Bölüm: 4
EMPERYALİST-KAPİTALİST KAMPTAKİ GELİŞMELER VE YENİ-SÖMÜRGECİLİK

I-DÜNYANIN İÇİNDE BULUNDUĞU DURUM

1945 yılı II. Paylaşım Savaşı’nın sonuydu... Ateşli silahların icadından bu yana, gelişmiş her türlü savaş aracının kullanıldığı bu vahşet ve yıkım ortamında, on milyonlarca insan yaşamını yitirdi. Üzerinden milyarlarca aç çekirge sürüleri geçmişçesine harap olmuş ve tanınmaz hale gelmişti dünyamız...

Ne uğruna, ne için?

I. Paylaşım Savaşı’nı, milyonlarca insanı birbirine boğazlatan bu vahşeti bir suikaste bağlayacak kadar gülünç nedenler gösterenler, kuşkusuz II. Paylaşım Savaşı için de kendi vahşetlerini gizleyecek demagojiler bulmakta gecikmediler. Halklar, soyut ideallerle kandırılmalı, aldatılmalıydı. Faşizmin üstün ırk masalı, ya da diğerlerinin, ''hür dünya''nın kurtarılması demagojileri, tam da bu türden bilinç çarpıtmasının ürünleriydiler. Ama bu demagojilerin, savaşın acılarıyla etkisizleşmeye başlaması sonucu, savaşan askerler ve halklar, en somut gerçekle karşı karşıya geliyorlardı.

Ne uğruna, ne için?

Evet, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın yıkıntıları arasında, şaşkın-korkak ve gelecek kaygısı içinde sağ kalabilenler, bu soruyu kendilerine ve çevrelerine yüzlerce kez sordular.

Savaşın nedenleri, ne kimilerinin üstün ırkının, tanrısal bir güçle dünyayı yönetmek istemesiydi, ne de onlardan dünyayı kurtararak (!) ''hür dünya''ya demokrasiyi hediye eden kimilerinin hürriyet aşkıydı!

Gerçekler bambaşkaydı: Bunun kökenleri I. Paylaşım Savaşı’ndan hemen sonra başlayıp, II. Paylaşım Savaşı’nın başlangıcına kadar olan süreçte yatıyordu. Bu da, Marksistlerin yıllar önce, emperyalizmi teorik olarak çözümlemeleriyle birlikte ortaya koydukları gibi, kapitalizmin dengesiz ve sıçramalı gelişimi ve bunun zorunlu kıldığı yeniden Paylaşım ihtiyacından başka bir şey değildi.

Vahşet kasırgası sona erdiğinde, sığınaklardaki o uzun günler ve gecelerden sonra yukarı çıkanlar yerle bir olmuş bir dünyayla yüz yüze geldiler. Tekeller arasındaki bu kavga en korkunç olanıydı ve biri diğerini alt edebildiğinde, yeryüzündeki bir kısım ezilen halk, kurtuluş şenliklerine dururken, bir kısmı daha korkunç bir pazar sömürüsünün alanıydılar artık.

Yenilenler için her şey bitmiş sayılırdı. Galipler içinse yeni başlıyordu. Ancak, savaş sonunda galipler de hayal ettikleri dünyayı bulamayacaklardı.

Onlar sanıyorlardı ki savaş, bunalımlarının tek ilacıdır ve onu kökten çözecektir. Oysa II. Paylaşım Savaşı, emperyalizm için kısa bir soluklanma olanağı yaratmaktan, krizine geçici bir çözüm olmaktan başka bir işe yaramamıştı. Hatta, savaşla birlikte daha derin krizlere gebe bir tablo ortaya çıkıyordu. Zira, kapitalizmi ölüme mahkum eden tüm yasalar işliyor, kendi sonunun habercisi olan çelişkiler, daha da keskinleşerek varlığını sürdürüyordu.

Üstelik, bu yasalar II. Paylaşım Savaşı öncesine göre, emperyalizm açısından çok daha sağlıksız bir zeminde işliyordu. Savaşın temellerinden sarstığı dünyanın değişen koşullarıyla, büyük toplumsal çalkantılar, altüst oluşlarla boğuşmak zorundaydı artık kapitalizm. Ama bundan da öte, artık emperyalizm, yaşadığımız çağı tek başına belirleyebilecek bir güç değildi. Sahneye ummadığı yeni güçler çıkmıştı.

Savaştan sonra yaşanan üç-beş yıl da bunu kanıtladı. Ötesi ise, düşünebileceğinden de kötü sürdü.

Kimdi bu yeni güçler?

Birincisi hemen savaş sonrasında sosyalist devletlerin önemli bir güç haline gelişiydi. I. Paylaşım Savaşı’nda Sovyetler Birliği ortaya çıkıp dünyanın 1/6’sını emperyalizmden koparmıştı. II. Paylaşım Savaşı, emperyalizme çok daha büyük bir darbe vurdu: Doğu Avrupa ülkelerinin faşizmden kurtarılmasından sonra kurulan halk demokrasileri, ardından 1945’de Vietnam Devrimi ve 1949’da Çin Devrimi ile, emperyalizmin karşısına artık dünyanın 1/3'ünü oluşturan dev bir sosyalist sistem çıkmıştı. Bu, emperyalizm ile sosyalizm arasındaki çelişkinin yeni bir içerikle ve daha bir keskinleşerek ortaya çıkmasına neden oldu.

İkinci olarak, savaş ile gücünü Avrupa ve Pasifik’teki savaş alanlarında merkezileştiren emperyalistler, sömürgelerdeki güçlerinin zayıflaması sonucu, ulusal başkaldırıları durduramaz oldular. Kısa sürede tutuşan ve hızla büyüyen ulusal ve sosyal kurtuluş hareketleri, savaş sonrası tam bir dalga halinde orman yangını gibi sömürgeleri sardı. Gündeme bu ani ve hızlı çıkışıyla, günümüze kadar süren ulusal ve sosyal kurtuluş savaşları, yaşanan dönemin tayin edici faktörü oluyorlardı.

Savaş öncesinde bir tek sosyalist ülke varken, savaş sonrası bir dizi sosyalist ülkenin ortaya çıkmasıyla, savaş öncesine göre olağanüstü artan ulusal kurtuluş savaşları, yeni güç dengelerinin tayin edici unsurları oldular.

Ancak tablo, bu iki yeni gücün güçlenerek sahneye çıkışıyla tamamlanmış olmuyordu. Aksine tabloda tamamlayıcı unsurlar olarak konulmaları gereken iki olgu daha vardı: Metropol işçi sınıfı hareketi ve emperyalistler arası ilişki ve çelişkilerdi bunlar.

Böylelikle, savaş sonrasının nesnel koşullarında, şu veya bu biçimde, tabloya hakim olan dört ana unsur, dört ana çelişkiye de kaynaklık etti. Ve dünyanın II. Paylaşım Savaşı’ndan günümüze kadar olan sürecini de belirlemeye başladılar. Bu dört ana çelişkiyi alt alta sıralayacak olursak, bunların;

a) Emperyalizm ile ezilen dünya halkları arasında,

b) Emperyalizm ile sosyalist ülkeler arasında,

c) Emperyalizm ile metropol işçi sınıfı arasında,

d) Emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkiler

olarak biçimlendiğini görürüz. Ancak bu dört ana çelişkiden, ezilen halkların emperyalizme karşı ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi, yani emperyalizm-ezilen halklar çelişkisi, diğerlerini de etkileyerek baş çelişki konumuna yükseldi. Kapitalizmin egemen olmasıyla, emek-sermaye çelişkisi de bütün süreçlere damgasını vuran temel çelişki olarak ortaya çıktı. Sınıfsal düzlemde proletarya-burjuvazi çelişkisi demek olan emek-sermaye çelişkisinin çözümü de, doğal olarak tüm dünya halklarının emperyalizmden kurtuluş sürecine yayıldı.

Emperyalistler arası çelişki, I. ve II. Emperyalist Paylaşım Savaşları ile askeri planda çözüm platformu bulurken, aynı süreçte temel çelişki olan emek-sermaye çelişkisinin de çözülmesine yol açtığı için baş çelişki oldu. II. Paylaşım savaşı sonrası ise, birbirlerinin boğazını sıkamayacak hale gelen emperyalistlerin durumu, ezilen dünya halklarıyla emperyalizm arasındaki çelişkiyi temel çelişkinin çözümüne hizmet etme bakımından, baş çelişki konumuna yükseltti.

Ulusal kurtuluş savaşlarının, II. Savaş sonrası artan oranda netleşen ve giderek belirginleşen tayin edici bir başka işlevi daha ortaya çıktı: O da emek-sermaye temel çelişkisinde, emek cephesinin en önemli gücünü oluşturmasıydı. Bunun sonucu olarak emek cephesini temsil eden sosyalist ülke ve güçler ile metropol işçi sınıfı, ulusal kurtuluş savaşlarının yedek güçleri haline geliyorlardı.

II. Paylaşım Savaşı sonrası yeni güçlerin sahnede yer alması ve güçler dengesindeki değişiklikler, emperyalizm ile ulusal kurtuluş hareketleri arasındaki çelişkiye bağlı olarak, kendini en açık biçimde, emperyalistler arası ilişki ve çelişkilerdeki değişimde gösterdi. Buna bağlı olarak emperyalizmin genel bunalımı da derinleşerek yeni bir evreye; III. Bunalım evresine giriyordu.

Bu evrede sermaye cephesindeki değişikliklerin en somut ifadesi, emperyalizmin bunalımının derinleşmesine, aralarındaki çelişkilerin öldürücü bir hal almasına rağmen, yeni bir Paylaşım savaşı çıkaramamaları ve zorunlu entegrasyona gitmelerinde kendini gösterdi.

Evet, emperyalistler yeni bir Paylaşım savaşına gidemiyorlardı bu evrede. Ancak artan çıkar çelişkilerini de çözmek zorundaydılar. İşte tam bu noktada, başta halk kurtuluş savaşlarının baskısı olmak üzere birçok etkenin bir araya gelmesiyle çelişkilerini, zorunlu ittifaklarla çözme yoluna girdiler.

Azrailleri gibi her an başlarında bekleyen ulusal kurtuluş savaşları, onları, eski sömürü metotlarını terketmeye ve yeni-sömürgecilik metotlarını geliştirmeye zorluyordu. Nitekim, pazarlarının sürekli daralması ve sermayenin aşırı birikmesi karşısında, talep yetersizliğinin üstesinden gelebilmek için, içte ekonomilerini askerileştirerek militarize ederken, dışta yeni-sömürgecilik metotlarına başvurdular.

Bütün bunlara rağmen günümüzde, emperyalizmin krizi yine de derinleşerek sürüyor. Bu bir yerde de kaçınılmaz. Çünkü, emperyalizmin en büyük sorunu pazar ve talep yetersizliğidir. Ulusal kurtuluş savaşları, emperyalizmin pazarlarını daraltmamış olsaydı, ya da, pazarlar bugünkü haliyle sabit olarak kalsaydı bile, emperyalizm için bunalım kaçınılmazdı. Bunun nedeni, emperyalizmin elindeki muazzam sermaye birikiminin kendini yeniden üretebilmesi için gereksinim duyduğu, yeni pazar alanlarıdır. Yani her an sürekli bir pazar ihtiyacı sözkonusuydu. Oysa ulusal kurtuluş savaşlarının, her gün bu olanağı daraltması olgusu, emperyalizmi her geçen gün çöküşe bir adım daha yaklaştırırken, emperyalizmin elindeki aşırı sermaye birikimi atıl kalarak, ekonomik bunalımları ve şok krizlerini peşpeşe gündeme getirmekte ve emperyalizmi hepten yatağa mıhlamaktaydı.

Özellikle 60’lı yılların ikinci yarısından bu yana, sürekli bir koma hali yaşayan emperyalizmin, bunalımının derinleşmesine paralel olarak saldırganlığı da artıyordu. Can çekişen hayvan gibi emperyalizm de, can havliyle kurtuluş hareketlerine, demokrat kamuoyuna ve halklara artık işbirlikçileriyle birlikte azgınca saldırmaktaydı...

Diğer yandan, dönemin en belirgin olgusu halindeki halk kurtuluş savaşları, 1980’ler sonrasında belirgin bir durgunluk içine girseler de, hareketlilik derinlerde çok daha dinamik ve canlı olarak ortaya çıkmaya ve patlamalara gebedir. Yeni-sömürgelerdeki spontane patlamalar da bunun en iyi kanıtları olarak gösterilebilir. Ama buna rağmen ulusal ve sosyal kurtuluş hareketleri arasındaki dağınıklık halen sürmekte, enternasyonalist dayanışma ve birlikte hareket olanakları halen tam anlamıyla kullanılamamaktadır.

Emek cephesinin en dinamik öğesi olan ulusal kurtuluş hareketlerinin bu sorunlarına, bugünkü durgunluklarına karşın, bundan da önemli olan; sosyalist sistemdeki parçalanmışlık ve revizyonizmin bu güçleri atıl pozisyona sokmasıdır. Çin, günümüzde yer yer ulusal kurtuluş savaşları önüne, emperyalizme angaje olarak çıkabilirken, SSCB ise, emperyalizmi zayıflatıcı rol oynayan ve çağın ilişkilerine damgasını vuran ulusal kurtuluş savaşlarına, pragmatist yaklaşımlar dışında tamamen ilgisiz kalarak ulusal kurtuluş savaşlarını yalnız bırakmakta, bu da emperyalizme taktik planda güç vermektedir.

SBKP’nin ulusal kurtuluş savaşlarına karşı çoğunlukla objektif olarak tarafsız kalması, emperyalizme objektif olarak güç verme yanında, bazı ulusal ve sosyal kurtuluş hareketlerini de olumsuz yönde etkileyerek onları, pasifist-reformist konuma sürükleyebilmektedir.

Metropol ülkelerdeki sosyalist hareketler ise, savaş sonrasından bugüne, hâlâ toparlanamamış ve ideolojik keşmekeşin içinde, hepten reformizmin batağına saplanıp kalarak, dünya genelindeki sosyalizm mücadelesinin çok gerisine düşmüşlerdir. Bu güçlerin birçoğu bugün burjuva ideolojisine tam bir teslimiyet içerisindedirler ve gerçek anlamda varlıkları ile yokluklarının tartışılabileceği bir konumdadırlar. Buna karşın, metropol işçi sınıfı, emperyalizmin krizine bağlı olarak işçi aristokrasisinin eski refahını kısmen yitirmesi yüzünden, zaman zaman hareketlenmekte, ekonomik, sosyal ve demokratik hakları için direnişler koymakta, emperyalizme bazen korkulu rüyalar gördürebilmektedir.

Kısaca, günümüz dünyası iki kutupludur. Bir cephesinde emperyalizm, diğer cephesinde tüm sosyalist güçler, dünyanın ezilen ve sömürülen halkları ile metropol emekçi yığınları vardır. İçinde bulunduğumuz emperyalizmin III. Bunalım evresinde, emperyalistler koma halindeyken, bu evrenin tüm ilişkilerine yön veren, tüm çelişkilerini belirleyerek kendine bağımlılaştıran güç, ulusal kurtuluş savaşlarıdır. Her ne kadar emperyalizm, can çekişmesine paralel olarak, saldırganlığını artırsa da, ulusal kurtuluş savaşlarını önleyemiyor. Aksine ulusal kurtuluş savaşları her budanışından sonra, daha gür çıkan ve çok çabuk büyüyen bir karakter izliyor.

Emperyalizm; bilimi, tarihin kendisi hakkında verdiği hükmü zorluyor, tersine çevirmek istiyor. Ama bunu asla başaramayacak, ulusal kurtuluş savaşları, onu er ya da geç tarihin çöp sepetine buruşturup atacaktır.

II-SAVAŞ SONRASI KAPİTALİST DÜNYADA DEĞİŞEN İLİŞKİ VE ÇELİŞKİLER

1-EMPERYALİZM CEPHESİNDE ZORUNLU DEĞİŞMELER

A-Emperyalistler Birliğe Zorlanıyor

Savaştan yenilgiyle çıkan Alman, Japon ve İtalyan emperyalistleri, ellerindeki pazarları kaybederken, kapitalist dünyanın yeni efendisi ABD emperyalizmi olmuştu. Her savaş galibinin yaptığını, kapitalist dünyanın tüm işleyişine damgasını vurarak ABD emperyalizmi de yapacaktı. Nitekim, savaşı izleyen günlerde pazarların yeniden bölüşümüyle, uluslararası anlaşmalar ve geliştirilen yeni kurumlarla, sömürü çarkları ABD emperyalizminin askeri, ekonomik ve siyasi açıdan mutlaka üstünlüğünü yansıtacak şekilde yeniden düzenlenirken, yeni dengelere dayalı yeni bir kapitalist dünya kuruluyordu.

Ancak asıl önemli olan, her an bozulmaya hazır ve sürekli istikrarsız bir niteliğe sahip bu denge değildi. Zira, emperyalist kapitalist dünyada kurulan her denge, değişen ekonomik, mali, siyasi ve askeri güçlere koşut bir dengesizliğin ve yeni dengelere doğru yol alışın bir başlangıcıdır. Kaldı ki, gizli savaş zamanında olsun, sıcak savaş yıllarında olsun, bu çelişki ve onun üzerinde yükselen ilişkiler, kendini durmamacasına yeniden üretiyordu.

Dengesiz ve sıçramalı gelişimin bir sonucu olarak, emperyalist tekeller arasında rekabetin derinleşmesi ve pazarların Paylaşımının yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı. Dolayısıyla pazarların Paylaşımı sorunu başkalarının pazar talebine karşı eldekilerin korunması veya yeni pazarlar kazanmak sorununa, sürekli olarak gelip dayanıyordu.

Gerçi savaş sonrası ABD emperyalizminin, sistemin liderliğine yükselmesinde, savaş önemli bir dönüm noktası olsa da savaştan çok önceki yıllarda ortaya çıkan gelişmeler, başlıca rolü oynamıştı. ABD emperyalizmi savaştan çok önce ekonomik, siyasi ve askeri açıdan önemli ölçüde güçlenmiş, sistem içi güç dengelerini zorlamaya ve yeni pazarlar talep etmeye başlamıştı. 1930'lu yıllara yaklaşıldığında, ABD'nin sömürgelere yaptığı meta ihracı ile, hammadde ve mamul mal ithalatı arasında, ihracat yönünde olmak üzere muazzam bir dış ticaret fazlası vardı. Sömürge halkların iliğine kadar sömürülmesi ile elde edilen bu kârlar, çok büyük meblağlar tutuyordu. Sermaye fazlasına yatırım alanları bulunmalıydı. ABD emperyalizminin yükselişi, Alman ve Pasifik'te hızla gelişen Japon emperyalistleri ile rekabeti, emperyalistler arası çelişkileri hızla derinleştiriyordu. İngiliz emperyalizminin gerilemesiyle oluşacak boşluğun doldurulması hesapları yapılırken, emperyalistler arası çelişkiler kendi ekseninde yeniden zorlanıyordu. Özellikle, 1929 bunalımında, emperyalistler arasındaki güç dengeleri önemli oranda değişmeye başlamış, 1940'lara gelindiğinde, çelişkilerin sıcak savaş dışı yöntemlerle çözümü tıkanmış, tam bir kördüğüm halini almıştı. Avrupa ve Pasifik'te, savaş rüzgarları esiyordu.

I. Emperyalist Savaşın dehşetini yaşamış Avrupa halklarını, yeni bir savaşa hazırlayabilecek zamanı kazanmak için emperyalist hükümetler, olmadık manevralara, sahte barış girişimlerine başvurmuşlardı. Bütün amaçları daha çok sömürü ve daha fazla pazar olan emperyalist ülkeler, aralarındaki bu çelişkinin çözümünde savaş dışı yolları zorladıkları sürece, çelişkinin daha da derinleşmesi ve sistemin krizini tam bir çözümsüzlüğe doğru götürmesi, kaçınılmaz hale gelmekteydi. Emperyalist ülkeler barış masasına ancak galipler ve mağluplar olarak oturabilirlerdi.

''Başarıya giden her yol mübahtır'' anlayışının ruh verdiği kapitalizm, rüşvet, adam kullanma, mafyavari hesaplaşmalar, casusluk, şantaj ve gayri-ahlaki her türden yolu kullanabiliyordu. Zira, hiçbir emperyalist güç, elindeki pazarlarından gönüllü olarak vazgeçmediği gibi, tam tersine elindeki bütün olanaklarını, askeri, ekonomik ve siyasi güçlerini sonuna kadar seferber edecekti. Ancak, savaş yoluyla karşısındaki gücün teslim alınması, geçici olarak, kısmen istikrarlı yeni dengeler kurulması sözkonusu olabilirdi. 1940'lara kadar iyiden iyiye kördüğüm haline gelen bu çelişkileri çözmek için devreye sokulan II. Paylaşım Savaşı, yeni güç dengelerini ABD hegemonyasında oluşturan, tam bir hesaplaşma halini aldı. Topraklarına tek bir bomba düşmeden savaşın galibi olan ABD, diğer emperyalist ülkelerin pazarlarına el koymakla kalmadı, savaşın yıkımını yaşayan Avrupa ülkelerinin kendi iç pazarlarında dahi, ''Avrupa'nın imarı'' adı altında söz sahibi oldu.

''Amerika Amerikalılarındır'' diyen Monroe'nin hayali, yaklaşık yüz yıl sonra ''Kapitalist dünya ABD'nindir'' deyişiyle gerçekleşiyordu. ''Latin Amerika'nın Kesik Damarları''nda Eduardo GALEANO'nun verdiği rakamlara göre, Latin Amerika ülkeler pazarının savaştan önce 1/5'ine sahip olan ABD, savaş sonrasında 3/4'ünü ele geçirmişti. Savaş öncesi Ortadoğu petrol rezervlerinin %72'si İngiltere, %19'u ABD'ce kontrol edilirken, yeni süreçte bu oran ABD lehine, %59'a %29 oranında değişmişti. İngiltere'nin, Türkiye ve Yunanistan'ın vesayetini 1947'de ABD'ye devretmesi yetmedi, Uzakdoğu, Ortadoğu ve Afrika'daki birçok sömürgesinden de çekilmek zorunda kaldı. Öte yandan 1961 yılında, büyük ABD şirketlerinden 460 tanesinin, Avrupa'da ya bir kolu, ya da kendi kontrolünde ortaklığı olduğu açıklanırken, 1985'te bu sayı 700'e ulaşacaktı. İngiltere otomotiv endüstrisinin yarısından fazlası, Almanya'da tüketime sunulan petrolün %40'ını, Fransa'da telefon, telgraf ve elektronik araç pazarının %40'tan fazlasını artık ABD şirketleri kontrol eder hale gelmişti. Daha genel bir hesapla ABD tröstlerinin 1960 yılında, yalnız ülke dışı üretimi ABD ve SSCB'den sonra dünyada 3. büyük kapasiteye sahipti.

O bir zamanların üzerinde güneş batmayan imparatorluğu, II. Emperyalist Savaş sonrası yerini ABD'ye bıraktı. Cizvit papazlarının güneş ülkesini L.Amerika'da aradığı günler geride kalmıştı. Burjuvazi İngiltere'yi sömürge imparatorluğu haline getirdiğinde, denizaşırı sömürgelerden akan zenginliklerle, Britanya'yı ''üzerinde güneş batmayan imparatorluk'' olarak nitelemişti. Koloni valilerinin, askerlerin çizmeleri ve süngüleri altında inleyen sömürge halkları, köle gibi çalıştırılırken Londra'daki şirket merkezlerinde, bu sömürgelerden akan kârlarla bir zamanlar kendinden geçen kapitalistler, cennette yaşadıkları büyüsüne kapılmışlardı ve hep böyle süreceğini sanıyorlardı. Fakat kapitalizmin dengesiz ve sıçramalı gelişim yasasının acımasızca işlemesi sonucu iç çelişkiler derinleşirken, İngiliz burjuvazisi açısından cennette yaşadıkları büyüsü, giderek cehennem azabına dönüşmeye başlamıştı çoktan. Önemli olan mevcut durum değildi. Her an gündemde olan pazar talebi, rekabet ve çelişkilerin yön verdiği ilişkilerin, yeni dönemde nasıl şekilleneceğiydi önemli olan.

II. Paylaşım Savaşı'ndan çok önce LENİN, bu ilişkinin şekillenişini şöyle ifade etmekteydi:

''... Kapitalist sistemin gerçeklerine göre hangi biçime bürünürse bürünsün, ister bir emperyalist grubun bir başkasına karşı birleşmesi, ister bütün emperyalist devletleri kucaklayan genel bir ittifak biçiminde olsun (...) ittifakları, kaçınılmaz olarak, savaşlar arasındaki dönemlerin 'mütarekeleri' olmaktan başka anlam taşımamaktadır. Barışçı ittifaklar, savaşları hazırlar ve savaşlardan doğar; tek ve aynı temel üzerinde, dünya siyasetinin ve dünya ekonomisinin emperyalist bağlantı ve ilişkileri temeli üzerinde barışçı olan ve barışçı olmayan savaşımın almaşık biçimlerini yaratarak, biri ötekini koşullandırır.'' (''Emperyalizm'', s. 144-145, Bölüm IX)

Savaşlardan doğan ve savaşlara zemin hazırlayan barışçıl ittifaklar ve ilişkiler, tek ve aynı temel üzerinde sürüyordu. Dünya ekonomisindeki denge politikası, emperyalist bağ ve ilişkiler temeli üzerinde, diğer bir ifade ile, emperyalist ilişkilerin niteliği gereği, çelişkileri ve bunalımı derinleştirmekten başka yönü olmayan, barışçıl yol tıkandığı noktada da yeni bir savaşla süren, sarmal bir gelişim seyri gösteriyordu... Ancak savaş sonrası koşullarında bu sarmal gelişim sürecek miydi, yoksa başka bir ilişki sistemi mi devreye girecekti?

Emperyalistlerin kendileri de şaşıyordu, tarihin kaydettiği en büyük kent yıkımlarından, Hiroşimalardan, Kamikaze saldırılarından sonra, nasıl tekrar süngüleri kınına sokarak, kavgayı yumuşatmak zorunda kalmışlardı? Kendi iradelerine bağlı olmadığını da az çok sezebiliyorlardı. Çünkü gündemdeki nesnel koşullar, zorunlu olarak kendi iradelerine bağımlı gelişmeyen, aralarındaki bu ilişkilere de yön veriyordu. Emperyalizm bu koşullardan soyutlandığında, kuşkusuz iradesini açık savaş doğrultusunda kullanacağı gibi, son derece mantıki bir sonuca varmamız gerekirdi. Nitekim bugün, Marksizmden sapma birçok akım, sorunu böyle değerlendirmektedir. Oysa bu, LENİN'in ifade ettiği gibi, dış koşullardan tamamen soyutlanmış laboratuvar koşullarında bir emperyalizm düşünüldüğünde mümkündür.

Oysa, soruna ML açısından yaklaştığımızda, savaş sonrasındaki koşulların, emperyalist pazar sorununu savaş yoluyla çözme imkanını ortadan kaldırdığını görmek, pek o kadar zor değil. Pazarlarının alabildiğine daralmasına ve çelişkilerinin daha da derinleşmesine rağmen, emperyalizm, iç çelişkilerini savaş dışı yöntemlere dayanan ittifaklar yoluyla çözme çabasını sürdürmek zorundaydı. Bu da onu, zorunlu olarak entegrasyona götürdü.

Entegrasyon asla emperyalistler arası çelişkinin yumuşaması değildi. Tam aksine çelişkiler, daha da derinleşirken, emperyalizmin krizi her geçen gün daha fazla artmaktaydı. Özellikle 1960'lardan itibaren Avrupa ve Japon emperyalistlerinin, ABD emperyalizmini geriletmelerine ve 70'lerden sonra kapitalist sistemde ABD'nin ağırlığını koruması yanında güçlü bir merkezin oluşmasına ve doğal olarak yeni gelişen güçlerin pazar talepleriyle, ABD emperyalizminin pazarlarını koruma mücadelesinin, çelişkileri alabildiğine derinleştirmesine rağmen, bu birbirlerinin ceplerine el atma politikası, daha derin çözümsüzlüklere doğru gitme pahasına varlığını korumaktaydı.

Niçin?

Emperyalizmi buna mahkum eden neydi?

LENİN, ''ya savaşlar devrimlere yol açar, ya da devrimler savaşları engeller'' demekteydi yıllar önce. Bugünkü durum LENİN'in bu öngörüsünün tam anlamıyla ifadesini bulmasından başka bir şey değildir.

Emperyalizm I. Paylaşım Savaşı'nda dünya pazarlarının 1/6'sını kaybetmişti. Bu, I. Paylaşım Savaşı'nı sona erdirmiş, ama yeni bir Paylaşım savaşına engel olamamıştı. Keza, II. Paylaşım Savaşı da pazarların 1/3'ünün kaybedilmesine yol açmış ve emperyalizmin karşısına, proletaryayı temsil eden büyük bir güç dikmişti. Dünya halklarından ve proletaryasından yediği bu güçlü darbeler, emperyalizme, gündemi tek başına belirleyemeyeceğini, kendi iç çelişkilerine yön verirken, devrimlerin gücünü hesaba katması gerektiğini öğretti.

Devrimler durmuyordu. Dünya halkları her geçen gün emperyalizme karşı yeni bir isyan ateşi yakıyor, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadeleleriyle emperyalizm arasındaki çelişki, tedricen ezilen halklar lehine çözülüyordu. Yani, yeni devrimler emperyalizmi, iç çelişkilerini savaşla çözme yönteminden daha da uzaklaştırıyor, olanaksız hale getiriyordu. Böylece II. Paylaşım Savaşı sonunda dünya genelinde yeni güç dengeleri oluştu. Bu, emperyalizmin genel bunalımı açısından da yeni bir evreydi. Zira emperyalistler arası ilişki ve çelişkiler biçimsel değişikliğe uğramış, bu evrenin kendi iç gelişmelerine göre yeniden biçimlenmiştir.

Evet, emperyalizm bundan böyle yeni bir bunalım evresine; III. Bunalım Dönemi'ne girmişti. Bu gerçekler, emperyalizmin iç ilişkilerini, kendi aralarındaki çelişkilerin şiddetine göre değil, artık dünya halklarının kurtuluş mücadeleleri ve sosyalist güçlerle arasındaki çelişkiye göre belirlemek zorundaydı. Bunun da tek yolu, aralarındaki çelişkilerin derinleşmesine ve kıran kırana rekabet etmelerine rağmen, entegrasyonu sürdürmeleri ve bu temelde yeni ilişkiler sistemi yaratmalarıydı.

''Kapitalistler ve devletler arasındaki geçici anlaşmalar elbette mümkündür. Ne üzerine anlaşılır? Sadece Avrupa'daki sosyalizmin nasıl ezileceği, soyulan sömürgelerin ortaklaşa nasıl muhafaza edileceği üzerine'' diyen LENİN'in yıllar önce söylediklerini doğrularcasına, emperyalistler, III. Bunalım Dönemi'nde ortaya çıkan koşullar değişmediği sürece -ki tarihsel sürecin yönü bu değişimin emperyalizmin daha da aleyhine gelişeceğini gösteriyor- sosyalizmin gücü ve ulusal kurtuluş savaşları karşısında, sömürgelerini muhafaza etmek için kendi aralarında gizli savaş yöntemlerini sürdürmek zorundaydılar.

Emperyalistleri III. bir dünya savaşından caydıran etkenlerden biri de, nükleer silahların gelişimi ve savaş araçlarının ulaştığı olağanüstü tahrip gücüydü. Bu silahın sosyalist güçlerde de varlığı ve kullanılması durumunda kendilerini de yok edecek bir sonucu hesaba katmak zorundaydılar. Teknolojik gelişim emperyalistleri topyekün bir Paylaşım savaşını göze alamaz hale getirmişti.

İşte bunların sonucu olarak III. Bunalım Dönemi'nde emperyalizm, kendi iç çelişkilerinin çözümünde Paylaşım Savaşı'nı bir köşeye bırakarak, sömürgeleri açık savaş dışı yöntemlerle (entegrasyon) paylaşacak ve koruyacak, iç ilişkiler sistemi yaratmak zorundaydı artık. Zorunlu entegrasyon, bu ilişkiler sisteminin ifadesi olarak şekillendi ve buna uygun yeni uluslararası kurumlar oluştu. NATO, IMF, OECD, Dünya Bankası, GATT, AET... vb. bu kurumların başlıcalarındandır.

Kriz döneminde, emperyalistler arası rekabet bir anlamda bu kurumlarda etkinlik mücadelesi olarak devam etmekteydi. Bu kurumlar sistemin bütünü açısından tehlike arzeden konularda ortak karar alarak, tutum belirlediği gibi aynı zamanda, emperyalistlerin kendi aralarındaki güçler dengesini, çelişkili birliği de ifade etmekteydi. Çelişkiler derinleştikçe ve güçler dengesi değiştikçe, ya kurumlardaki etkinlik oranları değişiyordu, ya da kimi kurumlar parçalanarak yerlerini yeni ilişkilere uygun kurumlara bırakıyorlardı.

Ancak, emperyalistler asla tek bir vücut gibi hareket edemeyecekti. Bu onların doğasına aykırıydı. Bugün zorunlu olarak biraraya gelseler de, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadeleleri karşısında, tüm güçlerini birleştirmeye çalışsalar da, bu çelişik birlikleri eninde sonunda dünya halkları karşısında tuzla buz olacaktı. Çünkü gerici sınıfların ve güçlerin hiçbir kutsal ittifakı ebedi olmamıştı ve bundan sonra da olmayacaktı.

B-Emperyalist Ekonominin Askerileşmesi

II. Paylaşım Savaşı sonrası emperyalizm, insanlık tarihinin en büyük silahlanma programını başlatırken, özellikle ABD, ekonomisini olağanüstü boyutlarda militarize ediyor ve giderek diğer emperyalist ülkelerin de katılımıyla silahlanmasını artan ölçülerde büyütüyordu.

''Hür dünya''yı yutacak komünizm karşısında, savunmanın güçlendirilmesinin propaganda edildiği 'soğuk savaş'la, işsizliğe çare vb. demagojileriyle meşrulaştırılmaya çalışılan militarist ekonomi, emperyalist merkezlerde açığa çıkan büyük sermaye fazlasının eritilmesi politikasının sonucuydu. Sermaye birikiminin büyüklüğüne karşılık, pazarların daralması, yeni koşullarda sermaye fazlasının yatırıma dönüştürülmesini engelliyor, kapitalist ekonominin ve artı-değer sömürüsünün can damarı olan sermaye dolaşımının önünü tıkıyordu.

Temel yasası daha çok kâr olan tekelci burjuvazi silah sanayiinin sürekli pazar niteliği, yüksek teknolojinin sağladığı tekelcilik hakimiyeti, kâr oranının yüksekliği gibi nedenlerle elindeki sermaye fazlasını, ekonomisini askerileştirerek eritmeye çalışıyordu. Böylece sermaye dolaşımının emekçilerin tüketim sorunuyla bağının ortadan kaldırılmasıyla, doğrudan devletler düzeyinde bir pazara yönelmiş oluyordu. Bu durum, II. savaş sonrası en büyük sermaye fazlasına sahip olan ABD'nin, hummalı silahlanma gayretinde kendini en yalın biçimde ortaya koymaktaydı. Sovyet Bilimler Akademisi bulgularına göre ABD II. Paylaşım Savaşı sonrası, tüm kapitalist ülkelerin yaptığı silah harcamasının ortalama 3/4'ünü yapıyordu (Ekonomi Politiğin Temelleri). Bu ise, devletin silah ve askeri malzeme üretimiyle, ABD yatırım malları sanayiinin toplam üretiminin %20-50'si oranında bir pazar yaratarak, ekonomik dalgalanmaları hafifletmeye çalışmasından başka bir şey değildi.

Böylece, yıldan yıla demode olan silahları geliştirerek, yeniden üretmek için muazzam araştırma-geliştirme harcamaları yapan emperyalistler, bilim ve teknolojinin en son buluşlarını silah sanayiinde kullanıyordu. ABD'de bilimsel araştırmalara ayrılan kaynakların %70'i Yıldız Savaşları gibi projelerin geliştirilmesi için, laboratuvardaki askeri harcamalara gitmekteydi. Silah tekelleri ile, Pentagon'u ve diğer devlet kurumlarını birbirinden ayırmak, en küçük birimlerine dek iç içe geçtiklerinden olanaksızdı. Örneğin CIA, ABD'deki silah tekelleri için müşteri bulan ya da diğer emperyalistlerin silah tekellerinin tekerine çomak sokan birtakım işlevleri de yerine getirirken, uluslararası silah kaçakçılarının CIA ile olan bağlantıları, hatta ülkemizde MHP-mafya ilişkileri içinde adı pek çok geçen Frank TERPİL gibilerinin de, doğrudan CIA ajanları oldukları ayyuka çıkıyordu. Denilebilir ki, silah tekelleriyle emperyalist devletler ve devletlerin gözetimindeki her türden gayri-meşru kurumları iç içe geçmişti ve bu da tekelci devlet kapitalizminin alabildiğine gelişmesini beraberinde getiriyordu. Emperyalist devletlerin bakanları, başbakanları ya da ABD'de olduğu gibi başkanları, silahları pazarlayan birer satıcı olmaları yanında, çoğunlukla silah tekellerinin temsilcileriydiler. Öte yandan devletle iç içe geçen silah tekelleri bu yolla uluslararası politikaya girerken, ona önemli ölçüde yön vermeye de başlamış ve emperyalizmin saldırganlığı günden güne artmıştır.

Olağanüstü boyutlarda kârlar elde eden, dolayısıyla siyasal güçlerini son derece etkinleştirerek, soğuk savaşın bitmesini istemeyen silah tekelleri, geçmişte, ABD ile Sovyetler arasında en üst düzeyde yapılan zirveyi (EISENHOWER ile KRUŞÇEV-1960 Paris Zirvesi) sabote etmek için Başkan'ın bilgisi dışında Türkiye'nin de rol oynadığı U-2 olayını dahi yaratabilmişlerdi.

Hep canlı tutulan Avrupa'da 'Sovyet tehditi' propagandasıyla, hiç bitmeyen bölgesel savaşlarla, dünya halklarının başkaldırısını boğmayı amaçlayan katliamlarla, silahlanma her düzeyde körüklenmiş, silah ticareti korkunç boyutlara varmıştı. Emperyalizmi sömürge ülke devletlerine daha çok silah satabilmesi için, ülkemizde de ayyuka çıkan Lockheed gibi uluslararası rüşvet olaylarının meşrulaştığı yöntemler kullanılıyordu. Emperyalist ekonominin askerileştirilmesi ve sonuçlarına ilişkin Fidel CASTRO'nun şu çarpıcı sözlerinden de bir fikre varabiliriz:

''Silahlanma yarışının doğrudan maliyeti II. Dünya Savaşı'ndan beri en inanılmaz tutarı, 6 trilyon doları aştı. Bu, pratikte 1975'teki dünya toplam brüt ulusal ürününe eşittir. BM verilerine göre, 1980'de dünya askeri harcamaları, Afrika ile Latin Amerika'nın o yılki toplam brüt ülke içi ürününe ve bütün dünya ürün ve hizmet üretiminin %6'sına eşit oldu.'' (''Dünya Bunalımı'', s.213)

Bunlara karşı, Latin Amerika ve Afrika'nın, dünyada açlığın kol gezdiği bölgeler olduğu düşünülürse, emperyalist sömürünün III. Bunalım Dönemi'nde ne kadar vahşi bir hal aldığı, daha iyi anlaşılacaktır. Yine Fidel CASTRO Dünya Bunalımı adlı kitabında silah ticaretinin 3/4'e yakınının 1980 yılı itibarıyla sömürge ve diğer azgelişmiş ülkelerce yapılan silah ve savaş gereçleri dışalımından oluştuğunu da belirtiyordu.

Bu, emperyalist ülkelerde ve sömürgelerinde, daha çok yoksullaşma, daha çok açlık, ama daha çok silahlanma şeklinde süren III. Bunalım Dönemi'nin en trajik paradoksuydu. Evet, madalyonun bir yanında maliyeti ulusal gelirlerle ölçülen ''savaşan şahin''ler, ''Phantom''lar, füze sistemleri varken, öte yanında, savaş dönemi gibi vergiler yoluyla silahlanmanın yükünü çekmek zorunda kalan ve tam bir çöküşü yaşayan geniş yığınlar vardı...

Tüm bunların siyasal plana yansıması ise, ekonominin militaristleşmesine koşut olarak, stratejik planda çöken emperyalizmin, taktik planda gücünü ve saldırganlığını arttırmasıydı. En küçük anti-emperyalist kıpırdanmaları kan ve ateşle bastırmaya çalışması, emperyalist çıkarlarını zedeleyenler kim olursa olsun, Libya kentlerine bomba yağdırılmasında olduğu gibi askeri operasyonlar düzenleyerek, kendini hiçbir uluslararası hukuk kuralıyla sınırlamadan sürdürdüğü bu tür saldırılarında en yalın haliyle görülebiliyordu.

Kuşkusuz emperyalizmin muazzam savaş sanayii ve saldırganlıkları, ne kapitalist sermaye dolaşımının zaaflarını yok edecek, ne pazarlarının daralmasından doğan kısır döngünün önüne geçebilecek; ne de ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerinin zaferini engelleyebilecektir. Bulacağı geçici her çözüm ise çıkmazını derinleştirmekten ve çöküşünü geciktirmekten başka bir sonuca asla yolaçmayacaktı. Biri ne kadar kesinse, diğeri de aynı matematiksel kesinlikle kaçınılmazdır.

C-Değişen İlişkilere Yeni Kurumlar

Emperyalizmin III. Bunalım Dönemi'nde emperyalistler arası genel bir savaşın emperyalistlere bir şey kazandırmayacağı, aksine çok şey kaybettireceği ortaya çıktı. Emperyalistler savaş yerine entegrasyonu seçmek durumundaydılar.

II. Paylaşım Savaşı'nın sonuçlanmasının öngününde doların krallığı ilan edilip, kapitalizmin başkenti Londra'dan New York'a taşınınca, ABD emperyalizmi, yeni duruma uygun kurumlarını oluşturmakla işe başladı.

Yıkıma uğrayan Avrupa ülkeleriyle, yıkılmaya yüz tutan sömürge ülke ekonomilerini uzun vadeli düzenleme işini Dünya Bankası üstlendi. Bretton Woods para sistemiyle birlikte oluşan IMF ise bir müfettiş gibi çalışacaktı. Dünya Bankası neyin, nerede, nasıl üretileceğini kararlaştırırken, paranın değerinden ücretlerin saptanmasına dek günlük ekonomik politikayı ise IMF belirleyecekti. Yeni-sömürgeler önce Dünya Bankası'nı tanıdılar, ardından IMF'yi. En açık Amerikan uşakları dahi IMF'nin baskılarından, dayatmalarından yakınır oldu. Emperyalist sömürü çarkının genelkurmayı olan bu iki örgüt, çantalarında taşıdıkları en uygun sömürme koşullarını, bu ülkelerin ekonomilerini düze çıkaracak ''istikrar programları'' adı altında sunarken, bunu yeni-sömürgelere götüren kontrolörleri ise ''iyi niyet heyetleri'' olarak lanse ediliyordu. Gerçek maliye-ekonomi bakanları onlardı. İstedikleri kurumu inceliyor, yerine getirilmesini istedikleri emirlerini bildiriyorlardı.

Emperyalistler dünyayı paylaşmışlardı ama, birbirlerinin egemenlik alanlarına girmekten de geri kalmıyorlardı. Avrupalı emperyalistlerin Latin Amerika pazarlarını zorlamalarına, ABD, Kuzey Afrika ve Ortadoğu pazarlarına girerek cevap veriyordu. Pazar ihtiyacının doğurduğu rekabet ile oluşan çelişkileri çözmek, ticari sorunları belli esaslara bağlamak ve düzenlemek için Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) kuruldu. GATT, ticaret hadlerini, kotaları belirlerken, ''Zenginler Kulübü'' olarak da bilinen İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) emperyalistler arası ekonomik sorunları çözmek amacıyla kurulmuştu. 1974'de petrol krizi sonrası oluşturulan Uluslararası Enerji Ajansı, emperyalist ülkelerin Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) karşısındaki tavrını belirleyen bir üst organdı.

Yalnızca tüm emperyalist ülkelerin katıldığı örgütler yoktu. Bölgesel çıkar birliğine dayalı ekonomik-siyasi kurumlar da kuruldu. II. Paylaşım Savaşı'ndan sonra artan ABD hegemonyasına karşı güçlerini birleştirmek ve daralan pazar sorununu, iç pazarlarını karşılıklı birbirlerine açarak hafifletmek amacıyla oluşturulan AET, ekonomik komiteleri ve parlamentosuyla siyasi, ekonomik bir örgüttü.

Emperyalistler siyasi ve askeri planda da birlikler kuruyorlardı. Örneğin askeri olmasının yanında, siyasi bir işlev de taşıyan NATO, sosyalist sisteme karşı bir saldırı örgütü olmakla birlikte, yeni-sömürgelerdeki ulusal kimlikli orduları yönlendiren bir kurumdu aynı zamanda.

Emperyalistlerin uzun süreli bunalımlarını, ani şok kriz evrelerini ve bunlarla orantılı artan çelişkilerini çözmek üzere, en üst düzeyde oluşturdukları kurum ise ''Yediler Zirvesi''ydi. ''Doruk Toplantısı'' adıyla bilinen Yediler Zirvesi entegrasyon politikalarının en somut ürününden başka bir şey değildi. Bu platformda biraraya gelen yedi emperyalist devlet, ekonomik, siyasi, askeri vb. tüm alanlarda, sorunları tartışıyor, ulusal kurtuluş hareketlerine ve sosyalist sisteme karşı strateji belirliyorlardı. Bir bakıma ''emperyalist enternasyonal'' haline gelen doruk toplantıları, ezilen dünya halklarının kaderinin çizildiği bir organ görünümündeydi.

Gelişen dünya, birbirine nükleer bomba atanları, kentlerini binlerce uçakla yerle bir edenleri, eski düşmanları 'dost' yapmıştı! Eskiden post kavgasında birbirlerini yiyen bu aç kurtların şimdi post kavgasını bir yana bırakıp aynı masada bu defa, ''dostça'' aynı post için pazarlık edeceklerini kim bilebilirdi? Emperyalistler dünyaları küçüldükçe birbirlerinin dizi dibinden ayrılmaz oluyorlardı. Dünyanın hepten küçülüp kendi denizlerinde boğulmalarını önlemeliydiler! Ve yalnızca emekçilerin başkaldırısı, onları böylesine biraraya getirebilirdi. Halkların kahredici isyanı, kendilerinden çalınan lokmaları emperyalistlerin boğazlarına tıkadıkça, daha fazla birbirlerine yaslanma ihtiyacı duydular. Bunun siyasal literatürdeki adı entegrasyondu.

2-YENİ-SÖMÜRGECİLİK

II. Paylaşım Savaşı öncesi, emperyalist sömürgeciliğin temel işleyişi, sömürge ülkelerin hammaddelerini, gıda maddelerini, madenlerini kısaca yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yağmalayarak emperyalist ülkelere aktarmak ve aşırı kârlar sağlamaktı. Manchester fabrikaları Hindistan pamuğu ile çalışıyor, Küba'nın şeker kamışı Amerikan rafinerilerinde şeker haline geliyor, Brezilya kahve ülkesi olarak anılıyordu. Bu da uluslararası kapitalist sistemde, tarım-hammadde bölgeleri (sömürgeler) ve sanayi bölgeleri şeklinde bir işbölümü yaratmıştı.

Böylesi bir sömürge ilişkisi, ancak doğal kaynakların ve tarım alanlarının doğrudan denetimini ve bunlar üzerinde ilksel etkinlikleri gerçekleştirecek sermaye yatırımlarını gerektiriyordu. Bu nedenle emperyalist sömürünün ikame edilmesi ve devamı için, sömürge ülkeleri sadece mali ve ekonomik açıdan ipotek altına almak yetmiyordu. Eşit olmayan değişim için, tüm gümrük duvarlarının kaldırılması, doğrudan yatırım yapılan tarım, maden ve ulaşım alanlarının güvence altına alınması, dış pazara bağlanan ve doğal kaynakları buralara kadar ulaştıracak ticaret merkezleri ve ulaşım ağlarının sağlıklı işletilmesi vb. uygulamalar için, sömürge ülkelerin doğrudan siyasi ve askeri denetim altına alınması zorunluydu. Oysa yeni koşullar bunları olanaksız kılmıştı. Emperyalizm ülke ekonomisini, doğrudan askeri işgale gerek duymadan, denetim altına almak ve sömürü ilişkilerini sürdürmek zorundaydı.

Üretici güçlerin gelişimi ve sermayenin ileri boyutlarda yoğunlaşması, bu olanağı kendiliğinden yaratmıştır. Emperyalizmin böyle bir ilişki sisteminin yaratılmasında, özellikle ABD'nin Latin Amerika ülkelerine yönelik sömürge ilişkilerinde, bunun ilk verileri daha II. Paylaşım savaşı öncesi ortaya çıkmıştı. Diğer emperyalist ülkeleri geriden takip eden ABD kapitalizmi, emperyalizm döneminin ilk pazar savaşı olan ABD-İspanya savaşından zaferle çıktıktan sonra, eski İspanyol sömürgelerine, 'hürriyet', ve 'bağımsızlık' demagojileriyle giriyordu. Ve insanlık tarihine ''Filipin tipi demokrasi'' ibaresiyle geçen önemli mevziler tutabiliyordu. Bu, o koşullarda, geçici bir taktik olarak ortaya çıkmış ve ABD emperyalizmi sık sık açık işgallere başvurmak zorunda kalmışsa da, II. Paylaşım Savaşı sonrasının yeni koşulları altında, yeni ve organize bir sistem olarak kendini gösterdi.

Artık emperyalizm, eski sömürgelere görünüşte bağımsızlık tanırken, yabancı sermaye, ''ithal ikameci'' ve ''ulusal sanayileri destekleme'' adı altında buralara giriyordu. Bu durum sadece eski sömürge ülkeleri değil, emperyalizmden kurtulmuş ülkeleri de yeniden egemenlik altına alacak en sinsi sömürgecilik sistemi olarak şekillenmişti. Bağımsızlığın bir bayrak ve ulusal marş olarak anlaşıldığı bu sistemde amaç, sadece sömürge ülkelerin doğal kaynaklarını emperyalist ülkelere aktarmak değil, aynı zamanda, ülke içinde cılız, hatta montaj sanayi yaratmak, iç pazarı genişletmek ve sömürge ülke halklarının ucuz işgücünden yararlanarak daha pervasız bir sömürüyü hayata geçirmekti.

Böylece emperyalizm, hem ulusal kurtuluş bilincini çarpıtmak, hem pazarlarını genişletmek, hem de sömürge ülkeleri daha çok sömürmek ve talan etmek için yeni bir ilişkiler sistemi yaratmış oluyordu.

1945-50'lerden itibaren geliştirilen yeni-sömürgecilik, sömürge ülke halkları açısından özünde hiçbir şey değiştirmemişti. Oysa yeni-sömürgecilik, büyük propaganda kampanyalarıyla ikame ediliyordu. Marshall ve Truman yardımlarıyla sömürge ülke halklarının makus kaderine son verilecekti (!) Emperyalizm sömürge ülke halklarına refah bahşeden, uygarlık götüren, demokrasi taşıyan, bağımsızlık veren sahte bir kisveye bürünmüştü. Dünyanın dört bir yanında, fırsatlar ülkesi Amerika'nın minyatürleri ''Küçük Amerikalar'' yaratılacaktı. Sömürge ve geri bıraktırılmış ülkelerin egemen sınıfları, bu politikayı büyük bir şevkle desteklerken; ülkemizde olduğu gibi o yıllarda ''Amerika, Amerika'' nakaratlı tangolar radyolardan günde birkaç kez çalınıyor, sinemalarda gösterilen Hollywood filmlerinde, ''yaşam standardının en yüksek olduğu Amerikan yaşamı''na hayranlık ve öykünme yaratılıyor, Missouri ziyaretleri uşaklık için can atan egemen sınıflarca tam bir rezalete çevriliyordu. İşbirlikçiler ortak olacakları sömürgeci sermayeyi törenlerle karşılıyor, ülkelerine ve halklarına ihanetlerini en açık biçimde gözler önüne seriyorlardı. Oysa emperyalist sermaye, sömürge ve geri bıraktırılmış ülkelere yalnızca daha çok bağımlılık, daha çok sefalet, yıkım, baskı, zulüm getiriyordu.

Emperyalizm açık işgale son vermekle ve sermayenin yeni biçimlerini etkin bir tarzda devreye sokmakla, göstermelik olarak siyasi bağımsızlık tanıyor, ama ön kapıdan çıkarken, kendini gizleyerek daha güçlü bir biçimde arka kapıdan giriyordu. Avrupalılara ''sahip'' diye hitap eden Hintli için, ''emriniz senyör'' sözünden kurtulamayan Meksikalı için, beyazların seslenişine ''Yes Sir'' yanıtını veren Afrikalı için, yalnızca efendilerin görünümü değişmişti o kadar...

Böylece yeni-sömürgecilik, emperyalist sömürgeciliğin çok yönlü yöntemlerinden biri olarak şekillendi. Eski sömürgecilik yöntemlerine göre, daha masrafsız, daha risksizdi ve daha geniş pazar ve yeni sömürü olanağı sağlıyordu. O güne kadar sömürge ülke halkları bu denli ağır ve pervasız bir sömürüye tabi tutulmamıştı. Öyle ki, kölecilik çağı bile, bu derece derin sosyal bir farklılaşma yaratmamıştı. Brezilya'daki Favela'lar (derme çatma gecekondular), Mexico City'de zengin semtlerle baraka mahallelerini ayıran duvarlar, bu sömürünün en somut görüntüleri oldular. Ama bunlar sayılabilecek diğer örnekler yanında hafif kalırdı. 2 milyar insanın yaşadığı sömürge ülkeler, açlıktan ve salgın hastalıktan milyonlarca insanın kırıldığı, yoksulluk ve cehalet bölgeleri haline gelmişti. Yine bu ülkelerde son yıllarda yapılan saptamalara göre, günde 75 bin çocuk ölüyordu. Bir başka deyişle emperyalizmin en korkunç tahrip ve yok etmek silahının bile sağlayamayacağı kadar insan, açlıktan yok oluyordu. Bütün bunların tek sorumlusu ise emperyalizmdi.

Sömürge ülkelerde kişi başına düşen gelir düzeyinin, emperyalist ülkelerdekinin %10'u kadar olduğu düşünülür ve sömürge ülkelerin kendi içindeki gelir dağılımının bile korkunç uçurumlar arzettiği hesaba katılırsa, sömürünün ve yoksulluğun boyutları daha iyi anlaşılacaktır. Bu korkunç eşitsizlik ve yoksulluk, ABD şirketlerinin son 10 yıl içinde sömürge ülkelere ihraç ettikleri sermayenin tam 4 katını sadece kâr olarak ülkelerine aktarmalarının (L. Amerika ve Karaipler'de 8 katı) ne pahasına gerçekleştirildiğini de bize izah etmektedir.

Bu sömürü, ''İlerleme İçin İttifak ve Ekonomik İşbirliği'' demagojisiyle her geçen gün artarak sürmektedir. Yeni-sömürge ülkeler daha çok ürünü daha az değer karşılığı emperyalist tekellere vermek zorunda kalmaktadırlar.

Eski sömürgeciliğe göre yaratılan bu yeni sistemde, emperyalizm ile sömürge ülkeler arasındaki ilişkiler de belirgin olarak iki cephede değişikliğe uğramıştı. Birinci olarak; sömürge ülkelere ihraç edilen sermayenin bileşenlerinde değişiklik olurken, ikinci olarak açık işgal yerini gizli işgale bırakıyordu...

A-İhraç Edilen Sermayenin Bileşimindeki Değişiklikler

Sermayenin emperyalist merkezlerde olağanüstü yoğunlaşması, sermaye yoğun üretimin en üst biçimi olan ileri teknoloji; know-how (yöntem bilme) ve bilimsel araştırmalar alanında emperyalizme büyük bir üstünlük sağladı. Ayrıca, dünya pazarlarını tutmuş emperyalist tekellerin meta ihracı, uluslararası iletişim ve reklamcılık alanında atılan dev adımlarla birleşince, patent, marka ve isim olarak da yerini pekiştirmesini beraberinde getirdi. Öte yandan, bütün bu gelişmeler birkaç güçlü ülkeye uluslararası planda da tam bir tekel kurma olanağını yaratmakta gecikmedi. Alabildiğine tekelleştirilen ve ticarileştirilen teknoloji, patent vb.nin geri bıraktırılmış ülkelerce üretimi ve denetimi olanaksızdı. Çünkü, buna sermaye birikimleri, teknik bilgileri ve ekonomik gelişmeleri hiçbir zaman yetemezdi. Bütün bunlar, emperyalist ülkelerle, geri bıraktırılmış sömürge ülkeler arasında derin bir bilimsel ve teknolojik uçurum yaratıyordu. Doğallıkla, bu gelişmeler, sömürge ülkelere yapılan sermaye ihracında, yeni unsurların ortaya çıkmasında ve bunların sömürgeci ilişkilerde başlıca rol oynamasında yeni bir temel oluşturdu.

Sermayenin bileşenleri arasındaki bu değişiklik, yeni-sömürgeciliğin de üzerinde yükseldiği zemini yarattı. Yeni-sömürgecilik, sistem içinde çarpık kapitalist gelişmenin ihtiyaçlarına cevap verirken, aynı zamanda onun, emperyalizme bağımlılığını da alabildiğine arttırıyordu. Böylece emperyalizm ülke ekonomisinde, sanayileşme üzerinde; az bir yatırımla ileri düzeyde denetim sağlıyor, neyin ne kadar geliştirileceğini ve üretileceğini tamamen kendisi belirleyebiliyordu. İç pazarın genişletilmesi ve ucuz emek gücünden yararlanmak amacıyla transfer edilen teknoloji geriydi. Bu teknoloji ile üretim yapan montaj sanayi için gerekli donatım, makine ve yedek parça dışında transfer edilen sermayenin diğer biçimleri, emperyalist sömürgeciliğin en asalak biçimlerinden birini devreye sokmuş oldu. Daha az nakit sermaye ile daha büyük oranda artık-değer, emperyalist merkezlere akmaya başladı. Emperyalistler üretim alanlarını ve sanayi sektörlerini denetim altında tutmak için, yarıdan fazla hisseye sahip olma ihtiyacı bile duymuyorlardı. Ortalama %10'luk bir nakit sermaye yatırımı ve kağıt üzerinde yapılan anlaşmalarla, bu denetim rahatlıkla sağlanabiliyordu. Teknik bilgi, patent vb. üretiminin merkezleri, zaten metropollerdeydi. Bunları sömürge ülkelerde korumak için ayrıca bir külfete girmek de gerekmiyordu. Nasılsa, sömürge ülke ekonomilerinin bu kaynak kesildiği zaman işlemez duruma düşmesi, emperyalizmin ipleri elinde tutmasına yetiyordu. Ve tüm bu olanaklar için kağıt üzerinde yapılan bir anlaşma ile, geri teknolojileri o ülkeye aktarmaktan öte yapılacak bir şey de yoktu. Ama yine de bu anlaşmalar, çoğu zaman koşul olarak, hisselerin bir kısmı, tekniğin ve yönetimin denetimini emperyalist şirketlere bırakmak şeklinde olurken, üretilen ürünün kimlere satılacağı, dış pazar için mi yoksa iç pazar için mi üretim yapılacağı dahi, bu anlaşmalarla belirlenebilmekteydi. Dahası, sermaye ihracında ortaya çıkan yeni biçimler, ulusal sınırları ve gümrük duvarlarını, emperyalist sömürgecilik önünde engel olmaktan çıkarmış, koruyucu hale getirmişti.

Sömürge ülkelere, ''kalkınma için teknolojik işbirliği'' (!) vb. demagojiler altında giren tekeller, gümrük duvarları sayesinde, hem diğer tekellere karşı sömürge iç pazarlarını güvence altına alıyor, hem de buralardaki ucuz işgücünü kullanıp yüksek fiyatlarla satış yaparak, fahiş kârlar elde edebiliyordu.

Sermayenin nakit dışındaki bileşenlerinin alabildiğine tekelci karakter arzetmesi, sömürge ülkeleri emperyalizmin öne sürdüğü tüm koşulları kayıtsız şartsız kabule zorluyordu. Kaldı ki emperyalizmin bu üstünlüğü, hiçbir uluslararası yasa ve kuralla sınırlandırılmamıştı. Ve bu doğrultudaki talepler ise emperyalistler her zaman şiddetle karşı çıkmışlardır. Bu bir yana, bilimsel ve teknolojik yöntem bilme (know-how) üzerindeki denetimlerini sürdürmek için, adaletsiz bir normlar sistemi dayatarak, geri bıraktırılmış ülkeler için yükümlülükler getirmişler ve kendi izinleri dışında, bu ülkelerin yöntem bile kullanımını ya yasaklamış, ya da sınırlandırmışlardır.

İşte, 'Türk Philips'lerin, 'Türk Pirelli'lerin, SA'ların, KOÇ'ların öyküsü buydu. Bu öykünün kahramanı olan halka ise, kendi ülkesinde kapısına dayanan ev sahibi durumundaki emperyalistlere, kirasını ödeyen kiracıdan başka bir rol düşmüyordu.

'Ekonomik Gelişme İçin İşbirliği' anlaşmaları şeklinde sunulan, bu yeni sermaye unsurları, sömürge ülkelerin teknolojik gelişmelerini sağlamak şöyle dursun, geri bıraktırılmışlıktan; emperyalistlerin ulaştığı teknolojik seviyenin yüzyıl gerilerinden takip ettirilmesinden, emperyalizme bağımlılığın ve sömürünün yeniden üretiminden başka sonuç doğurmamaktaydı.

Sermaye ihracında, sermayenin bileşenleri arasındaki oranlarda değişiklikler yaparak, sürdürülen sömürü; emperyalistlere çok büyük miktarlarda kârlar sağlarken, sömürge halklara daha çok yoksulluk, daha çok bağımlılık ve ülke ekonomisinin iç dinamiğinin daha çok köreltilmesinden başka bir sonuç getirmedi. Aksine her iki kesim açısından da durum her geçen gün katlanarak biri açısından ne kadar istenen biçimde sürüyorsa, diğeri açısından da, bir o kadar istenmeyen bir halde sürüyor ve gidiyor. Elbette bu, bir yerde duracak, ama onu ezilen halkların kendisinden başka hiçbir güç durduramayacak. Çünkü, emperyalizm hiçbir zaman kendiliğinden mezara girmeyeceğine göre bu ancak ve ancak dünyanın ezilen halklarının mücadelesi ile başarılacaktır.

B-Emperyalist İşgalin Yeni Biçimi: Gizli İşgal

Dünya halkları emperyalist işgale karşı ayağa kalktığında lejyon birlikleri, Gurkhalar, şükretmeyi öğreten papazlar kabaran seli durduramadıkları gibi, varlıklarını da sürdüremez olmuşlardı. Emperyalizmin, sömürgelerdeki çıkarlarını siyasal, askeri ve ekonomik açıdan güvence altına alacak bir egemenlik sistemini geliştirmesi gerekiyordu. Güvence, bağımlı ülke halklarının tepkisini dizginleyecek ve doğrudan emperyalist çıkarları koruyacak merkezi baskı ve terör aygıtlarına sahip olmasına bağlıydı. Bu gereksinim emperyalizmi, faşist cunta lideri EVREN'in, ''pasif savunmadan aktif korumaya geçiş'' biçiminde tanımladığı etkinliği gösterebilecek işbirlikçi yerel orduları yaratmaya götürdü.

İşbirlikçi yerel ordular, emperyalizmin yeni-sömürge ülkelere tanıdığı görünüşteki siyasal bağımsızlığın, gerçekte ise daha sıkı bağımlılığın güvencesi olmakla kalmadılar, aynı zamanda daha rasyonel ve avantajlı bir uygulama olarak ortaya çıktılar. ''Çok disiplinli'', ''çok cesur'' diyerek pohpohladığı, yıllık maliyeti kendi askerinden 20-25 kat daha ucuz askerlerden oluşan ordular, artık elinin altındaydı. Rooswelt botları giyen, M-1 tüfekleri, M-47 tanklarıyla donatılmış, Amerikan malzemesiyle yürüyen, Amerikan sistemiyle örgütlenmiş bir dizi 'kardeş' ordulardı türetilmek istenen...

Emperyalizmi buna iten neden salt dış ilişkilerdeki mevcut güçlükleri değildi. Onu buna zorlayan en önemli etken, halkların işgalcilere olan ulusal tepkileriydi. Önce bunu bertaraf etmek ve kurtulmak gerekiyordu. ABD emperyalizminin L. Amerika'daki deneyimleri de bu politikasına ışık tuttu. Yerel orduları işbirlikçi karakterde yeniden organize etmek varken; ulusal bilinç ve duyguları depreştirmenin hiç gereği yoktu. Yerel orduların ve diğer baskı aygıtlarının reorganizesi zor değildi. Zira işbirlikçiler ekonomik ve siyasal açıdan buna hazırdı.

I. Paylaşım Savaşı'ndan sonra gelişen süreç sömürgelerin emperyalist bayraklar altında yönetilemeyeceğini ortaya koyunca, sömürgeleri kendi bayrakları altında sömürmek ve yönetmek tek çıkar yol oldu. Böylelikle bir taşla birkaç kuş vurulmuş oluyordu.

Öncelikle işbirlikçi yerel ordular, emperyalizmin her sömürgeye özgü coğrafi-psikolojik koşullarına uygun düzenlenerek binlerce kilometre öteye asker ve güç nakletme gereksinmesini ortadan kaldırdılar. İkinci olarak, yerel ordu ''ülkenin dış düşmanlara karşı savunulması'' demagojisine elverişli zemini hazırlıyordu. Ayrıca, emperyalizmin kendi ordularını kullanma durumunda ortaya çıkacak maddi-manevi her türlü yük asgariye iniyordu. Çünkü bu ordular, emperyalizme oldukça da ucuza mal oluyordu.

Emperyalizm bu orduların dizginlerini tamamen kendi ellerinde tutmaktaydı. Kısaca, emperyalizm az masrafla dünya çapında ''çok güçlü'' ordular ağına sahip olurken, hem ulusal duyguların şiddetinden kendisini koruyacak, hem de yapılan her türlü insanlık dışı uygulama, yerel ordulara mal olarak, kendi sorumluluğu görülmeyecek, ''insan hakları'' ve ''demokrasi'' savunuculuğuna gölge düşmeyecekti.

Tıpkı ekonomik ve siyasal yapılanmanın, emperyalizme göbeğinden bağımlı olduğu halde ''ulusal iktidar'', ''ulusal pazar'', ''ulusal sanayi'', ''ulusal şirketler'' vb. biçiminde etiketler taşıması gibi, yeni-sömürgelerdeki ordular da, ''ulusallık'' etiketi ile nitelenseler de, bu, onların kendi ülkelerini emperyalizm adına işgal ettikleri gerçeğini değiştirmiyordu. Aksine ulusallıkları halkın gözünü boyamaya yarayan bir ön sıfattan başka bir şey değildi. Zira ordu, ekonomi gibi, siyasal yapı gibi artık emperyalizme her açıdan bağımlılık ilişkisine sokulmuştu ve onun çıkarlarını ulusal ve uluslararası planda korumaktan ve özellikle de onun adına kendi ülkesini işgal etmekten başka herhangi bir işlevi yoktu.

Peki, emperyalizm, yeni-sömürge ordularını bu hale nasıl getirmişti?

Her şeyden önce, siyasal, ekonomik ve diğer yönleriyle emperyalizm ile yeni ilişkiler içinde, tamamen bağımlı hale gelen sömürgelerin, bu sistemin bir parçası olarak varlığı, ordunun emperyalizme bağlılığının temelini oluşturuyordu.

Ancak bu tek başına yeterli değildi. Emperyalizm sömürü ilişkilerini garantiye almak için, sömürge ülke ordularına her dönem özel bir önem vermiş, bu orduları, her açıdan kendi askeri kurmaylığına bağlayacak ve emir komutasında hareket edecek biçimde ilişkiler ağını yaratmıştı. Keza bunu III. Bunalım Dönemi'nde de sürdürmüş, sömürge ülke orduları emperyalizmin en güvenilir kurumları olarak sık sık sahnede boy göstermiş, kendi halkına karşı, hatta emperyalizmin işbirlikçisi olmayan iktidarların hizaya getirilmesi için bile müdahalelerde bulunabilmişti.

Bu orduların dünyanın birçok yeni-sömürgesinde, emperyalizm adına giriştikleri 'huzur-güven' harekatları, muhtıralar, uyarı mektupları yalnızca ülkemize özgü değildi. Hemen hemen bütün yeni-sömürgelerin 'makus talihi' böyleydi! Şili'de faşist PİNOCHET 15 yıllık diktatörlüğünü daha geçenlerde kutluyordu. MARCOS'un 30 yıllık saltanatı altındaki Filipinler'in ise, elinden kaçmasını, ABD güç bela önleyebilmişti... Ortadoğu, Uzakasya, Orta ve Latin Amerika ülkelerinde askeri faşist diktatörlükler birbirlerini izliyordu. Doğallıkla ağızlara sakız olan sözler türedi. 'Darbe', 'demokrasi', 'demokrasiye geçiş' ve 'ordunun kışlasına dönüş takvimi' vb... Faik TÜRÜN'ler, Kenan EVREN'ler, PİNOCHET'ler, Ziya-ül HAK'lar yeni-sömürgelerin alışılmış simalarıydı, hepsinde birkaç tane, kimisindeyse artık muhasebesini dahi yapamadıkları kadar isimleri vardı. Ama bunlara paralel olarak en çok konuşulan başka sözler de vardı; 'işkence', 'baskı', 'yasak', 'idam', 'kayıplar', ve 'kayıp evlatlarını arayan analar'. Sıkıyönetimlerin sıkıyönetimleri, kayıpların, gözaltıların, tutuklamaların birbirini durmamacasına izlediği bu gibi ülkelerdeki ordular; işbirlikçi iktidarlar dahil, tüm kurumların üstünde tutulan ve emperyalizmin en son ama en güvenilir siyasal tercihi olarak, gündemin her zaman ilk sıralarındaydılar. Emperyalizm bunun için, lojistik araç-gereç, uluslararası askeri pakt anlaşmaları, personelin ideolojik eğitimi vb. gibi özel anlaşmalara büyük bir önem veriyordu.

Bu ilişki ağı içerisinde sömürge ülke orduları öyle hale gelmişti ki, denetim, yönetim ve eğitim tamamen emperyalizmin kontrolüne girmişti.

Emperyalizm bu ordulara araç-gereç vb. sağlamadığında, tatbikat yapacak yeteneklerini bile kaybedebiliyor, ne araç-gereçlerini yürütebiliyor, ne de personel nakli yapabiliyorlardı. Bunlar, askerin önüne sürülen konserveden, iç donuna kadar tüm ihtiyaçları emperyalizm tarafından karşılanan ordulardı...

Bu ordular, NATO, CONDECA (Orta Amerika Savunma Konseyi), SEATO vb. gibi uluslararası ve bölgesel askeri paktlarla ve ikili anlaşmalarla, bu emperyalist kurumların emir ve kumandasına doğrudan bağlanan ordulardı. Bu kurumların onayı ve denetimi dışında herhangi bir harekat planı yapmak ve gerçekleştirmek hakları da yoktu.

Bu orduların personeline uygulanan ideolojik ve askeri eğitim programı, tamamen emperyalist merkezlerde hazırlanmıştı. Subay ve diğer personel yetiştirilen okullarda öğretim; ulusal bilinci dumura uğratıcı, koyu bir anti-komünizm ve devrim düşmanlığı, ABD hayranlığı yaratacak tarzda veriliyordu. Kilit noktalardaki subayların ve personelin çoğu, emperyalizmin askeri merkezlerinde ayrıca özel bir eğitime tabi tutulmaktaydı. Bu eğitim, ulusuna ihanet etmekte tereddüt göstermeyen, emperyalizme kölece bağlı kafaları yaratmak amacıyla, yoğun bir ideolojik eğitim ve hükümet darbeleri, kontr-gerilla, iç savaş ve anti-emperyalist halk hareketlerini bastırma konularında uzmanlaşma ötesinde bir anlam taşımamaktaydı. Örneğin; L. Amerika, Uzakdoğu, Ortadoğu ve Afrika'daki faşist cunta şeflerinin çoğu ya da onların yardımcılarının hemen tamamı West Point mezunuydu!

12 Eylül şefi EVREN'in 'Biraderi' Pakistan'ın diktatörü Ziya-ül HAK da, ABD'de bu 'kolej'den üstün başarı göstererek diploma almış, stajını ise 1972'de Filistinlileri katlederek yapmış bir cellattı.

Hangi cuntanın şefi cellat değildi ki? Onların görevi kendi halklarını, kendi yurtları üzerinde tutsak etmek değil miydi? Zaten bu yüzden tüm sömürgeler halkların açık hava hapishaneleri diye anılmıyor muydu? Evet, bugün milyarlarca sömürge halkı kendi bayrağını taşıyan 'kendi' orduları tarafından tutsak alınmış durumda...

Elbetteki bu halklar gerçekte emperyalizmin esirleri durumundalar. Başlarındaki işkenceciler ve gardiyanlar ise kendi ulusuna ihanet etmiş, ''huzur'', ''barış'' vb. gerekçelerle diktatörlüklerini ilan eden generaller çetesi ve onların yardakçılarıydı. Halkların bu gardiyanların elinden çektiklerini, tarih hiç böylesine kapkara sayfalarla doldurarak işlememişti. Nazileri bile aratan vahşilikler ve zulüm, bu uşak ruhlu generallerin diktatörlüğü altında o hale getirildi ki, işkence ve katliam günümüzün en somut olgusuydu artık...

Burada, 1967'de ABD Savunma Bakanı, daha sonraki yıllarda da Dünya Bankası Başkanı olan Mc. NAMARA'nın ABD parlamento komitesinde yaptığı konuşmasına değinmemiz ilgi çekici olacaktır.

Vietnam halkının bu eli kanlı katili bakın neler diyor:

''Askeri dış yardım yatırımlarımızdan aldığımız en büyük karşılık, Amerika Birleşik Devletleri ve denizaşırı ülkelerdeki eğitim merkezleri ve askeri okullarımızda yetiştirilen seçme askerler ve uzmanlardan gelmektedir. Bu öğrenciler kendi ülkeleri tarafından, ülkelerine döndüklerinde eğitmen olmak üzere seçilmişlerdir. Bunlar ülkenin gelecekteki liderleri, iş yapmasını bilen ve bunu liderlik ettikleri kuvvetlere öğretebilecek kişilerdir. Liderlik mevkiinde, Amerikalıların hareket tarzlarını ve nasıl düşündüklerini yakından bilen kişilerin olmasının değeri üzerinde fazla durmamıza gerek yoktur. Böyle insanlarla arkadaşlık kurmamızın değeri ölçülemez.'' (''Çağdaş Kapitalizmin Bunalımı'', s. 188)

Mc. NAMARA, 'Amerikan hareket tarzlarını', 'kavrayan' (!) lider konumundaki bu insanların Brezilya'da ne 'harikalar' (!) yaratıp 'demokrasiyi' nasıl kurtardıklarını da şöyle itiraf ediyor:

''Dış yardımı eleştirenler Brezilya Silahlı Kuvvetleri'nin GOULART hükümetini yıkması ve Brezilya Silahlı Kuvvetleri'ne demokrasi ilkelerinin ve ABD taraftarı eğilim kazandırmasında, ABD askeri yardımının büyük rolü gerçeğiyle karşılaşmaktadır. Bu subayların birçoğu ABD'de AID (Uluslararası Gelişme Örgütü) programı çerçevesinde eğitilmişlerdi.'' (age, s. 188)

HİTLER'in, gaz odalarını, fırınları, yeni işkence metotlarını bulanlarla ve Dr. MENGELE ile övünmesi gibi, Mc. NAMARA da çağdaş CALİGULA'larıyla gurur duyuyor! Siyasi muarızlarına da 'bir de eleştiriyorsunuz; bunları yetiştiren biziz, bunlar bizim eserlerimiz' dercesine sitem ediyor.

Tekrar Mc. NAMARA'nın konuşmasına dönelim. Sözünü ettiği ''arkadaşlığın'' ne mene bir şey olduğu ve bir program dahilinde eğitilen subayların ne tür hizmetler verdikleri, dünya halkaları ve halkımız açısından bir sır değil. Bunların anlamı birçok acı deneyle de olsa artık öğrenildi.

Emperyalizmin bu açık sözlü faşist temsilcisi, ikili anlaşmaların, ilerleme için ittifak örgütlerinin ve askeri yardımların neye hizmet ettiğini hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar net bir biçimde şöyle ifade ediyor:

''Sosyal gerileme, toprağın ve servetin eşit olmayan dağılımı, düzensiz ekonomiler ve yaygın temele oturan politik kuruluşların eksikliği, Latin Amerika'nın birçok yerinde düzensizliğin süreceğini göstermektedir. Bu ve bununla ilgili sorunların çözümü, eğer bir çözüm varsa ilerleme için ittifak örgütleridir. Biz ve L. Amerikalı arkadaşlarımız bu örgüte büyük kaynaklar ayırmaktayız.

''L. Amerika için yardım programlarının, ülke içi güvenlik ve idari mekanizmanın çeşitli tedbirler almasının desteklenmesine yönelik olması devam etmektedir.

''L. Amerika ülkeleri için 1968 mali yılı askeri yardım programının görevi, bu tehditlere karşı koyabilmek için gerekli araçları yaratmak olacaktır. Daha özel olarak, L. Amerika'ya yapılan yardımın amacı, mümkün olduğu yerlerde polis ve diğer güvenlik kuvvetleriyle birlikte gerekli ülke içi güvenliğini sağlayabilecek, yarı-askeri ve askeri görevlerini yerine getirebilecek güçlerin sürekli olarak geliştirilmesidir.'' (Eduardo GALEANO, ''L. Amerika'nın Kesik Damarları'')

Emperyalizm, bu orduların ve ''güvenlik'' örgütlerinin üst kademelerini kendisiyle ve işbirliği halinde bulunduğu yerli sınıflarla doğrudan kaynaştırmak için ayrıca yatırım ve mali alanlara da yönelmiştir. Kooperatif, vakıf vb. kurumlarla emperyalizme bağımlı yatırımlar yapılması, krediler, yatırım destekleri vb. mali ilişkilerin geliştirilmesi, üst kademe subayların tekelci sermaye çevreleriyle sıkı ilişkiler içinde olması bu amaca yöneliktir. Bunun en somut örnekleri, ülkemizde işbirlikçi tekelci sermayenin önemli bir parçası haline gelen OYAK yatırımları, emperyalist silah tekellerine doğrudan bağlı TUSAŞ, ASELSAN vb.dir.

Böylesi ilişkiler sistemi içindeki bir ordunun, ulusallıkla, bağımsızlığın güvencesi olmakla artık hiçbir ilişkisi sözkonusu olamaz. Esas işlevi, emperyalizmin çıkarını korumak, onun tanıdığı ve hareket ettiği alan içinde hareket etmektir.

Tipik bir ''iç savaş ordusu'' olarak örgütlenen bu kukla ordular, emperyalizmin ve yerli işbirlikçi sınıfların çıkarını tehdit eden her gelişmede, maskesini atmakta da gecikmiyordu. Ayrıca işbirlikçi sınıfların, emperyalizm tarafından denetiminde ve bu sınıfların siyasi iktidarları üzerinde de sürekli bir tehdit aracı olarak duruyorlardı.

Kuşkusuz emperyalizm, III. Bunalım Dönemi'nde açık işgalden tamamen vazgeçmemişti. Kukla orduların yetersiz kaldığı, çıkarlarının ciddi olarak tehlikeye düştüğü durumlarda açık işgale ve askeri operasyonlara başvurmaktan da çekinmeyecekti. Ortadoğu'da, L. Amerika'da emperyalistlerin sık sık kendi askeri güçleriyle boy göstermesi, son yıllarda Lübnan'a, Libya'ya askeri müdahalelerde bulunması, Grenada'nın işgali de bunun en somut örnekleriydi. Ancak bunlar genellikle geçici olmakta, yeni-sömürgecilik sistemi içinde belirleyici rol, içteki kukla ordulara düşmekteydi.

Sorunun özü, emperyalizmin şöyle veya böyle sömürü çıkarlarını koruyacak güçlere sahip olmasıydı. Bu nedenle tüm umutlarını ordulara bağlayacak kadar da düşüncesiz değildi emperyalizm.

Bölgesel ya da uluslararası askeri örgütlenmeleri, sömürge ülkelerdeki geniş çaplı üs ve askeri bölgelerini de her an elinin altında bulundurmaktaydı.

Dünyanın stratejik bölgelerine anında müdahale edebilecek güç bulundurması, özel olarak ileri karakol ve jandarmalık yapacak şekilde örgütlediği kimi sömürge ülke ordularını, başka ülkeler için tehdit aracı olarak kullanması gerektiğinde sistemin sigortası ya da yedekleri oluyordu. Kaldı ki bugün, ABD toprakları dışındaki askeri üs ve bölgelerde ABD'nin 500 bin askeri bulunduğu düşünülecek olursa bu daha iyi anlaşılacaktır.

C-Dışa Bağımlı Çarpık Kapitalist Gelişme ve Tekelcilik

Emperyalizmin, özellikle savaş sonrası geliştirdiği sömürü metotlarıyla, yeni-sömürgecilik ilişkilerinin gelişimi, sömürge ülkelerde bir dizi ekonomik, sosyal ve siyasal değişiklikleri de beraberinde getirdi. Emperyalizm ile sömürgeler arasındaki ilişkilerin bu yeni biçimleri, sömürge ülkelerdeki değişikliklerle bir bütünlük oluşturdu. Bir başka deyişle, birbirini tamamlayan bu değişmeler, bir bütün olarak yeni-sömürgeciliğin görüntüsü oldu.

Eski sömürgecilik sisteminde, komisyonculuk, acentacılık adı altında faaliyet yürüten komprador burjuvazi, emperyalizmin müdahalesiyle değişime uğrayarak işbirlikçi tekelleri oluşturmaya başladı. Yerli pazar için üretim yapan ve ulusal burjuvazi olarak nüve halinde beliren burjuvazi, henüz dizlerinin üzerinde doğrulamadan bu sistem içinde emperyalizme bağımlılaştı. Çarpık kapitalist ekonomi üzerinde yükselen işbirlikçi tekelci burjuvazi, misyonuna uygun şekilde yeniden organize ediliyordu. Bu sınıf, yeni-sömürgeci ilişkilerin ana eksenini oluşturan emperyalizmin, ülkede içsel olgu olmasında ve gizli işgalin gerçekleşmesinde en temel işlevi görmekteydi. ''Ulusal'' etiketli idi ama, emperyalizm adına hareket etmekten ve onun çıkarlarını savunmaktan başka bir işlevi yoktu.

Buna paralel olarak, egemen sınıfın yapısında da değişiklikler oldu. Her sömürgede kendine özgü şekillenmeleri içerse de, işbirlikçi tekellerin egemenliği altında, diğer sömürücü prekapitalist sınıfların en elit kesimleriyle oluşturulan oligarşik yapılar ortaya çıkmıştı. Zira yukarıdan aşağıya oluşturulan işbirlikçi tekelci burjuvazinin güçsüzlüğü onu, iktidarı diğer sömürücü sınıflarla paylaşmak zorunda bırakıyordu. Ama öte yandan emperyalizm, hem kendi işbirlikçisi ile hem diğer sömürücü sınıflarla kurduğu bu ittifak sayesinde, ülkeye daha rahat sızma ve yerleşme imkanı buluyordu.

Emperyalizm ile her alanda gerçekleşen bu iç içe geçiş, doğallıkla sömürge ülkelerde emperyalizmi içsel olgu haline getirdi. Aslında emperyalizmin içsel olgu haline gelişi, güçlü merkezi oligarşik yapıların ortaya çıkışı ile koşutluk içindeydi. Emperyalizm ile daha fazla bütünleşme ve daha fazla bağımlılık ve iç içe geçiş, emperyalizmin bu gibi ülkelerdeki etkinliğini de arttırdı. Emperyalizm artık ordudaki atamalardan, seçimlere kadar, birçok şeye müdahale eder, siyasi gündemi belirler hale geldi.

Yeni-sömürgeciliğin en temel özelliği, sömürge ülkelerde emperyalizmin kendisine bağımlı çarpık kapitalist yapıyı, yukarıdan aşağı geliştirmesiydi. Emperyalizm, yeni-sömürgeciliğe özgü bağımlılık ilişkilerini, bu temel üzerinde inşa etmişti.

Çarpık kapitalist yapının temel direği olan sanayi, emperyalizmin pazar ihtiyaçlarına göre biçimlenen, tüketime hitap eden, küçük ölçekli geri teknolojiye dayalıydı ve kapitalizmin tekelci karakterine uygun olarak şekillenmişti. Bu anlamda dışa bağımlı çarpık sanayi, doğuştan itibaren tekelci bir karakter gösteriyordu. Üretimin herhangi bir sektöründe kurulan sanayi kuruluşu, o alanda tekel durumundaydı. Sırtını emperyalist tekellere dayadığından ve her türlü korumacılık tedbirleriyle beslendiğinden aşağıdan yukarıya doğru gelişmeye ve rekabete kapalıydı. Örneğin; ülkemizde 200'den fazla işçi çalıştıran firmalar, pazarın %20'siyle %98'i arasındaki bölüme sahip durumdadırlar. Et üretiminde 200'den fazla işçi çalıştıran 2 özel firma satışların %33'ünü yapmakta; makarna, bisküvi gibi malların üretiminde piyasanın %65'ini 4 firma; motosiklet, bisiklet vb. üretiminde 3 firma pazarın %95'ini kontrol etmektedir. Çok küçük ölçekli olmalarına karşın tekel durumundadırlar. (''Kırk Haramiler'', M. SöNMEZ, s. 44)

Tekelcilik, özellikle daha önce komprador burjuvazinin ithal ettiği metaların bir kısmının, ülke içinde emperyalist tekellerle işbirliği halinde üretilmesinde kendini gösteriyordu. İlaç, otomobil, çeşitli dayanıklı ev eşyaları vb. üretimi bu şekilde olmaktaydı. İthalatın kısıtlanması veya yasaklanması, koruyucu gümrük duvarlarıyla, gerekli makine teçhizat ve girdinin ithaline sağlanan desteklerle kurulan sanayiler, piyasaya hakim olmaktadır. İç pazar bizzat yukarıdan aşağıya, mevcut montaj sanayinin gelişimiyle oluşturulduğundan, piyasaya ilk giren firma, ulaştığı kapasite ile iç pazarı doldurduğu için, artık yeni girenlerin etkinliği sözkonusu olmamaktaydı. Yukarıdan aşağıya tekelci bir karakter taşıyan sanayileşmenin bu özelliği iç dinamikleri de dumura uğratıyordu.

Bu gelişmeyi Türkiye'nin en büyük sermayedarlarından Vehbi KOÇ'un ''Hayat Hikayem''inde de görmek mümkün. KOÇ'un tüccarlıktan sanayiciliğe geçişi, General Elektrik'le anlaşarak, iç pazara yönelik üretim yapan bir ampul fabrikasını kurup, bu alanda tekel durumuna gelmesiyle başlamıştır.

Teknoloji üzerinde kurulan denetim ve tekelcilik, sömürge ülkelerin bağımlılık ilişkilerinde başlıca rol oynamak ve yoğun bir kâr transfer etmekle kalmıyor, aynı zamanda sömürge ve geri bıraktırılmış ülkelerden emperyalist merkezlere yoğun bir ''beyin göçü'' de sağlayarak toplumsal ve ekonomik gelişmenin kısırlaştırılmasında da önemli bir rol oynuyordu. Tabii ki beyin göçünün etkisi bununla sınırlı değildi. Bir başka etkisi de emperyalizmin sömürge ülkelerden yaptığı kâr ve sermaye transferlerinin diğer bir biçimi olmasıydı.

''Dünya Bunalımı'' adlı kitapta 1960-72 yılları arasında ABD, Kanada ve İngiltere'ye göçmüş vasıflı personelin, bu ülkelere 51 milyon dolarlık teknolojik katkı yaptığının hesaplandığı belirtilir. Bu üç ülkenin aynı dönem içinde yeni-sömürgelere sağladığı kalkınma yardımlarının toplam 46 milyon dolar olduğunu hesaba katarsak, emperyalizmin bu yoldan yaptığı kâr çok daha net anlaşılabiliyordu.

Çarpık kapitalist yapının bir diğer olumsuzluğu da, yeni-sömürge sanayisinin, madenleri mamul mala dönüştürecek entegre yapıya sahip olmaması nedeniyle yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin emperyalistlerce yağmalanmasıdır. Zira, çıkarılan madenlerden özellikle stratejik olanları, temizlenme gibi basit bir işlemden geçtikten sonra metropollere yollanıyor. Örneğin; bor, wolfram, krom gibi stratejik maden üretiminde dünyada ilk sırayı alan Türkiye, bu madenleri kendisi kullanamıyor, ama bu madenlerden yapılan işlenmiş mamul metaları ithal ediyor. Yeni-sömürge ülkeler ise toplam olarak dünyadaki maden üretiminin %25.6'sını çıkarırken, işlenmiş madenlerin ancak %4'ünü üretebiliyorlardı.

Ormanlar ve madenler adeta, çarpık kapitalizmin diyetiymişçesine emperyalizme peşkeş çekiliyordu. ALLENDE'yi deviren PİNOCHET darbesinin nedenlerinden biri de, Amerikan tekellerinin elindeki bakırın millileştirilmesiydi. İspanyol sömürgeciliğinin Latin Amerika'yı çöle çevirdiği, altın ve gümüşün yağmalandığı çağ, bugün petrol ve stratejik madenler başta olmak üzere yeni-sömürgelerin kurutulması biçiminde sürmekteydi.

Geliştirilen çarpık kapitalizmin en önemli özelliklerinden biri de, hem sektörler arasında, hem de bir sektörün çeşitli dalları arasındaki bağlantı yokluğu, parçalanmışlıktır. Yani, hammaddelerin işlenerek nihai tüketiciye mamul mal olarak ulaşana kadar geçen ara evrelerin, dolayısıyla ara sektörlerde bir bütünleşmenin (entegrasyon) olmamasıydı. Sanayi kompleksi sözü yeni-sömürgeler için yabancıydı adeta... Aynı şey tarımla sanayinin arasındaki kopuklukta da kendini gösteriyordu. Birincisinden ikincisine yapılması gereken kaynak aktarımının olmamasının nedeni, en başta sanayinin dışa bağımlı oluşunun yanında, cılız ve kendini finanse edecek güçte olmamasıydı.

Aslında, yeni-sömürge ülke sanayilerinde sektörler -ülke sanayiinin kendi iç dinamiği ile değil, emperyalizm tarafından gerçekleştirilmesinden dolayı- birbirini tamamlamadığı gibi yer yer de aykırı düşme noktasına varıyordu. Esasen sektörler arası uyumun koşulları sözkonusu değildi. Sermaye birikiminin çapı, sanayinin gücü, sağlıklı bir yapının kurulmasını olanaksız kılmaktaydı. Enerji, ulaşım başta olmak üzere altyapı hep sorun olurken, tarımsal üretim de emperyalizmin ihtiyacına göre organize edildi.

Kendi kendini yeniden üretme yeteneğinden yoksun bu çarpık kapitalist yapılanmalar da, artık-değerin büyük kısmı dış tekellere aktığından sürekli bir sermaye sıkıntısı vardı. Ve bu sıkıntı, emperyalist ülkelere bağımlılığı daha çok artıran dış borçlarla giderilmeye çalışıyordu.

Yeni-sömürgelerdeki ağır borç yükü, çarpık sanayileşmenin doğurduğu bir sonuçtu. Ve bugün, bütün yeni-sömürge ülkeleri derinden sarsan mali-ekonomik bunalımı daha da derinleştiriyordu. Sürekli sarmal bir şekilde büyüyen dış borç, artık bugün yeni-sömürge ülkelerdeki ekonomik politikaları da biçimlendiren bir etken olmuştu. Çünkü, yeni-sömürge ülkelerin ekonomilerini denetlemenin ve yönlendirmenin bir aracı haline gelen borçlar, yüksek faiz ve çeşitli ödeme koşullarıyla katlamalı bir şekilde büyümekteydi.

Yeni-sömürge ülkeleri kıskaca alan dış borç, yukarıdan aşağıya doğru geliştirilen çarpık sanayileşmenin bir ürünü olarak, emperyalistlerin sermaye fazlasını eritme, böylece sermayenin yeniden değerlenmesinin bir yolu olarak geliştirildi.

Yeterli bir finansman ve teknolojik birikimden yoksun olarak sanayileşmeye yönelen yeni-sömürgeler, gerek hammadde, katkı maddeleri, makine, yedek parça ve teknolojik bilgi alımı, gerekse altyapının geliştirilmesinde ihtiyaç duyulan finansman giderlerinin karşılanması için, tek yol olarak borçlanmayı seçtiler. Sanayileşme övgülerinin yapıldığı ve mevcut çarpık sanayinin esas olarak oluştuğu 1965-75 yılları arasında, yüksek miktarda borçlanmaya gidildi. Yüksek faiz, üretimi denetleme ve yönlendirme şartlarına bağlı alınan borçlarla, 1975'lerde ekonomik çöküşe neden olacak boyuta vardı. Özellikle de 1975'lerden sonra emperyalist ülkelerde de derinleşen kriz nedeniyle, yeni-sömürgelerde üretken metalara olan talebin azalması, uluslararası sermaye piyasasındaki dengesizlik, sürekli kur düşüşleri, devalüasyonlar sonucu borçlar arttıkça artıyordu.

Kısaca, dışa bağımlı sanayileşmenin sonucu olarak doğan borçlar, bunların ödenmesi için daha fazla dış borç edinme, dolayısıyla ekonominin daha fazla emperyalist finans kuruluşlarına teslimini doğuruyordu. IMF heyetleri, iyi niyet mektupları, yeni-sömürge ülkelerin ayrılmaz parçaları oluyordu. önerilen ''istikrar'' adı altındaki programlarla sömürge ekonomileri yeniden tekrar tekrar biçimlendirildi. Düyun-u Umumiye'nin oynadığı rolü çağdaş emperyalist kuruluşlar üstlenmişlerdi. Dün olduğu gibi bugün de sömürü sürüyordu.

Oysa, yeni-sömürgeler borç faizlerini bile ödeyemez durumdaydılar. 1982 verilerine göre alınan borçların %90'ı borç faizlerinin ödenmesi yoluyla emperyalistlere tekrar geri dönüyordu. Ama sürekli büyüyen bu girdap yeni-sömürgeleri yutmaya başladı. Yeni-sömürgelerin iflası; borçlanma-borç ödemeleri, sanayileşmenin durması, daha fazla finansman sıkıntısı şeklinde derinleşerek sürüyordu. Yeni-sömürgelerin dış satımlarının %50'si borç ödemelerine gidiyor, ama borçlar yine de artıyordu. Ancak sadece dış satımların yarısı değil, akla gelmeyecek yeni vergi çeşitleriyle, arttırılan vergi oranları ile, iç borçlanma, köprü satışı vb. yollarla toplanan dövizler de, dış borç ödemelerine akıtılıyordu. Diğer bir deyimle, yurtdışına giderken çeşitli fonlara döviz yatırma zorunluluğundan, dövizle askerlik uygulamasına kadar her yol döviz bulmak içindi. Ve yeni-sömürge hükümetlerinin en iş bitirici, en ekonomist olanları bu konuda şeytani şeyler üretebilecek olanlardı. Döviz nereden, nasıl bulunur, nasıl sağlanır ve borç nasıl ödenir konusunda uzmanlaştı bu hükümetler.

Bu hükümetlerin halkı soymakta gösterdikleri bunca parlak etkinliklere rağmen, yeni-sömürge ekonomilerinin döviz kazandıran değil, yutan mekanizmalar olduğunu yaşam doğruladıkça, borç batağına batan ülkeleri, askeri faşist cuntaların ''huzur-güven'' operasyonlarının ve kefilliklerinin de kurtaramayacağı çok iyi anlaşılmıştı.

D-Ucuz Ama Kârlı Bir Sanayi: Montajcılık

Emperyalizmin yeni-sömürgelere bahşettiği ''sanayi'', montajcılıktı. Bu başlı başına karakter olarak bir güçsüzlüğü yansıtsa da, aslında; sanayinin bu çarpıklığı, kendi iç dinamiğinden yoksun olmasından ileri geliyordu. Ülkedeki ekonomik gelişmenin bir sonucu veya ekonomik gelişmenin biçimlendirdiği bir yapı olarak değil, emperyalizmin pazar ihtiyacına göre oluşan, altyapıdan, sermaye ve teknolojik birikimden yoksun bir sanayiydi. Yedek parçasından sermayeye kadar dışa bağımlıydı. Cılız olma özelliği ise, küçük ölçekli, pazarın emme (tüketme) hacmine bağlı, kendini geliştirici ve değiştirici özellikten yoksun olmasından ileri geliyordu. Dolayısıyla kendini yenileme özelliğinden de yoksundu.

Üretim araçları üreten sanayi değil, tüketim araçları üreten sanayi olma özelliğinden dolayı da, pazarın kapasitesine bağlı bir özelliğe sahipti. Emperyalizme göbekten bağımlı olduğu için kendi ayağı üzerinde duramaz nitelikteydi.

Yeni-sömürgelerde geliştirilen kapitalizm, metropollerde verimliliğini kaybetmiş sanayi dallarının yeni-sömürgelere aktarımını ve ucuz emek kullanımını içeriyordu. Amaç, tüketime yönelik bir ekonomik yapı oluşturarak maliyetleri düşürme ve kâr oranlarını artırmaktı.

Bilim ve teknolojideki dev gelişmenin üretimde kullanılarak, üretim sürecini evrelere bölebilme olanağının doğmasıyla birlikte yoğun teknoloji gerektiren parçaların dışarıda üretilerek, ülke içinde birbirine monte edilmesine dayanan montaj sanayinin geliştiği üretim sektörleri, esas olarak taşıt araçları, dayanıklı tüketim malları, kimya, elektronik malzemeleri sanayii idi.

Bu haliyle montaj sanayi, hammadde, temel ve ara maddeler, makine aksamı vb. teknolojik açıdan dışa bağımlı olduğundan, kendini bağımsız olarak yenileme ve geliştirme özelliklerinden de yoksundu. Emperyalist tekellerle girilen yatırım ortaklığı bir yana, esas olarak lisans, know-how, patent vb. gibi sermayenin diğer bileşenleri açısından da dışa bağımlıydı. Örneğin, herhangi bir metanın üretim hakkının veya metanın üretimi için gerekli teknolojik bilginin satın alınması sonucu, işbirlikçilik temelinde oluşan montaj sanayii, üretilen metanın ana aksamının ve yedek parçalarının ithal edilmesiyle de, emperyalistlere çifte kâr olanağı sağlamaktaydı. Genellikle, yalnızca patent veya teknolojik bilgi, yatırımlara emperyalist tekellerin ortak olmasına yetiyordu. Yüzyılın ilk çeyreğinde yapılan ampulün teknolojisiydi yeni-sömürgelere verilen. Önemli olan pazar olunca, çoktan demode olmuş, asla teknolojik birikim yaratmayacak geri teknolojinin ülkeye gelmesi, işbirlikçiler için hiç de önemli değildi. Yeni-sömürgelere getirilen teknolojinin %80'inin, üretkenliğini ve verimliliğini kaybetmiş bir teknoloji olduğu, Birleşmiş Milletler araştırmalarında da saptanmıştı.

Yeni-sömürgecilik ilişkilerinin oturup yerleşme dönemi denilebilecek 1950-64 yıllarının Meksika'sındaki verilere göre, ''teknik yardım'' nedeniyle emperyalistlere akan sömürü, geçmiş döneme kıyasla 15 kat artmıştı. Daha güneyde ABD'nin arka bahçesi sayılan Brezilya'da ise, 1967'de, 76 milyon dolar olan toplam emperyalist yatırımların iki katı kâr, teknik yardım, patent hakkı ve prim olarak emperyalist ülkelere geri dönmüştü.

Daha geneli kapsayan bir değerlendirmeyi ise CASTRO, ''Dünya Bunalımı'' adlı eserinde yapıyor:

''Azgelişmiş ülkelerin teknoloji için 1982'de yaptıkları ödemeler, neredeyse 35 milyar dolara -dış borçlarında o yılki artmanın üçte birinden çoğuna- ulaştı.'' (s. 138)

Emperyalistler bir bakıma teknoloji tefeciliği yaparak, çoğunlukla nakit sermaye bakımından hiçbir katkıda bulunmadan, yeni-sömüge ülke ekonomilerini ipotek altına almaktaydılar. Pazar bunalımı koşullarında patent, know-how vb. ipotek yöntemleriyle, sermaye üretkenliğini birkaç katına çıkarabilmekte, böylelikle de çok az bir nakit sermaye ile, ülke ekonomisinin tümünü kontrol etme olanağına sahip olmaktadırlar. Örneğin, Türkiye'de otomotiv pazarının %92'sini kontrol eden 10 şirketteki emperyalist nakit sermaye payı %38'dir.

Bu özelliğiyle montaj sanayi esas olarak, hafif ve orta sanayi karakterindedir. Kuşkusuz bir kısım makine parçaları da üretmektedir. Yoğun teknoloji gerektirmeyen parçaların üretimi ve geri kalan üretim girdilerinin ithalatına dayalı bu sanayi, makine üreten makine sanayiinden oldukça uzaktı ve her yönüyle üretimin bir takım ara işlemlerinin tamamlanmasından ibaretti. Yeni-sömürge sanayilerinin genel özelliklerini somutlamak bakımından, ''Dünya Bunalımı''ndan birkaç örnek vermek yerine de olacaktır:

''Dünya tarımsal üretiminin %28.5'ini, dünya tarımsal alet ve makine üretiminin ancak %6.9'unu üretmektedirler ki, bunun da %40'ı en ilkel alet olan sabandır. Dünya eğirme makinalarının ancak %6.6'sı; elektrik motorlarının %8'i; torna tezgahlarının %3'ü; freze tezgahlarının %1.7'si; metal baskı, dövme ve haddeleme makinalarının %0.9'u ve metal kesme makinalarının %0.06'sı üçüncü dünyada üretiliyordu.'' (s. 132)

Görüldüğü gibi, tekstil makinası, torna tezgahı gibi, günümüz sanayiinde ikinci dereceden makinaların üretiminde bile, yeni-sömürgeler oldukça geridir. Bu verilerden de anlaşılacağı gibi, yeni-sömürgelerde imalat sanayiinin, orta ve hafif sanayi özelliğini aşamadığı ortadadır.

E-Çarpık Kapitalizmin Ortaya Çıkardığı Sosyal-Kültürel Oluşum

Feodalizm, burjuvaziden ilk şamarını Rönesans ve Reformasyon hareketleriyle yemişti. Avrupa, köylü savaşlarını, sömürgeciliği, sanayi devrimini ve burjuva devrimlerini yaşadı. Başta feodalizmin simgesi ve başlıca organı kilise olmak üzere feodal kurumlar, ya İngiliz burjuva devriminin asırlar süren gelişiminde ya da Fransız İhtilalinin ateşinde tasfiyeye uğradılar.

19. Yüzyılın ikinci yarısında burjuvazinin 'gericileşme' olarak biçimlenen aczine, yeni-sömürgelerin burjuvazisi daha başından düştü. Ne ayaklarını bastığı yerde sanayi devrimi, ne bilinçlerinde aydınlanma çağı, ne ellerinde devrimin inisiyatifi, ne de onları taşıyan emekçi yığınlar vardı. Ekonomik ve siyasi bakımdan son derece güçsüzdüler. Üstüne üstlük emperyalizmin beslemesi olmaları, onları daha baştan iktidarı paylaşacağı müttefiklerle kaynaşmaya da zorunlu kılıyordu.

Panama Kanalı'nın ABD kontrolünden çıkmaması için oluşturulan, ''sahte devlet''in faturası 25.000 dolardı. Yeni-sömürgeleşmenin faturası ise ülkeden ülkeye değişti. Ülkemizin fiyatının biçildiği Marshall yardımında bu bedel 10 milyon dolardı! Artık, yol fatihleri, baraj kralları türeyebilirdi. Gaz lambası yerini elektrik ampulüne, kağnı ve çekçekler yerini otomobile bırakırken, kapalı ekonomik yapılar birer birer çökmeye başlıyordu.

''Kalkınma'', ''uygarlaşma'', ''çağ atlama'' demagojileri sürerken, en önemlisi sosyal bir değişimin yaşanıyor olmasıydı. Çarpık kapitalizmin gerektirdiği yol, su, elektrik gibi altyapı yatırımları, iletişim araçlarıyla yaratılan tüketim kültürünün propagandası, baskıyla sarmalanmış emperyalist yoz kültürün yarattığı kişiliksizleşme ve yabancılaşma, yığınların davranışları ve ruhsal şekillenişlerindeki değişikliklerin nedenleri oldular.

Yukarıdan aşağıya geliştirilen kapitalizmin hızla eski üretim biçiminin yerini alması, aynı hızla sosyal yapıda büyük değişimlere yol açtı. Yollar kentten kıra meta taşırken, kırdan kente emek taşıyor, kentlerin çevresi baraka mahallelerle, gecekondularla sarılıyordu.

Kırdan kente göç hareketi yalnızca ülke sınırları içinde değildi. Yeni-sömürgecilik, tarihin en büyük göçüne neden oldu. Bundan çok önceleri, açlıktan kırılan İrlanda nüfusu Amerika'ya göç etmişti. Amerikan demiryollarını, Çin'den göç eden yüzbinlerce işçi inşa etmişti, fakat bunların hiçbiri yeni-sömürgeciliğin neden olduğu işçi göçünün yanına yaklaşamadı. Dünya çapında ucuz işgücü potansiyeli, ulaşım olanaklarının da gelişimiyle oradan oraya savrulup durdu.

Bugün yeni-sömürge ülkelerde nüfusun yarıdan fazlası kentlerde oturuyor. Fakat nüfusu emecek bir sanayileşme olmadığından bu nüfusun büyük bölümü işsiz veya yarı-işsiz durumdadır. Kırmızı ışıkta duran arabaların camlarını silenler, su satanlar, işportacılar yeni-sömürgelerin artık ortak görüntüleridir. Ortak simge ise kentleri saran her tür planlamadan uzak, yoksulluk ve sefalet yuvası ''gecekondular'', ''teneke semtler''dir.

Tarlada çapa tutan köylü, kendini bir anda kentteki fabrikada işçi olarak buldu. Sanayileşme ve kentleşmeyle birlikte işçi sınıfı da nicel bakımdan gelişip büyüdü. Ancak, bilinçli ve güçlü bir proleter sınıfın oluşabilmesi tarihsel bir süreci gerektirdiğinden, varolan işçi sınıfı nitelik olarak son derece geriydi. Gerek iç dinamiğiyle gelişmiş güçlü bir sanayinin olmaması ve dolayısıyla demokratik bir süreçten geçmemesi, bir ayağı kentte bir ayağı kırda olması vb. özelliklerinden ötürü, kendisi için sınıf olma bilincine erişmiş değildi. Grev, örgütlenme hakkı, 8 saatlik işgünü kazanımları olmadığı gibi, bir-iki istisna dışında mücadele mirası da yoktu. İşçi sınıfının doğuşu, sosyal farklılaşmanın artmasının ve sınıf ayrışmasının bir göstergesi olmasıyla birlikte, kapitalizmin çarpık gelişmesinin, gerçek anlamda bir sınıf ayrışmasını doğurduğunu söylemek zordu.

Emekçilerle egemenler arasındaki fark, oturdukları bölgeler arasına duvar çekecek kadar kesin çizgilerle ifade edilebilirken, kendi içlerinde ayrışma net değildi. Sermaye birikimi, kültürü, hükmetme sanatı bakımından modern bir burjuvaziden bahsedilemezken, bu tip ülkelerdeki haramiler servetlerine göre sıralandığında, ilk sırayı işbirlikçi tekelci burjuvazi alıyordu.

Aynı belirsizlik emekçi sınıflar için de sözkonusuydu. Yazın köyünde hasadını kaldırıp, kışın çalışmak için kente gelen, ya da pamuk toplamak, tarlada çalışmak için, yılın belirli ayları toprağından kopan insanları, köylü ya da proleter olarak nitelemek de zordu. Olayın, işçilerin köylü özellikler taşıması gibi kültürel bir boyutu da vardı ki, bu, proletarya açısından belirsizliğin görünen bir başka yanıydı.

Küçük-burjuvazinin yaygınlığı, kapitalizmin geri ya da çarpık gelişimi, doğal gelişimin engellenmesi, her ülkenin ortak özellikleriydi. Konfeksiyoncular, mobilyacılar, tamirhaneler ve benzerlerinin oluşturduğu küçük sanayi, yeni-sömürge ülkelerin bir başka tipik görüntüsüydü.

Yeni-sömürgelerde rejimin sübabı olarak görülen küçük-burjuvazi ''her mahallede milyoner yaratma'', ''köşeyi dönme'' hayalleriyle beslenirken, oligarşi ile emekçiler arasında gerçek bir tampon görevi görüyordu.

Orta-burjuva kesimlere gelince; bunların bir kısmı tekellerle bütünleşti. Bir kısmı ise, tekellerle bütünleşemediklerinden, tekelci burjuvazi ile anti-tekel karakterde bir çelişkiyi yaşamaktadırlar.

Tarihe ''Paris Komünü'nün katili'' olarak geçen THİERS, ''... hem kendinin hem de senin durumunda bulunanların refahını, ancak zenginin elindeki fazla serveti almakla sağlayabilirsin diyen felsefenin değil, insanın bu dünyaya acı çekmeye geldiğini öğreten bu hayırlı felsefenin yayılması bakımından yalnız papazlar sınıfına güveniyorum'' diyordu. (G.POLİTZER, Felsefenin Temel İlkeleri, s. 14) Bir asır kadar sonra başta Vatikan olmak üzere, burjuvazinin evrensel bütün kurumları aynı uyuşturucu duaları mırıldanmaya devam ediyordu. Sınıf çatışmasının derinleştiği her yerde ''yabancı ideolojilerde çözüm aramayın'' diyen Papa vardı, yeni-sömürge halklarına düzen içerisinde çözüm aramaları öneriliyordu. Toplumsal olayları inceleyen, düşünen insan yerine, toplumsallıktan, politikadan uzak insanlar yaratılmak isteniyordu.

Afrikalıya misyonerler ''Beyaz Adam çalışmaz, o efendi olarak doğar'' demişlerdi yüzyıllarca. Bu yalan adeta kırbacı tamamlayan bir motifti. İflas eden ekonomileri, istikrarı yakalayamayan siyasal iktidarıyla krizi derinden yaşayan yeni-sömürgelerde egemenler, ''iyiye gidiyoruz'' umudunu sürekli canlı tutuyorlardı. Çare sokakta, sokağa dökülmekte değildi, çare düzen içinde aranmalıydı. Halkın yaşamına, bilincine nüfuz edilmeliydi, yarınından endişe duyan insan, bugünle yaşamalı, gününü kurtarmalıydı. Düzene duyulan tepki başka kanallara akıtılmalıydı.

Bunun için, demagoji ve yalanla, bilimden uzak düşüncelerle beslenmiş, rejimin sopası üzerine bina edilmiş kültürel bir yapı gerekliydi. Cuntalar, sıkıyönetimler, üniforma fobisi halkta yaratıldıkça, yeni-sömürgeciliğin istediği tek boyutlu insana yaklaşıldı. Açıkça, otoriteye kölece saygı duyan, boyun eğmeye hazır, düşünce üretmeyen, gelişmeye kapalı bir toplumdu istenen...

1945'lerde yeni-sömürge ülkelerde sinemaları işgal eden Hollywood filmleri, 1960'lar sonrasında uydularla, yaygın TV istasyonlarıyla evlerin içine girdi. Tıpkı yemek kültürünün değişmesi gibi, halkın yaşam alışkanlıkları, karşılıklı ilişkileri hatta hitapları değişti. Zenginlik hülyaları yaratılıyordu. Sahtekarlık övülüyordu. Kötüleri yenen, iyilerin temsilcisi gibi sunulan Rambolar, polisiye dizilerdeki Magnumlar, kapitalizmin çöküşünü eğlenceli ahlaksızlığıyla gözler önüne seren Dallaslar, toplumsal varlık olmaktan uzaklaşan bu insan tipini olumluyorlardı. Kapitalizmin en örnek tipleri, kendine ve topluma yabancılaşmış, sorumluluk duygusundan yoksun insanlardı.

Yeni-sömürgelerde büyük kentler, açık birer batakhane halini alırken, küçücük çocuklar fuhuşun turizm metası haline geliyordu. Daha da ileri gidenleri, 1908'de devrimin yenilgisinin hemen sonrasında Rusya'da gençliğe hayvanca, dizginsiz bir cinsel ilişki önerilmesi gibi, tam bir ahlaki çöküntüyü öneriyorlardı. Sadece önerilmiş olmakla da kalınmadı, Rusya'da o yıllarda Saninizm adıyla bilinen bu akım, yeni-sömürgelerde sürekli özendirilen bir akım haline getiriliyordu.

Bir de kadro sorunu var. Yani, ''düzene uygun kafalar'' gerekliydi ki, düzen sürebilsindi.

Bunu, kendisini Afrika'daki uygarlığın bekçisi sayan Güney Afrika'nın ırkçı iktidarı, resmi ideolojisi Apartheid'i topluma yönelik eğitime aynen aktararak yaparken, Şili faşizmi aynı politikayı, Latin ırkının dünya egemenliği üzerine kurulduğu demagojisiyle gerçekleştiriyordu. Uzay çağında Darwin'in yanlışlığının kanıtlanmaya çalışıldığı, gericiliğin karakter olduğu bir eğitim sistemi benimsenmişti. Yaşamda kullanılmayan fosilleşmiş bilgiler, topluma hizmet etmeyen çarpık eğitim sistemiyle veriliyordu. Emperyalizm, asıl olarak iki tip üniversite önerince üniversiteler sınıflandırıldı. Birinciler, Harward taklitlerinden kuruluydu; ikinciler bir zamanlar medreselerin, manastırların verdiği eğitimi verecek olan, bölgesel üniversitelerdi. Buralarda düzenin memurları, alt düzey kadroları yetiştirilecek, düzene uygun kafaların yetiştirilmesi önündeki her engel ''1402'' sayılı yasalar ve benzerleriyle tırpanlanacaktı. Emperyalizm araştıran, sorgulayan, neden ve niçin sorularına yanıt arayan bir sistemi asla istemiyordu.

İşkenceyi, baskıyı, haksızlığı kanıksamış, tepkisiz, duyarsız ve bencil, egosundan başka bir şey düşünmeyen, geleneklerini unutmuş kafalar türetildi. Gerçi, bunun yaratılması için yeni-sömürge egemenlerinin elinde fazla bir olanak yoktu. Tek olanakları vardı, o da şiddetti.

Özetle yeni-sömürgecilik, sömürgeleri sosyal-kültürel açıdan biçimlendirirken, esasta doğrudan insanın toplumsal varlık olma özelliğine de bir saldırıydı.

F- Emperyalizmin İçsel Olgu Haline Gelişi ve Oligarşik Diktatörlükler

Yeni-sömürgecilikle birlikte çarpık kapitalist gelişme, egernen sınıfların niteliği ve bileşiminde de kendine özgü değişmeler yarattı. Klasik sömürgelerde emperyalizmin gözde müttefikleri komprador burjuvazi ve feodal ağalardı. Ancak III.bunalım döneminde bunların yerini işbirlikçi tekelci burjuvazi, tefeci tüccarlar ve büyük toprak sahiplerinin en kodamanlarından oluşan oligarşiler aldı.

Oligarşi içinde emperyalizmin doğrudan ittifakı işbirlikçi tekelci burjuvaziydi. Gücünü doğrudan emperyalizmden alan bu sınıf, ülkenin emperyalizme bağımlılığı ölçüsünde oligarşi içindeki insiyatifi de elinde tutuyordu. Buna paralel olarak emperyalizm, yeni-sömürgelerde, doğrudan denetimi altında olmamasına karşın, bu ülkeleri altyapısından üstyapısına kadar, yarattığı bağımlılık ilişkisinin niteliğine bağlı olarak, yeniden şekillendirdi. Bu ülkeleri denetim altına alarak, eski sömürgecilik döneminde olduğu gibi dışsal bir olgu olmaktan çıkarak, içsel bir olgu haline geldi.

Böylece emperyalizm, yukarıdan aşağıya geliştirdiği çarpık kapitalist yapının niteliğine paralel olarak işbirlikçi sınıfların nezdinde, yeni-sömürgelerin ekonomisini ve pazarını kendi emperyalist ekonomisinin ve pazarının da bir parçası, uzantısı haline getirdi.

Bu gibi ülkelerde emperyalizmin en büyük handikapı, tek başına sömürüyü sahiplenememesi, bunu prekapitalist unsurlarla paylaşmasıydı. Gerçi bu unsurları zaman içinde evrimsel bir tasfiyeye uğratsa ve tefeci-tüccarlar, büyük toprak sahipleri ekonomik planda güç yitimine uğrayıp, dönüşseler de, bu durum onların sosyal ve siyasal hayatta etkinliklerini önemli ölçüde korumalarına engel olamıyordu. Kaldı ki, milli krizin ve sınıf çelişkilerinin derinliği nedeniyle, toplumsal mulialefetin sürekliliği ve buna bağlı ekonomik, siyasal ve sosyal istikrarsızlık, egemen sınıfları ister istemez birbirlerine muhtaç kılmaktaydı.

İşbirlikçi tekelci burjuvazi, iktidarı paylaştığı prekapitalist unsurlarla zorunlu ve çelişkili birlik kurmak durumundaydı. İnsiyatif kendisinde olmasına kendisindeydi; ama bu unsurların siyasal alandaki etkinliği, feodal ideolojik öğelerinin korunması nedeniyle, altyapıdaki cılız etkinliklerine oranla çok daha ileri düzeyde kendini hissettiriyordu. Buna rağmen emperyalizmin ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin, sömürü çıkarlarını sürdürmek, halk muhalefetini nötralize etmek için, üstyapıa bu gerici öğeleri korumaktan başka bir çareleri de yoktu.

En genelde tüm yeni-sömürgelerde hakim olan oligarşiler; üç aşağı beş yukarı aynı özellikleri göstermekle beraber, çeşitli ülkelerin tarihsel, kültürel, sosyal özelliklerine, kapitalizmin gelişme derecesine ve şekline göre kendine özgü biçimler de alabiliyordu. Örneğin, bazı Latin Amerika ülkelerinde sanayi burjuvazisinin çok güçsüz olması, latifundist'lerin esas gücü elinde bulundurması ve büyük toprakların özellikle yeni-sömürgeleşme sürecinde ortaya çıkan diktatörlerin elinde toplanması nedeniyle, değişik tipte aile oligarşileri olarak ortaya çıkabiliyorlardı.

Öte yandan yeni-sömürgelerde, ekonomik ve siyasal güçsüzlük, egemen sınıflar arası çelişkilerin yoğunluğu ve halk kitlelerinin düzene karşı memnuniyetsizliğinden kaynağını alan sürekli bir milli krizin yaşanması nedeniyle, düzenin kendi kendini idame ettirebilmesi, ancak, sömürge tipi faşizmle mümkündü. Oysa bu gibi ülkelerde rejimin adı çoğunlukla ''demokrasi''ydi, ''cumhuriyet''ti. Ancak, bu ''demokrasinin bekçisi'', gidişata dur demesi gerektiğine karar verdiğinde, hemen ''aktif savunma'' pozisyonu alıyor ve cunta planları kasalardan çıkartıIıp, tanklar kentlere doğru akmaya başlıyordu. Gerekçe her yerde aynıydı: ''siviller işi berbat etti'' üniformalıIar ''istemeye istemeye'' işbaşındaydı. Demokrasinin en önemli öğesi olarak gösterdikleri o ''millet iradesinin sembolü parlamento''nun kapısına kilit vuruluverilirdi. Bu gibi ülkelerde parlamentonun değeri de ancak bu kadardı.

Bu gibi durumlarda ''yıpranan siviller'' duruma göre ya siyasetten men edilir, ya da sürgün edilirlerdi. Buna rağmen demokrasicilik oynamaya kalkanlar ise, karanlık bir yerde aklı başına gelene kadar ''misafir'' edilirdi. Hepten ipin ucunu kaçırıp, kendini demokrasicilik oyununa kaptıranları da BUTTO'nun sonu beklemekteydi. Çünkü, emperyalizm, oyunu uzatmaya kalkanlar kim olursa olsun, isterse kendisinin en sadık adamları da olsa (genellikle öyle oluyordu) çekinmeden kurban ederdi.

Oligarşinin en küçük bir kıpırdanmaya dahi tahammülü yoktu ki, halk muhalefeti yükselmişken demokrasicilik oyununa tahammül gösterebilsin. Kitlelerin en küçük ekonomik demokratik kazanımını, bu doğrultudaki kıpırdanışını ve örgütlenmesini kaldıracak gücü yoktu. Bu nedenle halkın muhalefetini, kıpırdanışını katliamlara varan baskı ve zorla boğmak istemekteydi.

III-1970 SONRASI ULUSLARARASI KAPİTALİZMİN GELİŞMESİ VE EMPERYALİST BUNALIM

1-EMPERYALİZMİN BUNALIMI DERİNLEŞİYOR

II. Paylaşım Savaşı sonrasındaki ilk 20 yıl içinde kısmen istikrarlı bir gelişim gösteren emperyalizm, aynı döneme denk düşen bilimsel-teknik gelişimin de yardımıyla, tarihinin en büyük atılımını yaptı.

Teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişiyordu.

Sanayi devrimi burjuvaziye feodallerin kapalı ekonomilerini paramparça etme olanağı vermişti. Tek başına buhar makinasının sağladığı güç, kılıcın yüzlerce yılda yapabildiğini kısa zamanda yıkıp, enkaza çevirmekle kalmadı, yaşamın çehresini de değiştirdi. Burjuvazi sanayi devrimiyle, iktisadi yaşamı tümüyle kontrolüne aldı. 1950'lerdeki bilimsel teknik gelişimi, ''II. Sanayi Devrimi'' çığlıklarıyla karşılayan burjuva ideologlarının hayal kırıklığına uğramaları, çok zaman almayacaktı.

Burjuvaların, kendileri açısından bir muamma olan, ''II. Sanayi Devrimi'' dedikleri bu olayın, büyük bir atılıma neden olmamasını anlayamamışlardı.

''Ekonomide büyüme'', ''sosyal refah'' sözlerini ağzından düşürmeyen, işsizliğin, enflasyonun olmamasıyla, kısacası yaşam standardının güvenilmez yükselmesiyle kapitalizmin nimetlerini sıralayan emperyalizmin bu sözcüleri, 1970'lere doğru, bir kez daha yanıldıklarını anlamışlardı. ''Petrol bunalımı'', ''borsa krizi'' gibi adlar verilse de, emperyalizmin sürekli bunalımı gizlenemiyordu. 1960'lı yıllardan sonra, gözle görülür bir biçimde kapitalist ekonomiler duraksamış, çıkmaza girmeye başlamışlardı. STALİN'in deyimi ile yatakta olan kapitalizm dönem dönem komaya giriyordu. 1960'ların sonlarında ise emperyalizm, böyle bir koma halini yaşıyordu.

öyle ki emperyalistler, '70-80 arasında bir-iki yılla sınırlı, geçici bir rahatlama dönemi yaşamış olsalar da, 1980 sonrası bu mümkün olamıyordu.

1944'de Bretton-Woods'ta ABD'nin imparatorluğunu ilan ettiği para sistemi, ancak 1969'a kadar dayanabildi. NİXON, doların altınla değiştirilebilirliğine son verildiğini açıklarken, bir bakıma Amerikan imparatorluğu hegemonyasının ve doğallıkla tüm sistemin, ilk sarsıntı sinyalini de veriyordu. Çok geçmeden, önce 1973-74'te petrol bunalımı, sonra 1980-82 ile 1987'deki para-borsa krizleri, sistemi önemli ölçüde etkileyen sarsıntılar yarattı.

Son yıllarda bazı best-seller romanların konusu, Hong Kong ya da Newyork borsasında, hisse senetlerinin değerlerindeki düşüşle başlayan ama en son noktasına varmayan kriz senaryolarıydı. Aynı senaryoları, dünya çapında isim yapmış dergi ve gazetelerin sayfalarında da bulmak mümkündü. Tüm bunlar emperyalistlere, ''kara perşembe''lerin üstlerine çökebileceği endişesini yaşattı.

1979-80'de petrol fiyatları varil başına 40 doları aştığında da, 1987'de petrol fiyatları 15 dolar düzeyine indiğinde de, bunalımı derinleştirici etki yapmıştı. ''Şikago okulu'', ''Monetarist politika'' adlarıyla bilinen, burjuvazinin II. KEYNES olarak göklere çıkardığı FRİEDMAN'ın bunalıma çözüm reçetesi, tam aksi sonuçlar yaratınca, değeri şişirilmiş doların kontrolsüz düşüşü, borsa krizine yol açtı. 1982'de FRİEDMAN reçeteleriyle bunalımdan çıkıldığı kanısına varan, ancak, ertesi yıl daha derin bir krizle yüz yüze kalan emperyalistlerin umutları suya düştü. ABD ekonomisinin 1986'da iyileşmeler göstereceği üzerine yorum yapan burjuva ve ekonomistleri, ertesi yıl iyileşmeler üzerine kehanette bulunmaya dahi kalkışmadılar.

Emperyalizmin bunalımının derinleşmesi üzerine ileri sürülen görüşler, Marksistlerin ''soyut'' iddiaları değildi. Emperyalist ekonominin açmazları, açmazların neden olduğu sancıların yarattığı telaş ve ürküntü, artık birinci ağızlardan itiraf ediliyordu. Bunalımın yapısal niteliğini gizleyen, onu kendi dışında uç veren geçici aksamalar olarak gösterenlerin demagojik açıklamaları, işsizlik ve enflasyonu yaşayan kapitalist dünyada artık itibar görmüyordu.

''Refah'' toplumlarının popüler yöneticileri, sorunu tüm çıplaklığı ile sergileyerek tartışmaya açtılar: 1983'te F. Almanya Başbakanı Helmuth SCHMİDT: ''... şimdi, 1930'lardan bu yana görülmüşlerin en kötüsü olan, derin bir dünya ekonomik duraklaması (resesyon) içindeyiz'' (Dünya Sorunları Dizisi I. s. 187) diyor ve bunun 1980'lerin yıkımına varabileceği yolundaki kuşkularını dile getiriyordu. Dünya halklarının yakından tanıdığı H. KİSSİNGER ise, daha açık konuşuyordu: ''Eğer batı ülkelerinin halkı, demokratik hükümetlerin, ekonominin alınyazısını ellerinde tuttuklarına olan inançlarını yitirirlerse, bu ekonomik bunalım, batı demokrasisinin bunalımına dönüşebilir.'' (Dünya Sorunları Dizisi 1. s. 193)

Evet, sorun, ne salt petrol bunalımı, ne de dolar bunalımıydı, sorun sistemin kendisindeydi. İçte ve dışta kâr oranlarının düşüşü, kendini, bu biçimde açığa vuruyor, kriz tüm yönleriyle yadsınamayacak boyutlara ulaşıyordu.

Bilimsel ve teknik gelişmeyle sanayide otomasyon, robot kullanımı vb. sonucu, üretimin ve sermayenin alabildiğine yoğunlaşması ve merkezileşmesi, büyük oranda tekelleşmeye yol açarken, bu gelişmeler pazar sorununu arttırıyor ve kâr oranlarının düşme eğilimini güçlendirerek, bunlara karşı geliştirilen politikaları da hızla etkisizleştiriyordu.

Tek çare vardı. Sürekli kan kaybeden hastaya kan verilmesi kadar gerekli olan, yeni pazar alanları sağlanmalıydı. Oysa sosyalist ülke ekonomilerinin, emperyalizmle her alanda boy ölçüşebilecek kadar güçlenmiş olması bir yana, yeni anti-oligarşik, anti-emperyalist devrimler pazarı oldukça daraltıyordu. Pazar kazanmak şöyle dursun, her geçen yıl emperyalist sistemden bir parça, şöyle ya da böyle kopup gidiyordu. Emperyalizmin dertleri bunlarla bitmiyordu. ABD, Japonya'nın, kendi iç pazarında söz sahibi olmasına da tahammül edemiyordu. Ucuz işgücünün en üst düzeye çıkarıldığı, çalışma temposunun büyük avantajlar kazandırdığı Japonya, ucuz mallarıyla gerek ABD, gerek AET pazarlarını adeta istila etti. ABD, kısıtladığı kotalara, yasaklara rağmen, Japon mallarının akımını önleyemedi. Ancak, ABD dolarının düşmeye başladığı her anda, en büyük alıcılar Japon ve Alman merkez bankaları oldular.

İşsizlik, artan enflasyon, uluslararası ticaretteki dengesizlikler, emperyalizmin gün geçtikçe derinleşen bunalımının unsurları haline geldi. Krizi geçiştirmek için üretilen politikalar, nefes almayı da zorlaştırmakta, gece karanlığında bir havai fişek gösterisinin karanlığı aydınlatabildiği kadar, bunalıma çare olabilmektedir.

A-Rakamların Diliyle İmparatorluğun Çöküşü

Emperyalizmin krizinin giderek derinleşmesinin başta gelen sonuçlarından biri, ABD ekonomisindeki gerileme ve istikrarsızlaşmadır.

ABD ekonomisinin, doların saltanatının sona ermesiyle süregelen istikrarsızlığı, yüksek faizler, iflaslar, işsizlik, büyüme ve ticaret hızında düşüşler, üretim hacminde daralma vb. sonuçlar yaratmasıyla sürüyordu. Üç milyondan fazla insanın metrolarda, barakalarda yaşadığı, aşevlerinin önünde kuyrukların oluştuğu ABD'de, yaşam standartlarının düşmesi yanında ekonomiye ait rakamlar da olumsuz eğri çiziyordu.

1950'de ABD GSMH'sının dünya toplamına oranı %40 iken, bu oran 1980'de %20 civarına düştü.

Yine ABD tekellerinin kârları 1986'nın ikinci çeyreğinde %5 gibi bir düşüş gösterirken (7 Ağustos 1986 Cumhuriyet), sanayide kullanılmayan kapasite 1987'de %6'ydı. REAGAN yönetiminin %4 olarak öngördüğü 1986 yılı büyüme hızı, daha sonra %3.2 hedefine düşürülmesine karşın, gerçekleşen bunun da altındaydı. (9 Ağustos 1987 Cumhuriyet)

Bu rakamlar kesin bir bunalımın göstergeleriydi. Ve bu bunalım ABD ile sınırlı değildi. ''Ekonomic Impact'' dergisinin değerlendirmelerine göre emperyalist ülkelerin büyüme hızları 1960'lı yıllarda %5.7; 70'li yıllarda %3.6; 80'li yıllarda ise %2.2 idi. Yani belirgin bir düşüş sözkonusuydu.

Helmut SCHMİDT'in açıklamaları daha çarpıcı; Helmut SCHMİDT'e göre OECD ülkeleri için %3'lük bir büyüme hızına ulaşmak, büyük bir gelişme olacak ve bunalımdan çıkışla eşdeğer bir anlam ifade edecektir. Yine SCHMİTD'e göre dünya ticareti de 1980'de duraklama, 1981'den bu yana ise sürekli gerileme göstermekteydi.

B-ABD Geriliyor Rekabet Kızışıyor

Emperyalizmin bunalımının artışında önemli yeri olan rekabet, doğal olarak emperyalistler arası yeni dengelerin oluşumunu da zorlamaktadır. Kapitalizmin ''dengesiz ve sıçramalı gelişim yasası'', bir kez daha hükmünü verirken, rekabet bunalımı, bunalım rekabeti arttırıyordu.

ABD 1969'daki konumundan uzaklaşırken, bunalımın derinleşmesine paralel olarak da geriliyordu. Bugün sıçramalı bir gelişim gösteren F. Almanya ve Japonya, ABD'yi iyice köşeye sıkıştırmış durumdadırlar. Gelişmeler de bunu doğrulamaktadır. Dünya hegemonyasını ele geçirmek yolunda yoğun bir çatışmaya tutuşan emperyalistler, kendi iç pazarlarında bu kavganın en şiddetli biçimini veriyorlar.

Çatışmanın önemi ve boyutu hakkında, ABD Ticaret Bakanı Malcolm BADRİGE'nin ABD ile Japonya ilişkilerinin, Japon mallarının ABD'ye girişinin yasaklanması aşamasına gelmekte olduğu konusunda, Japon işadamlarını uyarmış olması bir fikir verecektir.

Bugün ABD'nin biçimsel önlemlerle konumunu koruma çabası sonuç vermemektedir. ABD'nin, tekrar dünya üzerindeki ekonomik hegemonyasını pekiştirmek için yürüttüğü, yüksek faiz ve doların değerini yüksek tutma politikası, hiç de istenmeyen sonuçlar yaratmış, ABD iç pazarının diğer emperyalist ülke (özellikle Japonya) metalarının işgaline uğraması sonucunu doğurmuştur. ABD'nin iç pazarını denetlemek için oluşturduğu koruma önlemleri (gümrük kotaları vb.) de etkili olamamıştır. Çatışma, sonuçta, ABD ile Japonya arasında diplomatik sorunlar yaratmaya kadar varmış, Amerikan tekellerinin yayın organlarında, ''çekik gözlü istila'' başlıkları atılmıştır. Resmen ordu kuramayan Japonya'nın başbakanı, Amerika'nın Pasifik'teki siyasi, askeri egemenliğine bağlılığını vurgularken, ülkesini Sovyetler karşısında dev bir uçak gemisine benzetecek kadar ileri gitmişti. Ama tüm bunlar Amerikan sermayesinin Japonya'dan duyduğu ürküntüyü hafifletmeye yetmedi.

ABD ile, Japonya ve F. Almanya arasındaki rekabet ve ABD'nin gün geçtikçe pazar payının daralması, yeni-sömürge pazarları da içine almaktadır. Zaten tersini düşünmek, pazar kavgalarını emperyalist iç pazarlarla sınırlamak eşyanın doğasına aykırıdır. Emperyalistlerin kendilerini en güçlü hissettikleri iç pazarlardaki kavga, yeni-sömürge pazarlarındaki kavganın bir devamı, onun boyutlanması olarak algılanmalıdır.

Yeni-sömürge pazarlarındaki rekabeti somutlamak açısından, Japonya sermayesinin yeni-sömürge ülkelerdeki hareketini izlemek yeterli olacak.

Japonya'nın denizaşırı olarak adlandırılan yeni-sömürge ülkelerdeki doğrudan yatırımları; milyar dolar olarak, 1979'da ortalama 3 iken, bu tarihten sonra sürekli artmış, 1981'de 8.9; 1983'de 8.1; 1984'te ise 10.1'e sıçramıştır. Günümüzde özellikle Asya ülkeleri (G.Kore, Singapur, Endonezya, Hong Kong) üzerinde kıran kırana bir kapışma sözkonusudur. (Rakamlar, Cumhuriyet, 24 Mayıs 1986)

ABD'nin belirgin gerilemesi ve buna karşın Japonya ve F. Almanya'nın gelişme göstermesi, bunalımın bu ülkelerde etkisinin azlığını göstermez. Üretim verimliliğini, her türden eskimiş geleneklerin kullanılmasıyla, ''patrona hizmette kusur göstermemeye'' özen gösterilmesiyle, milyonlarca işçi ailesinin, evden çok iş yurtlarına benzeyen yapılarda barındırılmasıyla, sendikaların gangster yöntemleriyle birer para kaynağı durumuna getirilmesiyle ''Japon mucizesi'', toplumsal rahatsızlığın bilinen tüm işaretlerini vermektedir. Birbiri ardına fabrikaların kapandığı, bir zamanlar bando-mızıka törenleriyle karşıladıkları yabancı işçilerin, bugün işsizliğe çare olsun diye geri gönderildiği Almanya'da da durum hiç de iç açıcı değildir.

C-Aç Kurtların Dayanışması ya da Kurtlar Sofrasındaki Dayanışma

Emperyalistler arası entegrasyon, dün olduğu gibi bugün de kendini dayatmaktadır. Bütün çelişkilerine karşın ''birbirimize sıkı sıkıya tutunalım, yoksa hepimizi teker teker yutacaklar'' diyor emperyalizmin temsilcileri. Gerçekten de emperyalizmin bugünkü somut durumu budur.

Emperyalizmin bunalımını irdeleyen ve çözümler öneren bütün emperyalist yönetici ve uzmanlar, bu noktada birleşiyorlar. Bir kez daha eski Alman Başbakanı SCHMİD'e başvurmayı yararlı buluyoruz. Görülecektir ki, çözüm daha fazla entegrasyon olarak önerilmektedir.

''... Hiçbir zaman işbirliği bugünkü kadar gerekli olmamıştı. (...) Dünya ekonomisinin de oyunun kuralları ve rol bölüşümü üzerinde, ortak görüş birliğine varılmazsa yaşanamaz.

''Batı'nın özgür ve egemen devletleri arasında, önderlik, ister siyasal, ister askersel, isterse ekonomik alanda olsun, yalnızca yönerge ve buyruklar vermek olamaz. Bunun tartışma, soru ve yanıt, yeni sorular ve yeni yanıtlar yöntemine dayanması gerek. 'Al gülüm ver gülüm' ilkesine dayanması gerek.'' (Dünya Sorunları Dizisi 1, 1985, s. 212) (abç)

Sorun çok açıktır; bunalımı entegrasyonla aşabilmek.

Emperyalistler arası entegrasyonun bir boyutu da ''yeni uluslararası işbölümü''dür. Bugün emperyalist ekonomi uzmanlarının büyük umutlar besledikleri Çok Uluslu Şirketlerin (ÇUŞ), aslında yüklenilen anlam ve işlevlerini yeterince yerine getirip getirmediği tartışılır bir konudur. Evet, pazar sorunlarına, sermayenin kendini yeniden üretme sorunlarına ve kâr oranlarının düşme eğilimine karşı bir çıkış yolu olarak ÇUŞ'ların ne yapacağını süreç gösterecek. Fakat bu, ne burjuva iktisatçılarının ona yüklemeye çalıştıkları rekabeti ortadan kaldırıcı yeteneğe sahiptir, ne de sermayenin giderek tek bir merkezde birleştirilmesi gibi ultra bir özelliğe...

ÇUŞ'lar ortak yatırımlarla pazarı paylaşma işlevini görmektedir.

Emperyalistler arası entegrasyonun günümüzdeki en son örneğini, dolar üzerinde anlaşma çabaları sergiliyor. Çözüm daha sıkı entegrasyon politikalarında aranıyor. Fakat bunun da kendi içinde yarattığı sorunlar bir türlü bitmiyor. Buna rağmen emperyalizm bu yöntemi sürdürmek zorundadır. ÇUŞ vb. gelişmeler emperyalist entegrasyonda yeni bir biçim yaratmaya henüz aday değildir. Ve emperyalistler arası ilişkiler, ''Yediler''in masasında ameliyata yatırılmaya devam edecektir.

D-''Hür Dünya''dan Bir Görüntü: İmaretler Önünde Kuyruklar

Derinleşen emperyalist bunalımın yarattığı sonuçlardan en önemlisi, emperyalist ülkelerdeki göreceli sosyal refahın yerini, giderek mutlaklaşan yoksullaşmaya bırakması ve emperyalistlerin demagoji malzemesi olan, ''sosyal refah devleti'' politikalarının terkedilmesidir.

Bu durum, ''Yediler''in Ottawa Zirvesi'nde şöyle dile getirilmekteydi: ''Kamu harcamalarının sınırlandırılması, vergiler ve işsizlik (...) seçmenlerin daha bir süre ekonomik büyüme ve refah artışı beklentisine girmeyecek şekilde eğitilmesi ve sancılı bir ekonomik adaptasyon dönemine hazırlanması'' yani sosyal refah politikasının terkedilmesi.

Bu politikanın özü, sosyal harcamaların (konut, eğitim, sağlık vb. alanlardaki) kısılması, ağır vergiler vb.dir.

Emperyalizmin bunalımdan çıkış için uyguladığı politikalar, sosyal dengeleri sarsmış durumdadır. Amerikan orta sınıfları olarak bilinen ve her başkan adayının, desteğini öncelikle almak istediği kesimler daralırken, metro insanları, dilenenler, kimsesiz çocuklar milyonlarla ifade edilmekte, emperyalist ülkelerin alışılmış görüntüleri bunlar olmaktadır. Dünyada en çok suç işlenen ülkeler, başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerdir. New York, Londra caddeleri, sokakları adeta birer kriminal laboratuvardır. Dünyanın en cahil insanlarının yaşadığı ABD ve diğer emperyalist metropollerde, toplumsal sınıflar arasındaki dengesizlik artmakta, çok yönlü bir sosyal çürüme yaşanmaktadır.

Bunalımın yarattığı ilk sonuçlardan biri de işsizliktir. Gerek kârlılığı artırmak için üretimde otomasyon ve robot kullanımı, gerekse yoğun rekabet ve pazar darlığının yol açtığı iflaslar sonucu, yoğun bir işsizler kitlesi oluşmaktadır. Örneğin F. Almanya'da işsizlik 1986'da %8.6, ABD'de işsizlik 1986'da %7.3 oranındadır. Emperyalist ülkelerde 1982 istatistiklerine göre, çalışan nüfusun %8.9'u işsizdir. Ve bu oran giderek de artmaktadır. Son yıllarda ise %10'ları aşarak, emperyalist ülkelerde 1929 bunalımından sonra varılan en yüksek oran olmuştur.

Bunalımın ortaya çıkardığı ikinci sonuç ise, gelir dağılımındaki dengesizliktir. Birkaç rakamla örneklersek, bir ABD'li ailenin ortalama alım gücü, 1976'ya göre 1980'de %8.5 düşmüştür. ABD tekellerinin sesi olan The Wall Street Journal, 1963 ve 1983 istatistiklerine dayanarak yayınladığı bir incelemede, ABD'nin en güçlü kesimini oluşturan, servetleri 2.5 milyar dolar ve üstünde olan nüfusun %0.5'lik kesiminin, zenginlikler içindeki payının %25'ten %35'e çıktığı, diğer tüm kesimlerin ise gerilediği saptanıyor. (Cumhuriyet, 21 Ağustos 1986)

Emperyalist ülkelerde krizin en çok etkilediği sınıflar ve katmanlar, proletarya ve orta sınıflar olurken, gelir dağılımındaki dengesizlik de artmıştır. Örneğin, ABD'de orta sınıfların 1970'te ulusal gelirden aldıkları pay %46 iken, 1985'te %39'a düşmüştür. Öte yandan emperyalist bunalımdan en çok etkilenen kesimin ise, proletarya olduğu açıktır. ABD'de 1967-80 dönemi ortalama işçi ücretlerindeki reel artış %0'dır. Bu düşüşün gün geçtikçe de boyutlandığı tartışma götürmez bir gerçektir. (Cumhuriyet, Mart 1986)

Hemen hemen bütün emperyalist ülkelerde görülen bir özellik de, kamu harcamalarının kısılmasıdır. Bir eğilimi belirtmesi açısından örnek verirsek; Belçika'da kamu harcamalarında, 1986 yılında 4.4 milyar dolarlık bir kısıntı yapılmıştır. Bu kısıntı askeri harcamaların katlamalı bir şekilde arttığı ABD ve diğer emperyalist ülkelerle karşılaştırılmayacak kadar düşüktür.

Bu verilerin ortaya çıkardığı gerçek şudur; emperyalist bunalım iç pazarda daha yoğun bir sömürüyü gündeme getirmiş, emperyalist ülkelerde sosyal farklılaşma artmış, işsizlik, yoksulluk ve iflaslar önemli sosyo-ekonomik sorunlar ortaya çıkarmıştır.

E-Sınıf Çelişkileri ve Politik Gericileşme Artıyor

Savaş sonrasında ''refah'' koşulları giderek gerileyince, başta proletarya olmak üzere, tüm tekel dışı kesimler, bozulan sosyo-ekonomik durumlarına duydukları tepkilerini, politik hareketliliğe dönüştürdüler. Ekonomik bunalım ve bunun sonucu ortaya çıkan sosyal çelişkiler, ister istemez beraberinde çatışmayı da getirmektedir.

Fransa'da 1968 işçi-öğrenci olayları emperyalist bunalımın derinleşmesinin sosyal-siyasal alandaki ilk yansıması oldu.

Burjuvazi, 1968'de gelişen bu krizi Fransa'da rejim restorasyonu ile atlattı atlatmasına ama, toplumsal çatışmanın yaşanmadığı iddia edilen emperyalist ülkelerde, kaynaşmanın bir anda açığa çıkması, burjuvaziyi son derece telaşlandırdı. Ve bu telaş, onu bugün bile 68'in başkaldırı ruhuna doğrudan saldırmaya götürdü.

Başlıca amacına ulaşamayan her toplumsal kabarmanın kaderi, '68 olaylarını da bekliyordu. Başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi sınıfların sosyal ve siyasal hareketliliklerinde gözlenen duraklama, yerini, 1975'lerden başlayarak tekrar yükselen bir çatışma sürecine bıraktı.

Avrupa komünist partilerinin çoğunun devrim yolunu terk edip, ''tarihsel uzlaşma'' sloganıyla inkarcı yolu seçmeleri, gelişen kitle hareketlerine önderlik yeteneğinden yoksun olmaları sonucu, ''alternatif hareketler'', bilinen anarşizm özlü eğilimler güç kazandı. Bunalımın çözümünü sınıf çatışması dışında arayan düzen içi alternatif hareketler; Yeşiller, Çevre Korumacılar, Barış Hareketi biçiminde yığınsal örgütlülüklere kavuştular.

Demokratik içerik taşıyan bu gruplaşmaların yanı sıra, işçi sınıfının ekonomik-demokratik amaçlı eylemleri, özellikle 1980 sonrası yoğunluk kazanmıştır.

1980'li yıllarda; Alman işçi sınıfının siyasal mesajlar taşıyan ve anti-kapitalist gösterilere dönüşen, haftalık çalışma süresinin 35 saate indirilmesi talepli grevleri; İngiliz kömür madeni işçilerinin THATCHER hükümetiyle hesaplaşması biçiminde gelişen ve liman işçileri başta olmak üzere diğer kesimlere de yayılan grevleri; Fransa'da çiftçilerin hemen her yıl gündeme gelen ve yolların kapatılmasıyla adını duyuran direnişleri, yine Fransa'da 1968 olaylarını anımsatan, paralı öğrenime ve öğrencilerin demokratik haklarına kısıtlama getiren yasaya karşı yükselen kitlesel gösteriler, demiryolu grevleri; yığınların demokratik enerjisinin en geri olduğu ABD'de dahi, son derece hızla büyüyen anti-militarist, barışçıl eylemlilik vb. vb. yaşandı. Metropollerdeki bu gelişmelerin, sınıf çelişkilerinin derinleşmesi sonucu patlak verdiği, bizzat hareketlerin taleplerinden ortaya çıktı.

''Sosyal refah'' döneminin kapanması ve buna paralel olarak derinleşen sınıf çelişkilerinin siyasal pratiğe yansımaları, bir milli kriz yaratacak boyuta ulaşmamış olsa da, bunun belirtilerini taşıdığını göstermektedir. ''Marks'ın proletaryası artık yok'', ''devrime elveda'' demagojileri, Almanya, İngiltere ve Fransa'daki grev dalgaları ile, gücünü ve öncü fonksiyonunu bir kez daha kanıtlayan proletarya karşısında yerle bir oldu. Avrupa proletaryası kendisini iktidar için mevzilendirecek ihtilalci bir partinin önderliğinde, devrim yangınına dönüşecek potansiyeli taşıdığı her dönem olduğu gibi bugün de göstermektedir.

Tehlikenin farkında olan burjuvazi, bunalımın derinleşmesine koşut olarak siyasal gericiliğini ister istemez dayatacaktır.

Çünkü halk kitlelerinin ekonomik ve demokratik istemlerinin karşılanamadığı ve daha fazla sömürünün gerektiği koşullarda, burjuva demokrasisi kendileri için tehlikeli olacaktır.

Başta küçük-burjuvazi olmak üzere, halk kitlelerinin, sömürü ve istila politikalarına yedeklenmeye çalışılması, tüm toplumun ekonomik ve sosyal enerjisinin emperyalist burjuvaziye aktarılması, burjuva demokrasisi koşullarında gerçekleştirilemez. Siyasal gericilik en yetkin örneğini 1933 Ocak'ında vermişti.

Türkiyelilerin yoğun olarak yaşadığı Berlin, Münih gibi Alman kentlerinde, duvarlardaki ''Türken Raus'' yazıları, çoğalan serseri faşist çetelerin saldırı nidaları olduğunda, Avrupalılar 1920-30'lu yıllardaki Yahudi aleyhtarı sloganları hatırladılar. Yabancı düşmanlığı Fransa'ya, İngiltere'ye ve diğer ülkelere bir bulaşıcı hastalık gibi yayıldı. Bunalımın en üst boyuta çıktığı, '80 sonrası emperyalist ülkelerde başgösteren ve bizzat iktidarlarca beslenen yabancı düşmanlığı, adeta 1930'ların tekrarı niteliğindeydi. Faşizm, Yahudi düşmanlığını derinleşen sosyal krizin nedenlerini gizlemek ve böylece düzene yönelecek tepkileri suni hedeflere yönelterek, yedeklemek amacıyla kullandı. Yabancı düşmanlığı yine aynı amaçla kullanılıp, taşlı-sopalı faşist çeteler can almaya başlayınca, burjuva reformistlerinin de tepkilerini alıyor, anti-faşist bilinç 50 yıl sonra tekrar canlanıyordu.

Fransa'da, Cezayir yurtseverlerine işkence yapmış olmakla nam salan LE PEN'in başında bulunduğu faşist ''Ulusal Cephe''nin, seçimlerde %10'lara tırmanan bir oy yüzdesi tutturması en somut örnektir. Keza Almanya'da daha şimdiden Neo-Faşistler, gelişen toplumsal muhalefeti susturmaya çabalayan terör odakları konumundadırlar. Komünistlerin kamu kuruluşlarında çalıştırılmasının yasak olduğu Almanya'da faşistler, spor kulüpleri adı altında açıktan açığa silahlı eğitim görmektedirler.

Ancak siyasal gericilik asıl boyutunu, iktidarların demokratik hak ve istemlere saldırısında gösteriyor. Fransa'da öğrenci gösterilerinde polis saldırısı can alıyor. İngiliz madencileri polisin coplu, silahlı saldırısına uğruyorken, THATCHER hükümeti işçi haklarını kısıtlayan yeni yasaları parlamentodan geçirmeye çalışıyordu. Belçika hükümeti hepsinden daha atak çıktı, halkı sıkıyönetimle tehdit ediyordu. Barışçıl gösteriler çoğunlukla kanla sonuçlanmaya başlanmıştı artık. İşçi sınıfı ve diğer emekçi kesimlerin demokratik istemlerini kollama ve geliştirme çabası önünde bir saldırı barikatının oluşturulmaya çalışıldığı ortaya çıktı.

Burjuvazi 1970'lerde, Avrupa'da sosyal-demokrat tandanslı hükümetleri ve ABD'de CARTER'la somutlanan demokrasi havariliğini desteklemişti. Ne var ki bunalımın siyasi gericiliği gerektirmesi, burjuvaziyi otoriter, gerici eğilimdeki hükümetleri işbaşına getirmeye ve hızla ''reformist'' iktidarları tasfiyeye yöneltti. ''Şahin'', ''demir'' lakaplı başkanların, başbakanların liderliğindeki hükümetler, dünya çapındaki silahlanmanın ve devlet terörünün başını çekerken, bir yandan da ödün vermez bir tutumla emekçilerin istemlerine sırt çeviriyorlardı.

Kuşkusuz, bunalımın alacağı boyutlarla orantılı olarak, gelişecek siyasal gericilik, emekçilerin göstereceği tepkinin şiddetine göre biçimlenecektir. Babiyar'lara, Auschwitz'lere, Cramatoryum'lara, yeni bir siyasal gericilik kasırgasına, demokrasi bilincinin gelişmişliği, demokratik güçlerin örgütlülüğü izin vermeyecektir. Unutulmasın ki, anti-faşist mücadele tarihi, en geniş yığınların halk cepheleri, vatan cepheleriyle faşizme geçit vermediği ve yıktığı mücadele mirasıyla doludur.

2-İMPARATOR VE VASSALLARI ARASINDAKİ İLİŞKİ

Geçmişte klasik sömürgeciliğin başına gelenlerin bugün, yeni-sömürgeciliğin başına geldiğini söyleyebiliriz. Yeni-sömürgecilik politikalarının çıkmaza girdiğini, her bir ülkede iflas etmeye başladığını, bugün hiç kimse yadsıyamaz.

Yeni-sömürgeciliğin tıkanma sürecine girmesinin başlıca nedenlerini belirlerken, emperyalist-kapitalist sistemin derinleşen krizini, yeni-sömürge ülkelerde yoksullaşma ve iç pazarın tıkanmasını, 1974-80 sürecinde yaşanan devrimci dalgayı, dinmeyen sosyal-siyasal çalkantıları saymak gerekir.

A-''Tefeci'' Emperyalistler

Gerek yeni-sömürge ülkelerin iç pazarlarının tıkanması, gerekse devrim rüzgarlarının sermaye için bu alanları güvenilmez hale getirmesi, yeni-sömürgelerde emperyalist sermayenin doğrudan üretime yönelik yatırımlardan kaçmasına neden olmaktadır.

1970 sonrası ortaya çıkan gelişmeler, yeni-sömürgecilik sistemi açısından hiç de iç açıcı değildir. Önceleri olağanüstü elverişli koşulları, serbest bölgeleriyle yeni-sömürge ülkelerde üretime yönelik yatırımlara ağırlık veren emperyalistler, 1970'lerden sonra bunun yerine borç olarak yeni-sömürgelere akmaya ağırlık vermişlerdir. Yeni-sömürgeler 'güvenilirlik vasıfları'nı yitirince, uluslararası sermayenin metropollerdeki yatırımları ve ticareti artış göstermiş, özellikle 70'ler sonrası üst boyutlara çıkmıştır. Örneğin 1946'da ABD'nin ülke dışına yaptığı, doğrudan sermaye yatırımlarının %43'ü Latin Amerika, %19'u ise Batı Avrupa ülkelerindeyken, 1970'lerin ortalarında bu oran tersine dönmüş, Latin Amerika'daki yatırımlar %17'ye düşmüş, Batı Avrupa'daki ise %37 yükselmiştir.

Emperyalist sermaye bir zamanlar demiryolu kumpanyalarının yarı-sömürgelerde kopardıkları ayrıcalıkların da üstünde olağanüstü teşviklere, ayrıcalıklara sahiptir. Ülke sınırları içinde ''yargılamaya yetkili olmak'' dışında, her türden ayrıcalık, kolaylıklar ve teşvik imtiyazları tanınmış olmasına rağmen, yeni-sömürgelere emperyalist kuruluşlarca dayatılan devalüasyonlar, sömürüyü ve bağımlılığı ileri düzeyde artırmakla kalmamakta, ekonomik büyümeyi engellemekte ve hatta mevcut üretimi sürdürmeyi tehlikeye sokmaktadır. Bu sömürünün parolası ''her şey borç almak ve ödemek için''dir. Uluslararası bankaların, borçlarını gözetmek için açtığı şubelerle dolan yeni-sömürgeler, borç faizini ödeyemez durumdadırlar. Borç kıskacındaki bu ülkelerin durumu, tıpkı Çinlilerin balık avlamada kullandığı ördeklerin durumuna benziyor. Sürekli aç bırakılan avcı ördek, yakaladığı balıkları boğazındaki kıskaç nedeniyle yutamamakta, sahibi için durmaksızın balık tutmaktadır. Yeni-sömürgelerin boğazındaki kıskaç bugün borçlardır. Ve emperyalizm kıskaca takılan zenginliğe doymak bilmez.

Borç ödemek için halkın boğazına sarılan, cebine el atan sistem, doğal olarak tüketimi kıstığından, bunun üretim üzerindeki etkisi ağır bir çıkmaz olur. Nitekim, yeni-sömürge ülkelerde 70'lerin ilk yarısında yaklaşık %5-6 olan büyüme hızı, ikinci yarısından itibaren sürekli azalarak, 1979'da %4.8, 1980'de %2.8, 1981'de %1 olarak gerçekleşmiş ve son yıllarda sıfırın altına kadar düşmüştür.

B-Ekonomilerin Önlenemeyen Çöküşü

1980'lerde yeni-sömürge ülkelerin istisnasız tamamında enflasyon oranı iki rakamlı, ya da üç rakamlıdır. Yine yeni-sömürge ülkelerin başlıca ihraç maddeleri olan gıda ürünleri ve hammaddelerin, 1982 IMF verilerine göre dünya ticaretindeki hacmi, %15-20 arasında gerilemiştir. Artık, 1950-60'ların çarpık kapitalist gelişimine bakılarak ''artan üretimden'' ve ''ikibinlerde Japonya'nın seviyesine ulaşma'' demagojilerinden söz edilemiyor. Zira, yeni-sömürgelerde üretimin gelişimindeki düşüş, sürekli mali istikrarsızlık, enerji bunalımı, bu ülkeleri dünyanın açlık bölgeleri haline getirmiş, tüm bunların sonucu olarak gündeme gelen siyasal çalkantılar, bugünün yeni-sömürge gerçeğini, en yalın haliyle gözler önüne sermiştir.

Gelişmeler, yeni-sömürge ülkelerin egemen sınıflarıyla, emperyalizm arasındaki ilişkilerde de kendini gösteriyor. Her yönüyle bağımlılığın artması, artık-değerin daha çok emperyalist merkezlere doğru akması, yeni-sömürge ülkelerdeki egemen sınıflarla emperyalizm arasındaki çelişkileri artırarak, ilişkilerde bunalıma neden olmaktadır. Yeni-sömürge ülke egemen sınıfları, emperyalizm olmadan yaşayamamakta, ancak sömürü paylarının sürekli azalması ve emekçi sınıfların mücadelesinin yarattığı iç tehlikelerin, varlıklarını tehdit etmesinden dolayı huzursuzlar.

70'li yıllara kadar, çarpık da olsa, kapitalizmin gelişmesiyle, iç pazarın yukarıdan aşağıya genişletilmesi ve üretken sermaye yatırımları, işbirlikçi egemen sınıflara az çok bir sömürü payı bırakıyordu. Ancak sonraki yıllarda üretimdeki tıkanmaya karşın, emperyalizm lehine artan sömürü ve özellikle dış borçların ağır yükü, işbirlikçi sınıfların sömürü payını alabildiğine kısmış, emekçi halkın dayanma gücü son sınırına varmış, sosyal patlamalar emperyalizm için eşikteki tehlike haline gelmiştir.

İşbirlikçiler, efendilerine ''biz batarsak siz de batarsınız'' çığlıkları arasında, sömürüden daha çok pay istemenin mesajlarını iletiyorlar. Bağlantısız ülkelerin inisiyatifiyle başlatılan Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen Programı'nın yeni-sömürge ülke egemenlerinden destek bulması, birtakım yeni-sömürgelerin blöf de olsa borçları ödememe tavrını geliştirmesi, emperyalizmin NORİEGA örneğinde görüldüğü gibi, siyasal ve ekonomik yönlendirmede karşılaştığı zorluklar, vb. kaynağını bunalımın işbirlikçilerle efendiler arasında yarattığı çelişkilerden almaktadır.

Ancak, emperyalizmin, yeni-sömürgeciliğin bunalımını kendi bunalımına bağlı olarak ele alıp çözüm üretmekten başka çaresi yoktur. Fakat kendi bunalımını aşması, yeni-sömürgeciliğin bunalımının daha da derinleşmesini getirmektedir. Bu nedenle yeni-sömürgeciliği yeniden üretirken, işbirlikçilerinin sömürü payını daha çok kısma yöntemlerini esas almak zorundadır. Dolayısıyla halkımız için gerçek çözüm emperyalizm ve oligarşiden kurtulmaktan geçiyor.

C-İflas Eden ''Güney Kore Modeli''

Emperyalizmin, 60'lı yılların yarısından bu yana, yeni-sömürgeciliği kendi içinde yeniden üretmek için ortaya attığı formül, ''ithal ikameciliğe son, serbest ticaret'', ''ihracata yönelik sanayileşme'' ve ''uluslararası yeni işbölümü'' başlıklarıyla ifade edilmektedir.

Şatafatlı propagandalarla yeni-sömürge ülkeleri bir çırpıda düzlüğe çıkaracak ve sanayi ülkesi haline getirecek büyük politika değişikliği olarak sunulan, uygulandığı ülkelerde, ''mucizeler'' yarattığı iddia edilen, Financial Time'de yılın adamı seçilen ''Harika Adam''larca yönetilen bu değişiklikler, ne yeni-sömürgeciliğin çıkmazlarını giderdi ne de sistemde köklü değişiklikler yarattı. Tam aksine yeni-sömürgeciliğin bunalımı daha da derinleşti. Gelişme hızının durduğu yeni-sömürgelerde ihracata yönelik sanayileşmeye ve dev emperyalist tekellerle rekabet etme gücüne ulaşılacağına, aklını kaçırmamış hiç kimsenin inanması mümkün değildir. Bu ancak Çok Uluslu Şirketlerin yeni-sömürgelerde, ülke ekonomileriyle hiçbir bağı olmayan şirketler kurması çerçevesinde bir anlam kazanmaktadır.

Esasen ortada ne ''yeni uluslararası işbölümü'' vardı, ne de ''ihracata yönelik sanayileşme''. Çok Uluslu Şirketlerin amacı, yeni-sömürgelerdeki doğal kaynaklardan, serbest üretim bölgelerinde birer köle emeğine dönüştürülen ucuz işgücünden yararlanmaktı. Olayın özünde, üretim sürecinin bölünmesine dayanan, birtakım üretim metalarının üretimini parçalara ayırarak değişik ülkelerde üretme ve bir merkezde birleştirme biçiminde şekillenen teknik gelişmenin yeni-sömürgeciliğe yansıyışı vardır. Bu sanayinin yeni-sömürge ülke sanayisiyle olan bağlantısı, ürünlerin üzerindeki ''Made in Corea'' ya da ''Made in Singapur'' diye başlayan yazılarla sınırlıdır.

Yeni-sömürge ülkeler, ne yeni-sömürge olma gerçeğini, ne de azgelişmişliğini yitirmeden, bir çeşit yabancı ihracatçı görünümüne bürünmektedir. 80'li yıllarda post ve deri ayrı tutulursa azgelişmiş ülkelerin dışsatımlarının büyük çoğunluğunu meydana getiren 18 metanın pazarlanması üzerinden ÇUŞ'ların %50-60, bu ürünler içinde 11'inin ise %85-95 denetimi olduğu düşünülürse bu gerçek daha iyi anlaşılacaktır. (CASTRO, age, s. 67)

Emperyalizmin, yeni-sömürgeciliğin tıkanıklığına çare olarak öne sürdüğü, bu ülkeleri emperyalist tekellerin ''dışsatış platformu'' haline getiren işte böylesine bir ihracata yönelik sanayileşmedir.

''İhracata yönelik sanayileşme'' safsatası emperyalizm için ucuz, halk için pahalı bir ülke yaratmak, işgücünü ucuzlatmak ve bollaştırmak, ihracatı artırma adı altında tarım ve emek yoğun sanayi ürünlerini yok pahasına satmak, temel ihtiyaç maddelerine aşırı zamlar yapmak ve vergi tahsildarına tam mesai yaptırmaktan başka bir anlama gelmez. Emperyalizm kendi ülkesinin esenliği için, ne pahasına olursa olsun verdiklerini geri almak istemektedir. Londra'da emekçilerin oturduğu East End bölgesinin kurtuluşunu sömürgecilikte gören Cecil RHODES'in yöntemleri bugün de geçerlidir. Bu nedenle, ''kemerleri sıkma'' adı altında, halk aç bırakılmakta, ülkede para edecek ne varsa satılığa çıkarılmakta, IMF reçeteleri dayatılmaktadır.

1975'lerden bu yana tüm yeni-sömürgelere dayatılan IMF reçeteleri az çok değişiklikle şu unsurları içerir: Devalüasyon, ''sıkı para politikası'', dış alım kısıtlamalarının kaldırılması, iç tüketimin kısıtlanması, yabancı sermayeyi teşvikler vb. Sonuç daha fazla bunalım, daha fazla borçlanma, daha fazla yoksullaşmadır. ''Mucize''nin bedelidir bunlar. Brezilya, Meksika, Zaire, Filipinler ve bir dizi yeni-sömürge ülkede, ''mucize'' yerini hüsrana bırakırken ekonomiler birer birer iflas ediyorlardı. Ekonomik çöküntünün yanı başında ''istikrarsızlık'', ''rejim bunalımı'' yürümektedir. Bu modelin uygulandığı her ülke, anti-ABD'ci görünümde anti-emperyalist akımların yoğunlaşmasına sahne olmaktadır.

3-EMPERYALİZMİN SAVAŞ SİLAHLANMA SÖMÜRÜ POLİTİKASI

A- Namlulara Hizmet Eden Ekonomi Saldırganlığı Körüklüyor

Emperyalizmin bugün ideolojik, diplomatik, siyasi ve yer yer askeri alanda sürdürdüğü çok yönlü ve organize saldırıları, hiçbir sınır ve meşruiyet tanımıyor. Uluslararası hukuk normlarını tereddütsüzce çiğniyor. REAGAN yönetimi, Temsilciler Meclisi ve Senato'da onaylamadığı halde, CIA'nın örtülü ödenekleri dışında, karşı-devrimci Contralara silah ve parasal yardım yapıyor. Kamuoyunun baskısına rağmen ''Amerikan çıkarlarını koruma'' adına Körfeze savaş gemileri gönderebiliyor. Vietnam yenilgisinin Amerikan emperyalistlerinde yarattığı depresyon ve bunun Vietnam savaşı sonrasında, Amerikan halkının girdiği psikolojik hava ile birleşip fobiye dönüşmesi emperyalizmin halkların kurtuluş mücadelelerine müdahalesindeki fütursuzluğunu bir süre önledi. Ancak bugün anti-emperyalist yurtsever yönetimlere, ulusal ve sosyal kurtuluş hareketlerine ve sosyalist sisteme karşı açık bir savaş politikası sürdürülüyor.

Emperyalizmi bu denli saldırgan kılan nedir?

Nikaragualı önderler ''Nikaragua emperyalizmin yeni-sömürgeciliğine verilmiş esaslı bir cevaptır'' diyorlardı. Nikaragua Devrimi'yle, El Salvador, Filipinler ve diğer yeni-sömürgelerde, devrim için çarpışanların yaktıkları ateşin, dört bir yanı sarmasının önüne geçmek, kendi egemenliğinin kadri mutlak olduğu fikrini egemen kılmak ve azgınca saldırmaktan başka yolu yoktur emperyalizmin...

Namlulara hizmet veren ekonomiye pazar yaratma sorunu, saldırganlığın ikinci nedenidir. Silah pazarını canlı tutmak, halklar arasında yaratılan suni çelişkilerle çatışmaları körüklemek, en önemlisi çatışma ortamını hazır tutmak, sürekli teyakkuz halindeki orduları gerekli kılıyor.

Savaşın hemen sonrasında, ''uçan kaleleri'' ile gövde gösterisi yapan Amerikan militarizminin harcamaları, özellikle '70 sonrasının kriz ortamında alabildiğine artmıştır. ''REAGAN'ın planına göre askeri harcamalar 1983-87 arasında yılda %8 artarak, 1987'ye dek 356 milyar dolara, o yılki ABD toplam harcamalarının yaklaşık %36'sına ulaşacaktır. (...) Bu projeye göre, 1977 ve 1987 arasında ABD askeri harcamalarında %272'lik benzersiz bir artma olacak.'' (CASTRO, Dünya Bunalımı s. 212) Gerçekleşenin ise bu rakamların da üstünde olduğu bilinmektedir.

Der Spiegel ''artık NATO'nun stratejisini ABD silah sanayii tayin ediyor'' diye yazarken, bu rakamlara yansıyan gerçeği ifade ediyordu. ABD'nin hemen ardında Fransa, silah üretiminde ve dünya silah pazarlarında önemli bir yer edinirken, Almanya'nın tırmanışa geçtiği, AET'nin ortak savunma projeleri, uzayın silahlandırılması gibi alanlara el atarak, ABD ile yarıştığı görülmektedir. Tüm bunların sonucunda Avrupa ve ABD halkları, uçak gemileri, denizaltıları, savaş uçakları, tankları, füze sistemleriyle gerçek bir nükleer cephanelikle iç içe yaşamaktadır.

B- Sovyet Tehdidi Hür Dünyanın Güvenliği Terörizm ve Demokrasi Demagojileri

Emperyalizm, saldırganlığını, ideolojik ve kültürel saldırganlıkla da tamamlayarak vahşetini gizlemeye çalışmaktadır.

''Voice of America'' (Amerikanın Sesi Radyosu)ndan, sıradan magazin dergilerine varana kadar emperyalizm birçok yayın organlarında, ''Sovyet tanklarının Avrupa'yı istila planları'', ''Hür dünyanın Sovyet tehdidi karşısındaki güvenliği'' demagojileri işleniyor. ''Hür dünyanın güvenliği'', emperyalist enformasyonun ideolojik siyasal planda geliştirdiği demagojilerin ilkidir. Bu propaganda öncelikle, Avrupa kamuoyuna, Avrupa'daki nükleer silahların varlığını ve gelişmiş konvansiyonel silahlarla korunan iki yüzbinin üzerindeki Amerikalının varlığını meşru sayması için işlenmiştir. Sıradan Avrupalı, ''Sovyet tehdidini önlemenin, güçlü askeri potansiyelden geçtiğine'' onay vermeli, anti-komünist, anti-sovyet propagandanın en kapsamlısına maruz kalan ''Amerikan vergi mükellefi'', aktif desteğini sunmalıdır. Öncelikle REAGAN'ın başkan olduğu yıllarda soğuk savaşın bu ana teması, had safhalarda işlenmiştir. Zira anti-komünist, anti-sovyet propaganda emperyalist saldırganlığın et ve tırnak gibi ayrılmaz bir parçasıdır.

CIA'nın propaganda aracı olan ''Free Europe'' (Özgür Avrupa) radyosunun ve sosyalist ülkelere dönük yayın yapan diğer radyoların sosyalist vatandaşların Marksist-Leninist ideolojiye olan güvenlerini sarsmak, emekçilerin bilinçlerini çıkarcılıkla bulandırmak istediği açıktır. En çok kullanılan demagoji malzemeleri ise ''insan hakları'' ve ''demokrasi''dir. Aslında ''insan hakları'', ''demokrasi'' olgularına tarihin başka hiçbir döneminde, emperyalizm döneminde olduğundan daha fazla tecavüz edilmemiştir. Bir yandan ırkçı Güney Afrika'yı, Siyonist İsrail'i, faşist PİNOCHET'i destekleyenler, II. Paylaşım Savaşı sırasında kendi vatandaşı Japon asıllıları toplama kamplarına kapatanlar, sokaklarında hava karardıktan sonra dolaşılamayan emperyalist ülkeler, dört elle ''insan hakları'' demagojisine sarılmaktadırlar.

''İnsan hakları'' demagojisini ''terörizm'' ve ''batının çıkarları'' demagojisi izliyor.

Amerikan kıtasında Kızılderili halkını katliamlarla, soykırımlarla, son bireyine kadar yok etmek isteyenler, sosyal tecritlerle, sürgünlerle onları ortaçağ karanlığında bırakanlar ''demokrasi'' uyguluyor, ''insan hakları''nı yüceltiyorlardı! Bunlara karşı direnenler ise ''terörist''ti! Kara Afrika'da yerli halkı köleleştirenler, zencileri insandan saymayan emperyalistler ve uşakları bu eylemleriyle ''demokrasi ve insan hakları''nı koruyorlardı! Karşı çıkanlar ise yine ''demokrasi'' düşmanıydılar!

Emperyalizmin statükolarını yıkıp, paramparça eden, onun rejimlerini tanımayan, ''kurulu düzene'' rıza göstermeyen her oluşum, onlara göre terörizmdir, teröristliktir. Kahramanlık çağından kalma eşsiz Amerikalı; insanlık ve yurt sevgisinin psikopat ''Rambo''larının kişiliğinde, saldırgan bir psikolojinin tutsağı olan kitleler yaratılmasını amaçlayanlar; kendilerine darbeler vuran silahlı halk hareketini, amaçsız, hedefsiz veya amaçları salt istikrarsızlık yaratmakla sınırlı, ''hasta'' bireylerin topluma karşı saldırgan davranışı olarak lanse etmek istediler. ''Yabancı ülkelere git ve yabancıları öldür'' yazılı tişörtleriyle, denizaşırı ülkelerdeki ABD yurttaşlarını korumak (!) için ''gönüllü kayıt büroları''na başvuranların yaygınlaşması, propagandanın etkinliği ve burjuvazinin çirkefliği hakkında yeterli ipucu veriyor.

C- ''Büyük Dost ve Müttefik''in İstediği ''Demokrasi''

Karşı-devrimci Dayanışma Sendikası için, Sovyetler Birliği'ndeki sosyalizm düşmanlığı için ''demokrasi'' isteniyor.

Amerikan propaganda aygıtları, büyük bir iştahla ''Polonya'dan ellerinizi çekin'' başlıklı TV programlarında, ''Orta Amerika huzur istiyor'' başlıklı gazete yazılarında en ikiyüzlü propagandayı yaptılar, yapıyorlar. Kapitalist dünyanın jandarmalığı yanında, polisliğini de üstlenen Amerikan emperyalizmi, demokrasinin en büyük düşmanı olmasına, yeni-sömürgelerde gelişen onlarca demokratik hareketi kanla boğmasına, onlarca faşist cuntanın düzenleyicisi olmasına karşın ''demokrasi'' kahramanı kisvesine bürünebiliyor! PİNOCHET'e gel diyen de, git diyen de onlardır. MARCOS'a Amerikan Liyakat nişanlarının en büyüğünü takanlar da, görevden alanlar da onlardır!

Emperyalizm, halk kitleleri nezdinde tecrit olmuş, geniş bir halk muhalefetiyle karşı karşıya olan faşist cuntaları iktidardan uzaklaştırıyor, göstermelik seçim manevraları düzenleyerek, bir yandan gelişen mücadelenin radikalleşmesini engellemek ve potansiyeli düzen kanallarına akıtmak, diğer yandan, ''demokrasicilik'' demagojisine inandırıcılık kazandırmak istiyor. El Salvador'daki seçim komedisi, MARCOS ve DUVAİLER'in kurban edilişi, Arjantin, Peru, Uruguay, Türkiye vb. ülkelerde ''sivil cuntalara'' geçiş hep bu politikanın pratik görünümleridir.

Bir elinde İsa'nın kutsal İncil'i, diğerinde kılıç, uygarlık adına Afrika halklarını köle olarak pazarlayanlar, Latin Amerika halklarını kendi topraklarından sürüp soylarını kurutanlar, bugün bir ellerinde ''demokrasi'', ''insan hakları'' demagojisi, öteki ellerinde copları, napalmları, ''Hür Dünya'' adına kurtuluş mücadelelerini boğma seferleri düzenliyorlar. Bu anlayış bir yanda 1800'lerde, Amerikan yerlilerini hunharca katletmekle ün salan ve bu ününden ötürü, ''Black Dad'' olarak tanınan paralı asker Pershing'in adını, nükleer saldırı füzelerine vererek ahlaki anlayışını sergilerken, öte yandan, ''insanlık adına'' Avrupa halklarının kasabı Nazilerin mezarlarını ziyaret edip, faşist ideolojiye meşruiyet kazandırmaya çalışan gerçek yüzünü kendi kendine teşhir ederek gösteriyor.

D- Çevik Kuvvet ve Korsan Devletler

1988'de, 8 yıllık icraatının sonunda, büyük övünçle ''Libya'yı bombaladık, Grenada'yı komünistlerden kurtardık'', ''bir karış toprağı bile komünistlere kaptırmadık'' diyen ABD başkanı REAGAN, başkanlık koltuğuna oturduğunda, iki yönlü bir saldırı politikası başlattı. Bir taraftan devrimini yeni yapmış ve ekonomik sorunlarla karşı karşıya olan ülkelere, ekonomik, siyasi ve askeri bir saldırı başlatırken, diğer yandan devrim ateşlerini tecrit ederek boğmak amacıyla, azgın bir terör politikası geliştirdi. Kaldı ki, halkların mücadelesini kanla bastırma dışında bir alternatif de yoktu.

Çevik Kuvvet adıyla bilinen ''Acil Müdahale Gücü'' bu amaçla kuruldu. Teksas'tan havalanacak uçaklar, dünyanın herhangi bir köşesinde anti-emperyalist bir hareketin zaferini önlemek için gerekecek silahlı gücü taşıyacaklardı. Ortadoğu'da Türkiye, İsrail ve Mısır; Latin Amerika'da Şili, Arjantin, Brezilya, Bolivya, Paraguay; Orta Amerika'da Panama, Honduras; Asya'da Filipinler, Tayland ve Pakistan, Çevik Kuvvetin birer sıçrama tahtası, ''sorunlu'' bölgelere yakın askeri teçhizat depolarıydı. ''Dost ülke kuvvetlerinin'' de katıldığı ortak manevralarda binlerce kilometre öteden taşınan ''çevik kuvvet'' denendi, gücü ölçüldü. Amerikan Çevik Kuvvetlerini ''Nato Müdahale Gücü'', ''Delta Grubu'' vb. adlar altında oluşturulan yeni terör organizasyonları izliyor, halkların mücadelesine karşı askeri tehditler örgütleniyordu. Fakat emperyalizmin asıl 'çevik kuvvetleri', kuruluşlarından bu yana halklara karşı suç işleyen korsan devletler G. Afrika ve İsrail'dir

Abu CİHAD, FKÖ'nün Tunus'daki karargahının İsrail uçaklarınca bombalanmasından üç yıl sonra, yine Tunus'ta katledildiğinde, dünya kamuoyu suçluyu hemen teşhis etti. Arkasında emperyalizmin mali-siyasi ve askeri desteği olan İsrail, devlet terörünün yetkin örneklerini veriyordu. '80'li yıllarda suç defterine, Sabra-Şatilla katliamı, işgal altındaki topraklarda süren başkaldırıya, insan hafızalarından hiç silinmeyecek olan kol-bacak kırmaları, Filistin önderlerinin katledilmeleri yazılıyordu. Emperyalizmin ''Acil Müdahale Gücü'' İsrail, yine de, her şeye rağmen ''Zafere Kadar Devrim'' sloganını gitgide daha yüksek sesle Filistinlilerden işitmekten kurtulamadı. Paris'te Afrika Ulusal Kongresi (ANC) temsilcisi katledildiğinde de, sıradan insanlar tetiği çekenin ''Apartheid'' olduğunu biliyorlardı. Afrika'da uluslararası bir terör örgütü olan G. Afrika'nın ahtapota benzeyen kolları, istisnasız tüm Afrika ülkelerinde, anti-emperyalist güçlerin savaşmak zorunda oldukları bir terör örgütüydü.

Zimbabwe'li analar, sömürgeciliği alt edeceklerine olan inançla çocuklarına ''Çalınanı Arayan'' adını koymuşlardı. ''Çalınanı Arayan''lar ahtapotun en zayıf yerinden, kafasından yakalamış olmalarının bilinciyle, ırkçılığın bu son kalesini yerle bir etmenin inancını taşıyorlar.

E- Beyaz Muhafızların Yeni Adı: Özgürlük Savaşçıları

1983'de Amerikan Kongresi'nden geçen ''Anti-Terör Yasası'', Vietnam yenilgisinden sonra, halkların mücadelesine yönelik saldırganlıkta yapılan kısıtlamaları kaldırıyor ve her türlü devrimci gelişmeye saldırmanın zeminini oluşturuyordu. Bu yasaya göre Başkan'a Amerikan çıkarlarını zedeleyen ve her işgalin gerekçesi olan ''Amerikan yurttaşlarına zarar veren terör hareketleri''ne ve bunları destekleyen ülkelere, Kongre'ye dahi bilgi vermeden, asker gönderme ve askeri operasyonlar yapma yetkisi tanınıyor, böylece, halklara yönelik saldırı sınırsız kılınıyordu.

''İrangate'' olayının kahramanı, Ulusal Güvenlik Dairesi (aslında 'ulusal' güvenlikten çok, 'uluslararası kapitalist sistemin güvenlik dairesi' adıyla kurulmalıymış) elemanlarından, Yarbay O. NORTH'un kirli geçmişi ortaya çıkarıldığında, ABD emperyalizminin terör politikası, tüm açıklığıyla ortaya çıktı. ''Teröre şiddetle karşılık vermeyi prensip'' (!) haline getiren NORTH ve kapitalizmin diğer gizli polisleri, görevlerine olan bağlılıklarını, rakiplerini düelloya davet etmeye vardıran psikopatolojik ruh halleriyle, psikolojik incelemeye tabi tutulması gereken insanlardır. Danışman sıfatıyla yeni-sömürgelerde boy gösteren bu kontr-gerilla uzmanları, birer ''özgürlük savaşçısı''ydılar. 1985'de El Salvador'daki Amerikalı danışmanlar, ya da halkın düşmanları, cezalandırılmaya başlandığında, misilleme olarak gerillalara karşı operasyona girişiyorlardı. 1987'de Filistinli liderlerden birini taşıyan uçak hava korsanlarına taş çıkartırcasına, İtalya'ya inişe zorlanıyordu. Grenada'yı işgal planlarını hazırlayan ve yönlendirenler, Nikaragua'yı işgal amacıyla Honduras'a asker yığanlar yine onlardı. 6 ay-1 yıl süren manevralarla gövde gösterisi yaparak, Kuzey Kore'ye ve Güney Kore halkına gözdağı vermek isteyenler de onlardı. Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi ve onunla bağlantılı CIA, yani ''özgürlük savaşçıları''nın bağlı bulundukları merkez, Amerikan terör makinasının genelkurmayı idi.

1982'den başlayarak devrimci-demokratik yönetimlere karşı, gerici, faşist çeteler örgütlemeye hız kazandırıldı. Nikaragua, Angola, Mozambik, Afganistan ve Kamboçya'da karşı-devrimci çeteler örgütlemek için tüm olanaklar seferber edildi. Başta Somozist Contraların liderleri, diğer anti-komünist silahlı çetelerin şefleri, Beyaz Saray'ı ikinci adres bellediler. Afganistanlı gericiler, ABD'nin müttefiklerine vermediği Stinger füzesini kullanıyordu. Bu çetelere yaptırılan ekonomik sabotajlarla, kitle katliamlarıyla istikrarsızlık yaratılmaya çalışılıyor, savunmasız halkı katleden Contralar, UNİTA ve Afganistan'daki gerici çeteler vb.leri, ''özgürlük savaşçısı'' ilan ediliyordu. Kabil'de, Managua'da, Luanda'da sokaklara yerleştirdikleri bombalarla, kendi halkını katledenlerle; yakın zamanda Bologna'da İtalyan halkından 80 kişiyi katleden MUSSOLİNİ'nin çocukları arasında ne fark vardır? Hiç! Hepsi de emperyalizmin ''özgürlük savaşçıları''dır.

Hangi özgürlüktü onlar için sözkonusu olan? İsteyen emperyalizme köle olmakta elbette özgürdür! Ama kölelik zincirini kırıp atan halklar, köleliğin ne olduğunu bildikleri kadar, gerçek özgürlüğün ne olduğunu da biliyorlar. Yılların mücadelesi içinde nice şehitler ve sakatlar vererek kazanmışlardı onu. Simon BOLİVAR'ların, SANDİNO'ların çocuklarının, CHE'nin yoldaşlarının, Ho Amca'nın yeğenlerinin karşısında bu çapulcu sürüsü, değil özgürlük savaşçısı olmak, Gabriel Garcia MARQUEZ'in deyimiyle ''Hepsi birbirinin eşiydi, hepsi aynı orospunun çocuklarıydılar.'' İpini koparmış paralı serseri güruhundan başka bir şey olamazdılar.

Kuşkusuz emperyalizmin saldırganlığı, dünya halklarının cellatlığını yapan ABD'de somutlanıyordu. Ancak diğer emperyalistlerin de ABD'den aşağı kalır yanları yoktu.

''Sosyalist'' MİTTERAND'ın Fransa'sı, kendi kaderini tayin etmek isteyen Yeni Kaledonya halkına saldırıya geçiyor, Korsikalı yurtseverlere karşı Cezayir'de işkenceleriyle ünlenen polis şeflerini görevlendiriyor, ETA gerillalarına yönelik operasyonlar başlatıyordu. Kuklası Çad diktatörlüğünü ayakta tutmak için ve Lübnan'da emperyalist çıkarlarını korumak için, lejyoner denilen paralı katil sürülerini gönderiyordu. Sosyalist etiketli MİTTERAND'la, REAGAN arasındaki farkı somut olaylara indirgemek mümkün değildi.

Faşist ruhlu THATCHER'in görevde kaldığı yıllar ise tam bir gericilik yıllarıydı. Kuzey İrlanda halkına ve IRA'nın savaşçılarına karşı saldırı başlattı, ama İngiliz emperyalizminin sınır tanımayan saldırgan politikası, yine IRA savaşçıları ve İrlanda halkı tarafından gerekli yanıtlar verilerek püskürtüldü.

Askeri güç politikasını temel alan emperyalizmin jandarması ABD Başkanı, ''iktidara geldikten sonra halk kurtuluş mücadelelerini geriletmede başarı kazandığını'' kibirlice ilan ediyor, ''bir karış toprağı komünistlere kaptırmadık!'' diyerek, aslında, işgal ettiğimiz topraklardan çekilmedik demek istiyordu.

REAGAN küçük bir şey unutuyordu: Peki ne kazanmıştı?

Evet, 1980'ler sonrası, Ulusal Kurtuluş Hareketleri için durgun sayılırdı. Hem de 1945'ler sonrasının en durgun yılları. Ama buna karşın emperyalizmin elinde yine de sıfırdan başka bir şey yoktu. MARCOS'a, DUVALİER'e, Ziya-ül HAK'a, Enver SEDAT'a, Arjantin ve Brezilya diktatörlüklerine ne olmuştu? Halkların kabaran öfkesi bunları yıkmamış mıydı? Sivil cuntalara geçmek zorunda kalan kimdi? REAGAN kendini avutuyor: Ulusal Kurtuluş Savaşlarının en durgun, emperyalizmin en saldırgan olduğu bu yıllarda, halklar susturulamamıştı. Hangi yeni-sömürgede diktatörler rahattı? REAGAN'ın kendisi bile rahat rahat uyuyabiliyor mu acaba?

REAGAN ve şakşakçı propaganda aygıtları neden Lübnan'ı ağızlarına almıyorlar? Meşhur deniz piyadesi rambocuklar Lübnan'a ayak basarken, New Jersey kruvazörü de Lübnan halkının üzerine birer tonluk top mermileri yağdırmıştı. Ama yine de bir avuç Lübnanlı savaşçı bu teknoloji harikası orduyu tokatlaya tokatlaya tabutlayıp postalamıştı geldikleri yere. REAGAN'sa hâlâ Lübnan'da yitirdiklerini sözkonusu bile etmediği gibi, savaşlar kazanmış komutan edasıyla konuşuyor.

Varsın REAGAN konuşsun. O konuştukça halkların kinini bilemekten başka bir şey yapmıyor. Dün SOMOZA, ŞAH, Enver SEDAT, Ziya-ül HAK halkların kabaran öfkesiyle alaşağı olurken, bugün MARCOS, DUVALİER'ler birer birer kovuluyor, ya da hesap soruluyor. İşte bu gerçeği REAGAN da değiştiremedi, onun yerine kim gelirse gelsin o da değiştiremeyecektir!

4-DÜNYA HALKLARI EMPERYALİZME GÜÇLÜ DARBELER İNDİRİYOR

II. Paylaşım Savaşı'nın henüz sona erdiği 1940'ların sonu, emperyalizme ağır darbelerin indirildiği yıllardı. Savaşla kaybettiği Doğu Avrupa'ya, sömürge Doğu Halkları ekleniyordu. Dünyanın kırlarını saran bu alev, çağımızın kaderini belirlemekteydi. Çin, K. Kore ve K.Vietnam'da Demokratik Halk Cumhuriyetlerinin kurulmasıyla başlayan bu süreç, bugüne kadar sürdü. Proletaryanın önderliğinde gerçekleşen bu devrimler emperyalizmin savaştan henüz yeni çıktığı ve kendini örgütlemeye henüz yeni yeni başladığı bir aşamada oldu ve emperyalizm için ağır kayıplar oluşturdu. Çin Devrimi'ne istediği biçimde müdahale edemeyen ve geç kalan emperyalizm, K. Kore Devrimi'ne blok olarak müdahalede bulundu. Emperyalist güçlerle sosyalist ve devrimci güçler arasında, sınırlı bir çatışmaya dönüşen Kore Savaşı, yeni dönemde, emperyalizmin ulusal ve sosyal kurtuluş mücadeleleri karşısındaki tavrını da en açık şekliyle ortaya koyuyordu.

1950-60 dönemi, saydığımız proletarya devrimleri dışında güçlü anti-emperyalist ulusal hareketlere de sahne oldu. Küçük-burjuva yapıları gereği çoğu bir dönem sonra radikalliklerini yitirip emperyalizmle bütünleşse de, sözkonusu dönem içinde emperyalizme güçlü darbeler indirdiler. Ve proletarya devrimlerinin çıkarlarına hizmet eder nitelikteydiler. Emperyalizm bu devrimci demokratik yönetimlere karşı da komplolara başvurdu, onları boğmaya çalıştı. Bu hareketler içinde önemli bir yer tutan, Ortadoğu'daki Arap milliyetçi hareketlerinin etkileri, tüm on yıl boyunca sürdü. 1952 Mısır'daki NASIR iktidarı, 1952 İran MUSADDIK Ulusal Devrimi, 1958 Irak Abdul KASIM ilerici yönetimi, 1958 Lübnan iç savaşı, emperyalizmin müdahalesine yol açacak kadar güçlü etkiler yarattılar. Aynı dönem, Latin Amerika ve Afrika'da da yoğun bir yurtsever dalga esiyordu. Peru, Guatemala, Bolivya vb. ülkelerde kurulan ilerici yönetimler, emperyalizm tarafından tertiplenen darbeler sonucu yıkıldılar. Ama etkileri bir süre daha sürdü.

Afrika'da ise bağımsızlık sloganı güçleniyordu. 1962 yılında gerçekleşen Cezayir Devrimi, emperyalizmin Afrika'da yediği en ağır tokatlardan biriydi. Fransa'da siyasal bunalım yaratacak kadar büyük bir etki yaratan Cezayir Ulusal Kurtuluş Savaşı, halk savaşıyla zafere ulaşıyordu.

Çok yönlü amaçlar doğrultusunda geliştirilen yeni-sömürgecilik, ilk darbesini Küba Devrimi'nden alıyordu. Küba Devrimi başta Latin Amerika olmak üzere, dünya halkları için bir kıvılcım niteliğindeydi. 1960'lı yıllar, dünyanın dört bir yanında gerilla savaşlarının, kitle eylemlerinin yükseldiği yıllar oldu. Küba Devrimi'nin atılganlık, cesaret ve kararlılığını rehber edinen halklar, birbiri ardına silaha sarılıyordu. Daha sonra zafere ulaşan devrimci hareketler başta olmak üzere, bugün emperyalizme karşı silahlı savaşı sürdüren hemen hemen bütün devrimci hareketler, 1960'ların başında mayalanıyordu.

Küba Devrimi başlangıç olmak üzere 1960-80 arasında, yirminin üzerinde devrim gerçekleşti. Bu devrimlerden, Küba, Mozambik, Vietnam, Laos, Kamboçya, Angola, Gine Bissau, Güney Yemen, Nikaragua ve Zimbabwe Devrimleri proletaryanın ideolojik-politik önderliğinde, halk savaşı yoluyla zafere eriştiler. Bunlar emperyalist-kapitalist sistemden köklü bir kopuşu ifade ediyorlardı. Anti-emperyalist temelde ve genellikle ordu içindeki milliyetçi-devrimci subayların, darbeler yoluyla iktidara el koyması biçiminde gerçekleşen Irak ilerici albaylar iktidarı, 1969'da Libya'da KADDAFİ darbesi, aynı yıl Sudan, Somali ve 1970'de Suriye'de kurulan anti-emperyalist iktidar, tipik küçük-burjuva milliyetçi, devrimci nitelik gösteriyorlardı. Süreç içinde sosyalizmi ve proletaryanın ideolojisini benimseyen, 1970 Kongo-Brazzaville, 1974 Benin, 1975 Etiyopya, 1979 Afganistan sürecin sancılarını çekmekle beraber ilerici, devrimci özelliklerini koruyorlar.

1960-80 arası, ezilen ve sömürülen halkların, proletarya hareketinin önderliğinde emperyalizme esaslı darbeler indirdiği ve bunun dost ve düşmana kanıtlandığı bir dönemdir. Emperyalizmin tüm saldırganlığına, halkların mücadelesini karalama ve haklılık zeminini yok etme çabalarına, mücadelenin yok edildiği demagojilerine karşın, bu gerçek, kendini yeniden ve yeniden pratikte kanıtlıyordu... Bu dönemde halkların ulusal ve sosyal kurtuluş mücadeleleri, emperyalizmin bütün güçlülük gösterilerine ve haşmetine rağmen sürmüştür.

Örneğin, solcusundan gericisine kadar herkesin, artık etkisini yitirdiğini, siyasal bir güç olmaktan çıktığını ileri sürdüğü, bunun üzerine teoriler kurup pratik geliştirmeye kalkıştığı, hatta küçük-burjuva nitelikli FKÖ önderliğinin karamsarlık içinde iyice uzlaşma teorilerine sarıldığı bir zamanda, işgal altındaki topraklarda yükselen Filistin ayaklanması, bunun en canlı göstergesiydi. Bugün İsrail siyonizmine karşı mücadele eden yediden yetmişe tüm Filistin halkı, ezilen halkların sesi olmaya devam ediyor. Aynı şekilde ABD emperyalizminin diktatörlerini sürgüne göndermek zorunda kaldığı Filipin ve Haiti halklarının mücadeleleri, Güney Afrika'da siyah halkın ayaklanması, G. Kore, Bangladeş vb. ülkelerdeki demokratik hareketler, Filistin ve El Salvador'da iktidara yürüyen devrimci hareketler, İran ve Irak Kürdistanı'ndaki kurtuluş hareketleri, emperyalistleri ve cuntaları görüşme masasına oturtan (Kolombiya, Venezuella, Guetemala vb.) gerilla hareketleri bunun pratikteki canlı kanıtlarıydı.

Uluslararası devrimci harekette başgösteren tüm hata ve eksikliklere karşın, halkların emperyalizme karşı mücadelesini durduracak hiçbir güç yoktur. Gelecek yıllar zafer yılları olacaktır. Emperyalizmin askeri faşist darbeler tezgahlamasına, katliamlar ve teröre başvurmasına, doğrudan ve dolaylı açık işgallere girişmesine, demagojik propagandalarla bilinç bulanıklığı yaratma uğraşlarına, kültürsüzleştirme, yozlaştırma, dejenerasyona uğratma ve yabancılaştırma amacıyla ideolojik-kültürel alandaki ''çöküş'' teorilerine karşın, halkların haklı mücadelesi durdurulamayacaktır.