hiçbir şeyin değişmediğini görüyoruz. Çeşitli sanayi kesimleri için dışa bağımlılık gıda, içki, tütün üretiminde %21.2, dokuma ve giyimde %31.3, kağıtta %56.4, lastik ve plastikte %38, kimyada %70, madeni eşyada %48.8, makine imalatta %26.8, elektrik makinelerinde %34.6, taşıt araçlarında %55.2'dir.

Sanayideki bu dışa bağımlılığı, ithalattaki oranlara baktığımızda da görmek mümkündür. İthalatı oluşturan mallar içinde en önemli kalemler yatırım malları ile ara malları ve hammaddelerdir. Bunlar dışa bağımlı çarpık sanayinin çarklarının dönmesini sağlayan can damarlarıdır.

1963'de ithalat içindeki hammadde ve ara malların oranı %48.8, yatırım malları %45.8'dir. Bu oran 1983'de hammadde ve ara malları için 6.67 milyon dolarla %72.3, yatırım malları için 2.31 milyon dolarla %25.1 olmuştur. Görülmektedir ki, çarpık kapitalizmin çarklarını döndürecek ara malların ve hammaddelerin, ithalat içindeki payı giderek büyümüştür.

İşte bu çarpık dışa bağımlı yapının yürümesi, varlığını devam ettirmesi bu hammadde ve ara mal girdilerinin karşılanmasına bağlıdır. Aksi durumda ''sanayi''nin çarkları duracaktır. Anlatılan sanayileşme masalları, işte böyle bir sanayileşmeyi anlatır.

İthal edilecek girdilerin ithalatının sürekliliğinin sağlanabilmesi için sürekli döviz gerekmektedir. Çarpık yapıyla kendi kendini üretmekten yoksun olan bu yapı ancak dış kaynaklarla varlığını sürdürebilmekte, her yıl emperyalist ülkelerin ve finans kuruluşlarının kapılarında borç aranmaktadır. Bugün övünülen ''50 milyar dolar borcumuz var; ama demek ki bize güveniyorlar ki borç veriyorlar, gelişiyoruz, kalkınıyoruz'' hayalleri bu zorunluluğun sonucunda anlatılmaktadır. Bu bir kısırdöngüdür. Her yıl yapılan borç ödemelerine rağmen borçlar hiç eksilmemekte sürekli artmaktadır. Eski borçların ödemeleri ancak yeni alınan borçların bir kısmıyla karşılanmakta, yani borç borçla ödenmeye çalışılmakta, diğer kısmıyla dış ticaret açığı kapatılarak ekonomi çarkları döndürülmeye çalışılmaktadır.

Türkiye ekonomisinin döviz darboğazına her girişinde ölümcül sancılar içinde kıvranması bu yüzdendir. Bu yüzdendir halkımızın IMF, Dünya Bankası, OECD gibi kuruluşlarla tanışmaları. Bu yüzdendir, ikili anlaşmalarla alınan borç yükü altında halkımızın ezilmesi. Bu yüzdendir, ülkemizde doğan her çocuğun bin dolara yakın bir borç yükünü de sırtlanarak dünyaya gelmesi.

Yeni-sömürgecilik ilişkilerinin ülkeye yerleşebilmesi, ülkenin açık pazar haline getirilebilmesi için kaynağa ihtiyaç vardır. Emperyalizmin kat kat fazlasını götürdüğü ve halklar dur deyinceye kadar götüreceği değerler karşılığın da verdiği borçların hepsi, emperyalist tekellerin önünün düzlenmesi, ülkede tekellere elverişli koşulların yaratılması içindir. Verilen dış borçların nedeni emperyalist ülkelerin ve tekellerin bizleri düşünmeleri değildir elbette.

Türkiye'de yeni-sömürgecilik ilişkilerinin ilk yansımalarından biri emperyalist sistemin finans kuruluşları olan IMF ve Dünya Bankası'na katılmak oldu. Emperyalizmin reçeteleri bu kuruluşlarca ülkeye empoze edildi. 24 Ocak'a kadar Türkiye IMF ile 13 Stand-By anlaşması yaptı. Tüm anlaşmaların sonucu herkesin yaşadığı enflasyon, hayat pahalılığının artması, halkın daha fazla yoksulluğa mahkum edilmesi oldu.

Emperyalist ülkelerin yeni-sömürge ülkeleri denetim altında bulundurmasını sağlayan bu kuruluşun işlevlerini IMF Türkiye Masası Şefi WOODWARD dönemin işletmeler Bakanı Kenan BULUTOĞLU'na şöyle açıklıyordu:

''Bizi herkes, her ülke kendi içişlerine karışmakla suçluyor ve öyle görüyor. Ancak konunun iki yönü var. Biri uluslararası bankalar, diğeri başka ülkeler ve hükümetler. Bankalar paraları için güvence arıyorlar. Ve önemli bir güvence olarak bizi görüyorlar. Hükümetler ise başka bir yol izliyorlar. Hiçbir hükümet kalkıp size belli bir politikayı doğrudan önermez. Ama, bu önerileri gelip bize söylüyorlar, gidip şunları söyleyin diyerek. Bize empoze edilen politikaları da, biz size ve anlaşmaya oturduğumuz ülkelere empoze etmek, aktarmak zorundayız.'' (IMF Kıskacında Türkiye, 1946-1980, Yalçın DOĞAN, s.18)

İşte, işlevleri kendi ağızlarından açıkça dile getirilen bu finans kuruluşları, emperyalist tekellerin istemleri doğrultusunda yeni-sömürge ülkeleri yönlendiriyorlar. Bunlarla yapılan anlaşmalar sonucu elde edilen borç ve krediler yine tekellerin yönlendirdiği alanlara akıyor.1950'lerden sonra başlayan yol, baraj ve liman gibi altyapı yatırımlarının hızla artmasının nedeni işte budur. Bu krediler yine emperyalist tekellerin ülkeye girişini kolaylaştırmak için harcanmıştır.

Çarpık yapısıyla emperyalizme göbeğinden bağımlı, dış krediler olmadan çarklarını döndüremeyecek olan sanayi, sürekli artan borçlarıyla emperyalizmin denetimine her gün daha çok girmektedir. Ekonomiyi kendisine bağımlı hale getiren ve borçlar olmadan işlemeyeceğini bilen emperyalizm dayatmalarını rahatlıkla yapabilmektedir. IMF reçeteleri bunun sonucudur.

Türkiye'nin en fazla bağımlı olduğu ülke olan ABD, aynı zamanda Türkiye'nin alacaklıları arasında da en başta gelir. 1946'dan 1980'e kadar Türkiye'nin ABD'ye 2836.8 milyon dolar olan toplam dış borcundan 1980'de 761.4 milyon doları hâlâ durmaktaydı.

Dışa bağımlılık zincirinin doğal bir sonucu olarak sürekli artan dış borçlar 1980'de 16.2 milyar dolarken, 1987'de 36 milyar dolara çıkmış, bugün 50 milyar dolara yaklaşmaktadır. Ülkede yaratılan değerlerin önemli bir bölümü, dış borç ödemelerinin ana para taksiti ve faizi biçiminde emperyalist tekellere transfer edilmekte ama borçlar azalmamakta aksine artmaktadır.

1960-69 döneminde alınan 2.7 milyar dolar dış borcun 1.4 milyar doları borçlarla ilgili yapılan ödemelerle iade edilmiştir. 1970-79 döneminde dışarıdan elde edilen krediler toplam 12.5 milyar dolarken, aynı dönemde dışarıya ödenen borç ve faizler için kullanılan tutar 4.5 milyar dolayındadır. Bu rakamlar Türkiye'nin emperyalizm tarafından içine hapsedildiği kısırdöngüyü göstermektedir.

Ülkenin hapsedildiği bu kısırdöngüdeki sömürü oranı o kadar yoğundur ki emperyalist ülkelerin belirlediği dünya ortalamalarının dahi üstündedir. Emperyalist finans kuruluşlarından biri olan Dünya Bankası'nca dış borç ödemelerinde kabul edilen sınır, ihracat gelirlerinin %15-20'si iken,1960-70 döneminde Türkiye'deki borç ödemelerinde bu oran ihracatın %32'sini oluşturmuştur.

İşte, emperyalizmin yeni-sömürgecilik ilişkileriyle ülkemize armağanı! IMF, Dünya Bankası vb. emperyalist finans kuruluşlarıyla ve bunların, halkımızın daha fazla sömürülmesi için getirdiği dayatmaların acı sonuçlarıyla tanışmak; dışa bağımlı, ithalat yapmadan yaşayamayacak bir ''sanayi''; sürekli artan dış borç batağı sonucu her geçen gün halkın omuzlarına yüklenen daha fazla borç yükü... İşte bütün bu sayılanlar emperyalizmin, yeni-sömürgecilik ilişkilerinin ülkemiz halklarına ''armağanı''dır.

Emperyalist ülkelerin uyguladığı yeni-sömürgecilik metotlarının bir sonucu da yeni-sömürge ülke halklarını sömürülerinde kullanacakları yerli işbirlikçileri, daha baştan emperyalizmle bütünleşmiş yerli işbirlikçi tekelleri, yerli ''imparator''ları yaratmak olmuştur. KOÇ'lar, SABANCI'lar vb. yerli işbirlikçiler Türkiye halklarının alınterinin emperyalizme aktarılmasının bir basamağı olarak ortaya çıkmışlardır.

Bunu en iyi yerli ''imparator''lardan biri olan Vehbi KOÇ kendi ağzıyla dile getirmektedir:

''1946'da ilk Amerika yolculuğum, tüccarlıktan çıkıp sanayiciliğe geçişimin başlangıç noktası olmuştur...Türkiye'de General Electric Ampul Fabrikası kurulması kararını aldım. Uzun konuşmalar oldu. Türkiye'ye heyetler geldi gitti, sonunda şirket kuruldu, fabrika inşaatına başlandı, başarı sağlandı. Memlekette Amerikan sermayesi ile ortak ilk fabrika böylece kuruldu. Döviz tasarruf edildi. General Electric kazandı, biz kazandık. Bu başarıdan dolayı çok memnunum...'' (Vehbi KOÇ, Hayat Hikayem, s. 73)

Evet, Vehbi KOÇ kazanıyordu, emperyalist tekeller kazanıyordu, ama kaybeden birileri vardı. Bu, Türkiye halkları idi. ''İmparator''un yükselişinin faturası emekçi halkımıza ödettiriliyordu. Öyle bir yükselişti ki bu, milyonlarca insanın sefilce bir yaşam sürmesi, iliklerine dek sömürülmesi pahasına faturası ödeniyordu...

Emperyalizmi bir ahtapota benzetirsek, yerli imparatorların yükseldiği yıllar, ahtapotun kollarını ülkemize de uzattığı ve herşeyiyle sarıp sarmaladığı yıllardır. Ahtapotun kolları, General Electric'ti, MAN'dı, Mobil'di, Caterpıllar'dı, Pirelli'ydi, Ford'du, IBM'di, ITT idi. Ve daha sayamadığımız kadar çoktur bu kollar...

Onları çeken sihirli sözcük hep kâr olmuştur. Soygun-talan, ucuz işgücü, pazar neredeyse, onlar da oradadır. Yoksa vatanı Amerika olan General Electric vb.lerini Türkiye'de yerli imparatorlarla ortaklıklar kurarken görmek mümkün olabilir miydi?

KOÇ'lar, SABANCI'lar, ECZACIBAŞI'lar, YAŞAR Holding'ler hep böyle ortaklar bulmuşlardır. Bu ortakların Alman, İngiliz, Amerikalı, Japon, Fransız olması hiç mi hiç önemli değildir onlar için. Önemli olan Türkiye'deki emekçi yığınları sömürebilmeleridir. Yani tek önemli şey kârlarıdır.

Vatanı olmayan sermaye, yerli imparatorlarla çıkar birliğini ülkemizin yağması üzerine kurmuştur. Ülkemizin zenginlik kaynakları talan edilirken, ülkemizden ''ucuz işgücü cenneti'' diye söz edilirken yerli imparatorları sadece pastadan alacakları pay ilgilendirmektedir.

Her zaman pastanın en büyük dilimlerini kendine ayıran efendiler nereye, nasıl ve ne kadar yatırım yapacaklarını, hangi sektörlerde yoğunlaşacaklarını her zaman çıkarlarına göre saptarlar.

Ülkemiz, nasıl olsa milyonlara varan işsizi ile ucuz bir işgücü pazarıdır; yeraltı ve yerüstü kaynakları talan edilecek kadar bol ve zengindir; koskoca bir pazardır, serbest bölgedir! Bunları gözönüne alan ''efendiler'' için bir meşrubat ya da makarna fabrikası, bazen bir çamaşır makinesi fabrikası ya da bir otomobil montaj fabrikası oldukça kârlı yatırım yapılacak alanlardır. Onlar hiç bir zaman bu gelişmelerin kontrollerinden çıkmasını istemezler.

Bazen milyonlarca dolara, sadece o şirketin ismini kullandırtma hakkını satarlar; bazen teknoloji satarlar; bazen o yatırıma önemli miktarda para koyarak katılırlar. Bazen de o ülkede, o nesnenin tamamlanacağı montaj tesislerini harekete geçirirler. Vatanı olmayan sermayeye yön veren bunlardır.

Ülkemize ilişkin örnekler verecek olursak bu durum daha iyi anlaşılacaktır.

Tofaş; 1962'de İtalyan tekeli Fiat, MKE Kurumu, Koç Holding ve İş Bankası'nın ortaklığında oluşturuldu. Bu ortaklık Fiat otomobillerini Murat adı altında, montaj sürecinden geçirerek pazarlamaktadır. Türkiye'de montajı tamamlanan bu otomobiller gerek Türkiye pazarına gerekse de satılabilecek -Ortadoğu gibi- her pazara sunulur, ihraç edilir. Buradan elde edilen kârların esas kaymağını İtalyan Fiat tekeli yerken, Koç Holding, MKE Kurumu ve İş Bankası da pastanın kalanından paylarına düşeni alırlar.

İtalyan Fiat tekeli ve yerli işbirlikçileri memnundur bu alışverişten. Ama bu alışverişten doğal olarak memnun olmayanlar vardır. Onlar da; köle gibi çalışan ama emeğinin karşılığını alamayan işçiler ve ülkenin ucuza kapatılan zenginlik kaynaklarının talan edilmesinden rahatsız olan yurtseverlerdir.

''Yükselenler'', ''imparator'' ilan edilenler ise bir halkın, halkların sırtına basarak, onların alınteri pahasına yükselmektedirler.

Devam edelim; Eczacıbaşı İlaç Fabrikaları ise gerek hammadde gerekse de patentlerle uluslararası kimya tekellerine bağlıdır. Bugün piyasada satılan -buna aspirin ve pamuk da dahil olmak üzere- her ilacın her gün zamlanmasının nedeni bu bağımlılıktır. Eczacıbaşı aracılığıyla, emekçi halkımızın sırtından milyarlar kazanan ilaç tekelleri; BAYER'ler, SANDOZ'lar vb.dir.

Reklamlarını TV'de, gazetelerde, sokak ve caddelerde boy boy gördüğümüz CocaCola'yı Türkiye'de İstanbul Meşrubat Sanayii üretir. Ve bu şirket CocaCola Export Corparation'a patent ve ara girdiler yoluyla bağımlıdır. Türkiye üreticisi, İstanbul Meşrubat Sanayii bunlar için milyonlarca dolar öder CocaCola Export Corparation'a...

Bu örneğe bakıp kolayca Türkiye'de sanayinin ne seviyede olduğunu anlayabiliriz. Türkiye'de sanayi olduğunu biz de yadsımıyor, kabul ediyoruz. Ama meşrubat sanayiine, ciklet sanayiine, montaj sanayiine sanayi denirse tabii...

Yıllardır ülkemizi ezen, sömüren, talan edenlerin reva gördükleri bunlardır. Sanayileşmek, kalkınmak, hele ağır sanayi kurmak istiyorsak, ahtapotun bu kollarını kesmek zorundayız. Emperyalizm ve oligarşi varoldukça, Türkiye gelişemeyecek, sanayileşemeyecek kısaca emperyalistlerin soygun-talan cenneti olmaya devam edecektir.

Bağımsızlık lafını ağzından düşürmeyenlere sormak istiyoruz; tekellerin böylesine iç içe geçtikleri, sınırların kolayca aşıldığı, dolarların, markların, frank ve yenlerin her kapıyı kolayca açtığı, Dünya Bankası'nın, IMF'nin ekonomileri kolayca yönettiği bir ülkenin bağımsızlığından nasıl söz edilebilir?

Daha dün, Dünya Bankası Seyhan Barajı için kredi verirken, barajdan elde edilecek olan elektrik üretiminin bir özel şirketçe işletilmesini şart koşmuştu. Ve bu amaçla Çukurova Elektrik T.A.O. kurulmuş ve barajın hidroelektrik tesisleri sözleşme ile bu şirkete devredilmişti. Öyle ki, şirketin özel ortakları bu yerli imparatorlar, kendilerine düşen payı Ziraat Bankası'ndan, sözde üreticilere kredi verecek bir bankadan aldıkları kredilerle sağlamışlardı.

Dünya Bankası'nın, IMF'nin, Çukurova'ların her şeye müdahale edebildiği ekonomi üzerinde denetim kurabildikleri, yatırımları onların seçtiği, hatta birçok koşul koydukları bir ülke, yani Türkiye, nasıl oluyor da ''bağımsız'' oluyor?

KOÇ'ların, SABANCI'ların bu demagojilere sığınmalarını anlarız. O KOÇ ki, 1946'da ABD sermayesiyle attığı ilk adımın sonunu getirmiş, ''yükselme''ye devam etmiştir ve ''imparator'' aradan geçen 40 yılın sonunda, satışları 2 trilyon 419 milyar lirayı bulan 93 şirketiyle Türkiye'nin ''imparatoru'' olma ünvanını haklı(!) olarak kazanmıştır.

KOÇ grubu, ortak olduğu tekellerle 15 şirketi paylaşmaktadır. En önemli ortakları arasında, ABD kökenli Ford, İtalyan kökenli Fiat ve Batı Alman kökenli Siemens de vardır. Ford ve Fiat ile otomotiv sektöründe, Siemens ile elektrikli aletler konusunda ortak üretim yapmaktadır. KOÇ'un bankacılık alanındaki ortağı ise ABD'nin ünlü çokuluslu bankası Amerikan Ekspress'tir.

Sermayenin vatanı yoktur. Holdingler hem ABD, hem AET, hem de Japonya kökenli çokuluslu şirketlerle çeşitli alanlarda suç ortaklığı yapıp kârlarını devam ettirdiler. Onlar için Japon olması yada Amerikalı olması fark etmiyor.

Yeni-sömürgeciliğin başlangıç dönemi olan 1950-60 yılları arasında ülkemize giren yabancı sermayede, emperyalist sistemin jandarması ABD'ye ait ortaklıklar %40'la başı çekmektedir. ABD'yi %10 civarında bir oranla Fedaral Almanya, İsviçre ve Hollanda izlemektedir. Bu dört ülkenin o dönemde ülkeye giren yabancı sermaye içindeki toplam payı %80'i geçmektedir. Doğal olarak ülkeden transfer edilen kârların en büyük bölümü de bu ülkelere gitmektedir.

Ancak aradan geçen yıllar pek çok emperyalist ülke tekelinin Türkiye pazarının yağmasından pay kapmak amacıyla yaptığı yatırımlarla bu oranları değiştirdi. Y. KEPENEK'in, Türkiye Ekonomisi kitabında DPT'nin 1981 yılı programını kaynak göstererek belirttiği 1980 sonu rakamlarına göre toplam yabancı sermaye içinde %33.1 pay ve 26 firmayla F. Almanya başı çekmektedir. Onu sırasıyla, %15.5 pay ve 7 firma ile Fransa; %10.9 pay ve 16 firma ile ABD %5.6 pay ve 1 firmayla Luxemburg; %5.2 pay ve 5 firma ile İngiltere; %4.7 pay ve 6 firma ile Hollanda; %4.6 pay ve 4 firma ile Danimarka izlemektedir.

Ülkemizi yağmalayan emperyalist tekellerin milliyetleri başlıca bu şekildedir. Ama herhangi bir milliyeti olmayan karma tekeller de bu yağmadan pay almaktadır. Başta da belirttiğimiz gibi yerli suç ortakları açısından bunların milliyetleri pek farketmiyor. Bu suç ortaklığı, bazen ortak yatırım adına bazen de farklı adlar altında yapıldı.

Bir-iki örnekle bunun daha iyi görüleceği inancındayız.

Uygarlığın nimetlerinden hep paralı yararlanırız. Aydınlatma aracımız olan ampul de bunlardan biridir. Türkiye'de ampul üretimi az sayıda firmanın egemen olduğu bir sektördür. Yılda 75.5 milyon adet üretme kapasitesi vardır. Ve dört tekel piyasayı şöyle paylaşmıştır:

 

Firmalar

Kapasite/1984
(milyon-yıl)

1- General Elektrik T.A.Ş.
(Koç, İş Bankası, General Electric)

30.3

2- Tekfen Endüstri Ticaret A.Ş. (Tekfen)

25.2

3- Bastaş, Birleşik Aydınlatma

6.0

4- Türk Phillips (Philips, Sabancı)

14.0

   

Toplam

75.5

(Mustafa SÖNMEZ, Kırk Haramiler, s.47)

İşte bu dört tekel, yeri geldiğinde birbiriyle acımasızca rekabet ederek, bazen anlaşarak, bazen fiyatlar üzerinde oynayarak Türkiye pazarının tamamındaki söz sahipliklerini sürdürürler. Kullandığımız ampullerin, Tekfen ya da Philips olması bizim için önemsiz olabilir. Ama bu durum onlar için özünde daha fazla kâr kavgası olan tam bir kurtlar sofrasıdır.

Bir örnek daha verelim:

Lastik üretiminde de yıllardır 4 firma var piyasada. Bunlardan Üniroyal'in 1986'da kendini feshedip Goodyear'a katılmasıyla firma sayısı 3'e indi: En büyük üretici bu alanda SABANCI'nın Lassa'sı oldu böylece. Diğer tekel ise, İş Bankası, İtalyan Pirelli ve ECZACIBAŞI'nın ortaklığıyla oluşmuş Türk Pirelli'dir. Emperyalizm yeni-sömürgecilik ilişkileriyle böylesine gayri-milli oluşumlar ortaya çıkarıyor. O nedenle Pirelli'nin Türk olarak nitelenmesi onun İtalyan Pirelli'den bağımsız olmasını getirmiyor. Olsa olsa bu tür isimlendirmeler emekçi yığınları aldatmak, sömürüyü gizlemek ve ''kalkındık'' masallarına örnek göstermek için kullanılabilir egemen sınıf sözcüleri tarafından...

Ekonomisinden ordusuna, bankacılıktan madenciliğe kadar emperyalizme bağımlı ülkemizde yerli imparatorlar da ancak efendileri ile varolurlar demiştik. Bu genel doğru ülkemizdeki yerli tekellerin tümü için geçerli olmakla beraber biz üç örnek vererek bunu göstereceğiz.

İlk örneğimizi Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB) oluşturacak. Oluşturulmasına Dünya Bankası'nın önayak olduğu ve ağırlıkla da dev tekellerle onların yerli suç ortaklarını bir araya getirme amaçlı bir girişimin sonucu olarak ortaya çıkan TSKB kurulduğundan bugüne hep bu işlevi gördü. İşte TSKB ''imparator''luğu;

 

TSKB

Ülkesi

Yabancı
payı (%)

TSKB
payı (%)

Agema Anadolu Makine

IKB

4

25

Bakırsan

IKB

25

10

Gentaş Genel Metal

B. Almanya

14

20

İstanbul Segman

Japonya

30

13

Karadeniz Su Ürünleri

IKB

34

18

Muş Meyan Kökü

B. Almanya

26

10

Mardin Aspest

IKB

30

20

Siirt Meyan Kökü

B. Almanya

40

21

Tekstil Danışmanlık

İsviçre

30

55

Trabzon Giyim

IKB

34

15

Nasaş

Karma

10

30

(Mustafa SÖNMEZ, Kırk Haramiler, s. 87)

Görüleceği gibi ortakları arasında Batı Almanya'dan Japonya'ya, oradan İsviçre'ye, İş Bankası'na kadar hemen hemen herkes var. Ve bu emperyalist tekellerin payı hiç de azımsanmayacak boyutlarda seyrediyor. Herhalde aklı başında hiç kimse bu tekellerin ülkemizi kalkındırmak için geldiğini söylemeyecektir.

Gelelim kamuoyunun İstanbul Festivali'nin organizesiyle yakından tanıdığı, ilaç ''imparator''luğuna... Evet, sözünü ettiğimiz ECZACIBAŞI... İlaç imparatorluğunu elinde tutmasına rağmen, imparatorluğu sadece onunla sınırlı değil tabii. Temel uğraş alanı ilaç olan ECZACIBAŞl bu alanda ortak yatırım yerine teknoloji işbirliği ile dev emperyalist tekellerle ''suç ortaklığı''nı devam ettirirken, diğer alanlarda da yatırımı vardır. Artema'da Batı Alman Thyssen ile, Dosan'da Ünilever ile, Türk Pirelli'de Pirelli ile ortak olan ECZACIBAŞI, Orta Anadolu Seramik'te de İsviçre kökenli bir tekelin ortağıdır.

Bir başka ortaklık; YAŞAR HOLDİNG

Şirket

Ülkesi

Yabancı
payı (%)

Yaşar Holding
payı(%)

Akril Kimya

ABD

49

51

Altınyunus

Danimarka

31

24

Botaş

Danimarka

25

70

Dyo Sadolin

Danimarka

40

60

Pınar Su

B. Almanya

49

51

Türk Tuborg

Danimarka

55

33

Tütünbank

ABD

40

59

Viking Kağıt

Danimarka

56

44

(age, s.88)

Kurulan ''suç ortaklıkları''nın sınır tanımadığına bir başka örnektir Yaşar Holding. ''İmparatorluk'' sınırları o kadar geniştir ki, Danimarka'dan ABD'ye, oradan B. Almanya ortaklıklarına kadar kolayca uzanabilir.

Türkiye'nin en büyük on holdinginden biri olan İş Bankası 18 şirkette değişik ülke kaynaklı yabancı sermaye ile ortaktır. Bu şirketlerde yabancı sermayenin payı %7'den %63'e kadar değişen oranlar izlerken, İş Bankası'nın payı ise %10 ile %50 arasında değişmektedir.

SABANCI, 8 şirkette ortak yatırıma giderken (patent ve lisans hakkıyla girilen işbirlikleri bunların dışındadır); yabancı sermayenin bu şirketlerdeki payı %40 ile %77 arasında değişen bir seyir izlemektedir. SABANCI'nın bu şirketlerdeki payları ise %33 ile %60 arasındadır.

Emperyalist tekellerle işbirliği içinde kurulan bir avuç tekel ülkemizin ekonomisini elinde tutmaktadır. Ve kârların büyük bir bölümünü emperyalist tekellere aktarırken kalanları da yerli işbirlikçiler almaktadır. Emperyalist tekellerin yatırım yaptığı alanlarda kurulan birkaç büyük tekel, ülkede o alandaki pazarı denetim altına almakta ve istediği gibi at oynatabilmektedir. Emperyalist tekellerin en çok yatırım yaptığı alanlara bir göz attığımızda ortaya çıkan tablo şudur:

1983 yılında sanayide tekelleşmenin boyutları:

 

Sanayi dalı

25'den fazla işçi çalıştıran işyeri sayısı

Büyük* özel firma sayısı

Büyüklerin satışlardaki payı(%)

-Malt ve Bira

9

4

80

-Sentetik reçine, plastik, yapay ve sentetik lif

16

2

47

-Boya, vernik

28

4

76

-İlaç

59

4

33

-İşlenmiş unlu ürünler

114

4

60

-Süt ve süt ürünleri

64

3

40

-Madeni yağ hazırlama ve harmanlama

9

4

70

-LPG dolumu

9

2

71

-Tekerlek iç ve dış lastiği

86

2

35

-Demir ve çelik dışında metal ana sanayii

79

2

31

-İçten yanmalı motor ve tribün

6

1

40

-Bilgi işlem, büro, muhasebe ve hesap makineleri yapım ve onarımı

9

2

57

-Diğer Makine ve gereçler

133

2

38

-Elektrik sanayi makineleri ve aygıtları

66

4

39

-Motorlu kara taşıtları

175

6

49

-Triptör, motosiklet, bisiklet

9

3

95

(*): ''Büyük''ten kasıt 200'den fazla işçinin çalıştığı işyerleridir.

(Mustafa SÖNMEZ, Kırk Haramiler, s. 61-62)

Görüldüğü gibi mevcut kuruluşlar içinde bir avuç tekel, ülke pazarının önemli bir bölümüne sahiptir. Ve bu pazarda pek çok şeyi belirlemektedir. Ancak bu holdingler bu yapılarına rağmen son derece güçsüzdürler. Zira kendi yağlarıyla kavrulabilecek durumda olmadıkları için ekonomik krizler bu güçlü gibi görülen holdinglerin birer birer çatırdamasına da yol açmaktadır. Güçsüzlükleri buradadır işte. Teknik bilgisi, teknolojisi, know-how'uyla, sermayesiyle emperyalist tekellere bağımlıdırlar. Bu bağımlılık ve yatırım yapılan alanlar bu holdinglerin açmazıdır. Zira kendi başlarına var olacak durumda değillerdir. O nedenle varlık şartları hep emperyalistler olmaktadır. Nitekim bu konuda KOÇ'un söylediklerini unutmayalım. Emperyalist tekellerle yaptığı ''suç ortaklığı'' onun yükselmesine yol açmıştır.

Ayrıca, bu suç ortaklığının yatırım yaptığı alanlar ciddi sektörler olmaktan uzaktır. Emperyalist tekellerle geliştirilen bu ilişki çarpık bir kapitalist yapı ortaya çıkarmıştır. Ülkemizde sürekli yaşanan krizin kaynağı burasıdır. Yani işsizlik, enflasyon, zamlar, devalüasyonlar, sanayinin çarpık gelişimi ve montaj sanayiinin varlık sebebi emperyalizm ve onunla girişilen bu ilişkilerdir.

Girilen bu ilişkilerin sınırı ve boyutu yoktur. ''Banco Di Roma'', ''Bank Of America'', ''Fininvest'', ''Citibank'', ''Deutsche Bank A.G'', ''Borclays Bank'' ve daha onlarca banka doğrudan ya da ortaklıklar yoluyla ülkemize kolayca girebiliyor, bankalar oluşturabiliyorsa bu sınır tanımazlığın hangi boyutlara ulaştığı anlaşılır... Emperyalist tekelleri hep çok kârlı alanlar ilgilendirmiştir. Kârları için yapamayacakları yoktur.

Bölgesel savaşlar, on yılda bir yapılan ve adına ''ülkeyi uçurumdan kurtarmak'' denen askeri faşist darbeler, sivil ve resmi faşist güçlerin organizesi hep bu sermayenin kârları içindir. Yani ''her şey vatan için'' sloganı yalandır, aldatmacadır. Onlara göre ''HER ŞEY SERMAYE İÇİN''dir.

Eğer her holding, bankacılıktan kamyona, gıdadan tekstile ve iş makinelerine kadar çok çeşitli alanlarda faaliyet gösteriyorsa, toplam mali güçleri Türkiye bütçesinden fazla milyarlarca doları buluyorsa, devlet içinde devlet olabiliyorlarsa bu sistemi düşünmek gerekmektedir.

Görünürde, ülkemiz 1950'den bu yana ''kalkınmakta''dır. Ama nasıl bir kalkınmadır bu? Ve kimlerin canı-kanı pahasına sağlanmaktadır? ''Kalkınma'' adına, kalkındırılan KOÇ'lardır, SABANCI'lardır, ERCAN'lardır, Amerikan, İngiliz, Fransız, Alman emperyalist tekelleridir. Ülkemizin gelişmesi durdurularak geri bıraktırılarak, tüm zenginlikleri sömürülerek bir avuç mutlu azınlık yaratılmıştır sonuçta. Ve ülkemizin dinamiklerinin köreltilmesi çarpık bir yaşam, çarpık bir kapitalizm ile oluşmuştur... Fatura budur işte... İşte yeni-sömürgecilik bunları yaratıyor.

D- Derinleşen Milli Kriz Emperyalizmin ve Oligarşinin Açık Faşist İktidarını Davet Ediyor

12 Mart açık faşizmini doğuran nedenler, formülasyon düzeyinde iki nedene bağlanabilir: Birincisi; oligarşi içi çelişkilerin vardığı boyut, ikincisi ise; devrimci-demokratik halk muhalefetinin yükselişi.

Emperyalizmin, özelde de Amerikan emperyalizminin 1967'lerde iyice keskinleşen krizi, doğrudan yeni-sömürgesi Türkiye'ye de yansımış, milli kriz derinleşmiştir. ABD emperyalizmi içine düştüğü krizi gidermek için bir yandan ekonomisini askerileştirirken, diğer yandan bu özelliğine bağlı olarak dünya çapında saldırganlığını artırmış, ülkemizde sınıf mücadelesinin yükselmesiyle birleşen kriz, açık faşist koşulları davet etmiştir.

12 Mart 1971'de Süleyman DEMİREL hükümetini devirerek yönetimi ele geçiren ordu, oligarşinin, ipleri elinden kaçırdığı dönemlerde, emekçi halkı ezmek için kullanabileceği bir kurum haline geldiğini gösterdi. 1945'lerde başlayan devlet kurumlarının faşistleşme süreci, 1950 karşı-devrimiyle hız kazanmış, sömürge tipi faşizmin kapalı icrası yerini 1971'de açık icrasına bırakarak, devlet oligarşinin alenen faşist baskı kurumu ilan edilmiştir.

Emperyalizm, sömürü düzenini uzun erimli sürdürmek için, mümkün olduğu ölçüde bunu, yüzünü gizleyebileceği bir parlamentoyla yapmayı yeğlemiştir. Bu biçimin artık çözüm olmadığı koşullarda ise faşist cuntaları örgütlemekten de hiç çekinmemiştir. 12 Mart öncesi AP iktidarına da bu genel tavrıyla yaklaşmıştır. Bir yandan DEMİREL'e, tekelci burjuvazi lehine bir dizi ekonomik tedbir önerirken, aynı zamanda, bunun artık olamayacağını gördüğünden, orduya davetiye çıkarmayı sürdürmüştür. AP, parti olarak hem tekelci burjuvazi, hem toprak ağaları, hem de tefeci-tüccarın, yani Anadolu eşrafının hamisi görünümündeydi. Bu nedenle salt tekelci burjuvazi ve emperyalizmin isteklerini, oligarşi içi diğer sınıfların çıkarlarına rağmen olduğu gibi karşılayamazdı. Bu nedenle oligarşi, sivil yüzü AP'yi bir kenara koydu.

12 Mart'ın işkenceci generallerinden Faik TÜRÜN, 1986 yılında, Tercüman gazetesinde yayınladığı anılarında, Kore'de 1950'li yıllarda komünistlere karşı savaşım verdiğini,1970'li yıllarda ise aynı savaşı Türkiye'de verdiğini belirtirken, aslında 12 Mart cuntasının, kendi nezdinde sınıf mücadelesindeki tavrını ortaya koyuyordu. İşbirlikçi tekelci burjuvazinin güdümündeki ordu, bizzat emperyalistlerin direktifiyle, Türkiye halkına karşı bir savaş açmıştı. Bu öyle bir savaştı ki, devrimciler, yurtseverler, aydınlar ve emekçiler katlediliyor, işkenceden geçiriliyor ve cezaevlerine dolduruluyordu. Balyoz harekatı adı altında binbir çeşit faşist terör ve gözdağı politikası uygulanıyordu.

12 Mart açık faşizminden herkes nasibini alıyor; işçiler, öğrenciler, aydınlar işkence görüyor, tutuklanıyordu. Demokratik örgütler ya kapatılıyor, ya da ağır baskı koşulları altında tutuluyorlardı.

O tarihi kesitte, başta THKP-C ve THKO gibi silahlı devrim güçleri, cuntanın önünde, silahlı halk muhalefetinin odaklarını oluşturdular. THKP-C, silahlı propaganda eylemleriyle, I. ERİM hükümetinin reformist-Atatürkçü maskesini yırtarak gerçek yüzünü, faşist yüzünü Türkiye halkları nezdinde teşhir etmiştir. Tekelci sermayenin bu hükümeti, ilerici-reformist geçinerek açık faşist yönetimi gizlemek amacındaydı, ancak silahlı mücadele bu oyunu bozmasını bildi.

12 Mart'ta ordunun yönetime el koymasından sonra kurulan I. ERİM hükümeti, küçük-burjuva ve Kemalist kesimlerin gücünü hesaba katarak, halk kitlelerini yanlış yönlere kanalize etmek ve destek sağlamak amacıyla Atatürkçülük maskesini kullandı. Faşist cunta zaman kazanmak, sonra da aniden sol'a öldürücü darbeler vurmak amacıyla yüzüne Atatürkçü-reformist maske takmıştı.

12 Mart'ta oligarşinin saldırılarına karşın, THKP-C, silahlı savaşı sürdürerek, toplumsal muhalefetin en önünde yer aldı. Açık faşist yönetim, devrimcilerin bu saldırıları karşısında hayli zorlu anlar yaşadı.

öte yandan 12 Mart darbesi ile birlikte, ülkedeki sınıflar kombinezasyonunda tam bir değişiklik olmuştur. Oligarşi ile Kemalistler arasındaki nispi denge bozulmuş ve oligarşi tam anlamıyla tüm devlet kurumlarına hakim olmuştur. 9 Mart'çıların darbe girişiminin önlenmesi ve ardından gelen saldırı, Kemalistlerin en güçlü oldukları kurum olan ordudan tasfiyeleriyle noktalanmıştır. Örgütlü gücü yok edilen Kemalistler, ordu ve bürokraside varlıklarını tek tek koruyor olsalar bile bunun sınıf mücadelesi açısından artık önemi yoktur. Böylece ordu ve bürokraside Kemalistlere yönelik operasyon da bu dönemde tamamlanmıştır. Küçük-burjuva radikallerinin tasfiyesi ile birlikte, ordunun küçük-burjuva geleneği de ortadan kalkmıştır. En önemlisi de, ordunun bu süreçte tümüyle iç savaş örgütlenmesinin bir aracı haline getirilmesidir.

12 Mart açık faşizmi, egemen sınıfların arasındaki çelişkileri de su yüzüne çıkardı. Beyin kabinesi, beyin takımı vb. biçiminde lanse edilen I.ERİM hükümeti, tekelci burjuvazi lehine, önce büyük toprak sahiplerinin ekonomik ve siyasal gücünü kırmak ve aracı-tefecilerin etkinliğini azaltmak için bu kesimlere karşı cepheden saldırıya geçti. Aldıkları önlemler üç başlıkta toplanabilir: Dış ticaretin denetlenmesi, tarım kredilerinin kısılması ve KİT'lerin reorganizasyonu. Ayrıca sınırlı bir toprak ve tarım reformu tasarısı gündeme getirildi.

Kendi çıkarlarını zedeleyen bu önlemlere karşı toprak sahipleri ve tüccarlar, ihracatı düşürerek cevap verdiler. Pamuk başta olmak üzere tarım ürünleri ihracatı ve dolayısıyla döviz gelirleri düştü. Ekonomik plandaki bu direnmeler sürerken 12 Mart faşist cuntası, tekelci sermaye lehine alabileceği bir dizi kararı uygulama olanağı bulamıyor, toprak reformu çıkaramıyordu. Bu gelişmeler üzerine I.ERİM hükümeti istifa ediyor, oligarşi içindeki çatışma II. ERİM hükümeti ile uzlaşmayla sonuçlanıyordu.

Egemen sınıflar yükselen silahlı mücadele karşısında, aralarındaki çelişkileri tali plana iterek, halk muhalefetine karşı birleşmişler ve saldırı oklarını ona yöneltmişlerdir. II.ERİM hükümeti ile oligarşi içi uzlaşma tamamlanmış, artık sömürücü zorbalar arasında, yeniden tam bir bayram havası yaşanmaya başlamıştır.

Oligarşi içindeki çelişkiler geçici bir süre dondurulmuş olsa da, sonuçta tekelci sermayenin atakları etkili olmuş, sömürüden aldığı payı ve politik etkinliğini giderek arttırmıştır.

Silahlı devrimci hareketin yenilgisi ile birlikte, oligarşi toplumsal muhalefeti susturuyor ve devrimci örgütlülükleri geçici de olsa yok ediyordu. Oligarşi, bir dönem daha geçici hükümetlerle işi idare ettikten sonra, 1973'lerdeki seçimlerle birlikte tekrar sandıksal demokrasiye geçmiş, yani yine modern soygun ve terör cihazı üzerine Amerikan bezinden bir demokrasi şalı örtmüştür.

12 Mart'la birlikte, ülkede birçok değişim yaşanmıştır. 1971 açık faşizminin sonuçları irdelendiğinde şunlar görülecektir:

- Oligarşi, ordu ve bürokrasi içinde, Kemalistlere yönelik operasyonları tamamlayarak tümüyle devlet cihazına egemen olmuştur.

- Bu süreçte devletin faşistleştirilmesi ve yetkinleştirilmesi doğrultusunda hayli mesafe alınmış, ordu tümüyle bir iç savaş ordusu biçiminde örgütlendirilerek, oligarşinin ve emperyalizmin denetimine girmiştir.

- 12 Mart bir bakıma oligarşi açısından tamamlanamamış bir operasyondur. Gerek kendi iç çelişkileri, gerekse de devrimci muhalefetin boyutlarının ileri olması sonucu, programını tümüyle hayata geçirememiştir.

- 12 Mart'ın yapamadıkları arasında 1961 Anayasası'nın tümden değiştirilmesi de vardı. Nitekim yeterince güçlü olamayışı sonucu o dönem siyasal partiler, parlamento, sendikalar açık kalmıştır. Ayrıca topluma istediği gibi yön verememiştir. Oligarşi içi çıkar çelişkileri de, tekelci sermayenin bir bütün olarak programını hayata geçirmesini engellemiştir. 12 Mart'ta yarım kalan bu operasyon, 12 Eylül'le tamamlanmaya çalışılacak ve açık faşizm uygulamaları kurumlaştırılacaktır. Depolitizasyon hızlandırılacaktır.

- 12 Mart, 1961 Anayasası'nı kuşa çevirmiş, özerk kurumlara ciddi biçimde darbeler vurmuş, birçok kurum yeniden düzenlenmek adına, hızla faşistleştirilme sürecine sokulmuştur.

- Egemen sınıflar 12 Mart'tan çıkarmış oldukları dersler sonucu, toplumsal muhalefete karşı, doğrudan ordunun kullanılmasının tehlikelerini sosyal pratikte de görmüşlerdir. Ordunun böyle bir bastırma hareketinde gerçek yüzünün görülmesi, yıpranma tehlikesi, oligarşiyi yeni bir silah kullanmaya itmiştir. Bu yeni silah 1973'ler sonrası oligarşi tarafından siyasi arenaya sürülen sivil faşist hareketti. Artık bunlardan sonra oligarşinin yüzünü demokrasicilik oyunu ile gizlediği yıllarda, toplumsal muhalefeti bastırmak için vurucu güç olarak sivil faşist hareket kullanılacaktır.

- 12 Mart'la birlikte, oligarşik ittifakın güç ilişkileri yeniden belirleniyor, bazıları yarım kalsa da tekelci burjuvazinin atakları sonuçta etkili oluyor ve oligarşi içinde egemenliğini pekiştiriyordu.


(*) Dönemin ilerici çevrelerinden Türk Ocakları'na yapılan eleştiriler üzerine, 15 Kasım 1930'da Türk Ocağı merkezinde Hamdullah Suphi şu konuşmayı yaparak, bu kuruluşun amacının ne olduğunu açıkca ortaya koymuştur:

''...İtalya'yı yerli bir Bolşevizm hareketinde kurtarmış olan milliyetçi hareket vardır. Fakat İtalya'nın simgesi olan (timsali) Duçe'si MUSSOLİNİ'yi tanırsınız. Onun aleyhine yazılacak tk bir kelime, söylenecek bir söz tasavvur edilmek imkanı olmayan bir şeydir. Böyle bir küstah hareket faşist gençliğin kahredici bir darbesini kendi üzerine çeker.

...Türk gençliğinin kalbindeki milliyetçi hassasiyet bu gibi vakaların cezasını jandarmaya, polise, mahkeme salonlarına terk etmemelidir. Sizin vicdanınızdan doğacak bir ikaz, sesiniz bu yıkıcı cereyanların önüne geçmelidir. Meydanın boş olmadığını, gençliğin nankörleri takip edeceğini göstermelidir.'' (Türkiye'de Tek Parti Yönetimi 1930-45, Doç.Dr.Çetin Yetkin, s.59)